9 Haziran 2015






Banjosuz Tatsız Tuzsuz

Mumford & Sons- "Wilder Mind"

6/10





      Banjo! Popüler müziğin fazlasıyla tekdüzeleştiği günümüzde, bu Afrika kökenli telli çalgıya rastlamak kolay olmuyor. Ancak şimdilerde folk rock tadıyla enstrümana radyolarda denk gelebilmek kadar doğal bir şey yok. Ya da bunun sayesinde dünyadaki en önemli festivallerden Glastonbury'de kapanış konserini verebilmek ve hatta Grammy'de "En İyi Albüm" ödülünü kazanmak bile mümkün. Böylece rock müzikte enstrüman çeşitliliğinin artması ile dinleyiciye farklı bir şey sunulması ve tabii ki muhteşem şarkı yazarlığının da etkisiyle başarının geleceği kaçınılmaz. Bütün bunları gerçekleştirenler ise tek bir isim: Mumford & Sons.



            Genç yaşta üne kavuşan İngiliz folk şarkıcısı Laura Marling, ilk albümlerini erkek arkadaşıyla ve grubuyla birlikte kendi solo ismi adı altında art arda çıkarıyordu. İşte aslında başarılı sanatçının erkek arkadaşı Marcus Mumford, grubu da Mumford & Sons'dı. (İsim grubun bir aile işi olarak görülmesi istendiğine ithafen konulmuş.) Grup, Marling'den ayrılıp 2009 yılında ilk albümleri "Sigh No More"u yayımladığında ise büyük başarı elde etti: Modern rock müziğini banjo, mandolin, kontrbas ve akordiyon gibi birçok geleneksel enstrümanla birleştirip bildiğimiz folk rock'ın sınırlarını derinleştirerek birçok hit parça çıkardı. Özellikle "Little LionMan", "The Cave" ve "White Blank Page" gibi hitler çok başarılı oldu. Ayrıca albüm, 2011 yılının Brit Ödülleri'nde The xx'in meşhur ilk albümünü geçerek "Yılın Albümü" ödülünü de aldı. 3 yılın ardından grubun lideri Marcus Mumford ile ünlü aktris Carey Mulligan evlendikten sonra ikinci kayıtları "Babel"i piyasaya süren grup, bu albümle çıtayı daha da artırdı ve kariyerinin zirvesine ulaştı, Grammy'yi de bu albümle evlerine götürdü. Müzik tarzlarını korudukları ve hatta popüler müziğe daha yakın parçalar çıkardıkları "Babel"de grubun en büyük hiti olarak görülen "I Will Wait"in yanı sıra "Lovers of the Light" ve "Babel" gibi şarkılar da akıllara kazındı. Bu iki albümde de grubun müziğinde fark yaratan faktörler ise öncelikle Marcus Mumford'un yeri geldiğinde bağırmalarıyla  duygu yüklü vokalleri ve şarkı yazarlığı. Zaten albümlerdeki parçaların yapısı çoğunlukla aynı (akustik gitar ve banjo kullanımı yoğunluğu gibi) ancak grup, öyle besteler çıkartıyor ki bu benzerlikler müziği monotonlaştırmıyordu.




            Bu yılın mayıs ayında üçüncü albümleri "Wilder Mind"i çıkaran Mumford & Sons, yukarıda belirttiğimiz bütün sıfatlarını kaybedecek bir şekilde tamamen bambaşka yollara sapmaya karar vermiş gözüküyor. İlk iki albümün prodüktörü olan ve aynı zamanda Arcade Fire ile yaptığı albümlerle bilinen Markus Dravs ile yola devam etmek yerine bu albümde ünlü prodüktör James Ford ile çalışılmış. Ford ise Arctic Monkeys'in "Whatever..." dışında bütün altına imza atmış bir isim ve bunun yanı sıra da The Last Shadow Puppets'ın üçüncü üyesi. Ancak grubun müziğindeki tek değişim sadece prodüktörden ibaret değil: Banjo artık yok! "Babel" albümünün turunda grubun gitaristi-banjoisti Winston Marshall, bir soundcheck sırasında eline tesadüfen elektro gitarı almış ve grup bir süre bu şekilde çalıştıktan sonra bu "doğal" değişimi albümlerine de taşımaya karar vermişler. Yani hikaye bu kadar basit. Grup, kendini üne kavuşturan, hatta yenilikçi bir hale getiren banjo enstrümanından bu kadar kolay vazgeçiyor. Aynı zamanda da Marcus Mumford da davullara daha fazla ağırlık vermeye başlıyor. Sonucunda da hem prodüktör hem de enstrüman değişiklikleri ile birlikte "Wilder Mind"de dinlediğimiz şey Mumford & Sons'un ilk iki albümüne kıyasla onlardan tamamiyle farklı. Ancak bu farklılık ne yazık ki iyi anlamda değil.



            Albümün öne çıkan parçalarından ise ilk single "Believe", bildiğimiz Marcus Mumford haykırışlarını ve temposunu giderek artırmasıyla grubun alışık olduğumuz eserlerine benziyor. Kendini keyifle dinlettiren parça, "Wilder Mind"ın açık ara en iyi parçası olarak da görülebilir. Bunun dışında albümün ilk parçası "Tompkins Square Park" da ortaya çıkan en iyi işlerden biri. Özellikle şarkı sözleri ve sonundaki gitarlar parçanın geneline göre çok daha dikkat çekiyor. Yayımlanan ikinci single "The Wolf" ise albümün diğer bir gitar parçası. Yüksek temposuyla Kings of Leon'un son dönemdeki işlerine oldukça benziyor. Bunların dışında "Snake Eyes" da özellikle ikinci yarısındaki ritmiyle dinleyiciyi kendine bağlıyor. "Ditmas" ve "Only Love" ise akılda kalan diğer parçalar oluyorlar.




             Grup, resmen Marcus'un vokallerde olduğu "ortalama" bir alternatif rock- pop rock grubuna dönüşmüş. Üstelik ortaya çıkan parçalar da eski işlerdeki etkileyicilikten fazlasıyla uzak. Albümde tekrar dinlemek istenebilen en fazla 3-4 şarkı var. Bu anlamda hayal kırıklığı sadece grubun müzik türünde olmuyor aynı zamanda parça kalitelerinde de yaşanıyor. Sonuçta tarihteki ilk tarz değiştiren müzik grubu değil "Mumford & Sons". Büyük müzik gruplarının çoğunun kendi içlerinde türlerinin zamanla evrildiği çok kolay görülebilir, çeşitli tarzlarda kaliteli müzik yapabilmek onları daha da değerli hale getirir (The Beatles, Pink Floyd, Radiohead vb.). Ancak bu albüm ve grubun değişimi tek kelimeyle bir hayal kırıklığı; çünkü yılın en iyi albümü Grammy'si kazanmış bir gruptan artık basit işler beklenemez. (Beck'in sonraki albümünün de ortalama olma lüksü olmaması gibi.) Tabii ki dünyaca ünlü Pitchfork dergisinin grubu yerin dibine batırdığı yazısındaki gibi 10'da 2'lik bir albüm değil "Wilder Mind", yalnızca grupta bu kadar değişimin bir arada yaşanması ve parçaların çoğunun da eskilerin etkisini yaratmaması albümün değerini "ortalama" hale getiriyor. Aslında grubun geleceği için de tam bir geçiş albümü olduğundan "Mumford & Sons bitti" şeklinde bir değerlendirme kesinlikle yanlış olacaktır. Yine de "Babel"den bu yana sadece 3 yıl geçmesine rağmen Winston Marshall'ın "f*** the banjo. I f***ing hate the banjo." gibi bu kadar net açıklamalar yapması, eski Mumford'u maalesef uzun bir süre göremeyeceğimiz anlamına geliyor.






2 Mayıs 2015







12 Yıl Sonra da Aynı Olgunlukta

Blur- "The Magic Whip"


8,5/10








Çocukluktan beri tanışan Damon Albarn ve Graham Coxon isimli iki genç İngiliz müzisyen, 1988 yılında yanlarına arkadaşlarını da alıp önce "Seymour" daha sonra da "Blur" isminde müzik yapmaya başlamasaydı, hem zamanının sansasyonel Brit-pop dalgasından hem de günümüzün alternatif rock akımının önemli bir bölümünden mahrum kalacaktık! Blur'un müzik dünyası için öneminden bu nedenle bahsetmeye gerek bile yok; gerçi hala birçok kişinin böyle bir grup hakkında tek bildiği şeyin "Song 2" olması ise gerçekten üzücü. Grubu hala keşfetmemiş olanlar için derleme albüm "Blur: The Best Of" tavsiye edilebilir; grubun başyapıtı "Parklife" başta olmak üzere "Blur" ve "13" albümleri de Blur'un en iyi dönemleri kabul edilir. Grup, 90'lı yıllarda İngiltere'den taşarak bütün dünyada birçok hite imza atmış, "Parklife", "Girls & Boys", "Tender", "Beetlebum", "Country House","Coffee and TV", "The Universal" ve daha birçok parçayla listeleri domine etmişti. En son 2003 yılında "Think Tank"i yayımlayan grup, albümün birçok farklı müzik tarzını içerip bunları Albarn'ın artık olgunluk dönemindeki şarkı yazma becerisiyle birleştirmesiyle birçok kesimden pozitif eleştiriler almıştı. 




Bu başarıların yanında da grubun kurucuları kendi projelerini gerçekleştirip neredeyse dokundukları her işte ortaya harika eserler çıkardılar: Albarn, esas grubunun dünya çapındaki ününün belki de üstüne çıkacak şekilde Guinness onaylı "Dünyanın en başarılı animasyon müzik grubu" Gorillaz'ı kurdu. Grup, birçok müzik türünü harmanlayıp inanılmaz güzellikte parçalar üretti, birçok ödül kazandı. Damon Albarn, zaten şarkıların çoğunu yazıp söylediği Blur'un yanında böyle yenilikçi ve başarılı bir grupla da modern müziğin en önemli ikonlarından biri haline geldi. Bunun yanında "The Good, the Bad & the Queen" isimli süpergrup projesini de bir albümle hayata geçirdi ve "Everyday Robots" isimli ilk solo albümünü yayımladı. Graham Coxon da akustik-folk ağırlıklı 8 solo albüm yayımladı ancak onun alkol sorunları ve görüş ayrılıkları yüzünden Blur, 2003-2008 arasında müziğe ara verme kararı aldı. 2009 yılında ise sahalara dönerek Londra Hyde Park'ta iki konser veren grup, 7 yıl sonraki ilk single'ını da ertesi yıl çıkardı, "Fool's Day"i yayımladı. İki yıl sonra ise "Under the Westway" isimli single "The Puritan" parçasıyla birlikte dinleyiciye sunuldu.





2015 yılının Nisan ayınında ise grubun sekizinci stüdyo albümü "The Magic Whip" nihayet yayımlandı. 12 yıllık bu aranın ardından geri dönüş ise beklendiği gibi oldu ve grup gerçekten şahane bir işle hayranlarına kavuştu. Albüm çok olumlu eleştiriler de alarak gruptan beklentilerin boşa çıkmadığının haberini verdi. Öncelikle, The Magic Whip'i diğer albümlerden farklı kılan özelliği, hem grup elemanlarının 12 yıllık tecrübeyle daha da olgunlaşmış işler ortaya çıkarması hem de aynı zamanda Coxon'un da bu albümde yer almasıyla gitarların eskisi gibi ortaya çıkması oldu. Grubun 2003'teki son albümü "Think Tank", "çizgili t-shirt'lü gözlüklü adam"sız üretildiği için haliyle Albarn'ın zevkleri doğrultusunda çıkmıştı; ayrıca The Magic Whip'te o eski enerjik Blur hitleri de bu albümde fazlasıyla var: Üçüncü single "Lonesome Street", sanki "Parklife" albümünden çıkmış gibi, dinamik gitarları ve altyapısıyla tam bir konser parçası olmuş. Albümün çıkış parçası "Go Out" da "O-o-o-o" bölümüyle ve temposuyla eski Blur hitlerini andırıyor. Grubun o eski pozitifliği ise "I wanna be with you" edalarıyla "Ong Ong" şarkısı ile azcık hatırlanabiliyor; özellikle Albarn'ın solo albümü başta olmak üzere grupta son zamanlarda fazlasıyla gördüğümüz o "hüzün" albümde yine fazlasıyla kendini hissettiriyor. Aslında bu ruh halinde de ortaya harika işler çıkmasına rağmen "There's No Other Way" ve "Girls & Boys" gibi pozitif ve enerjik Blur parçaları da hayranları tarafından özlenmiyor değil.





Albüm aslında "Think Tank" gibi bütünüyle çok güzel; baştan sona rahatlıkla dinlenilebilen ve insanı hiç sıkmayan bir kayıt. Temposu genellikle ağır olan havası da, Gorillaz ve Albarn'ın solo albümünde dinlediğimiz gibi çok başarılı bestelere ve sözlere sahip olduklarından albüme çok yakışmış, önceki albümde olduğu gibi olgun bir hava katılmış. Hatta bu olgunluk havasını artık Albarn'ın ürettiği son işlerde görmeye o kadar alışkınız ki sanatçının bu sakin ve huzurlu müzik üretme tarzı ve vokalleri artık onunla özdeşleşmiş durumda. Bu işlerden "My Terracotta Heart" albümün en güzel ve en içe dönük parçası olabilecek tatta. Parçanın "If I'm losing you again" kısmında kendinizi Albarn sanabilmeniz bile mümkün! Bu şarkının hemen ardından gelen "There Are Too Many Of Us" da ise kirli Gorillaz vokallerini ve altyapılarını hissedebiliyorsunuz; albümün en fazla akılda kalan 3-4 parçasından biri kesinlikle. Bu özelliklere sahip başka parçalar arasında gitarlarıyla dinleyiciyi kendine bağlayan "New World Towers", Gorillaz tarzı bas gitar ve ritim yürüyüşleriyle albümün belki de en iyilerinden olan "Ice Cream Man", "Something new, Something you" sözlerini akıllara resmen kazıyor. Buna benzer olarak Kuzey Kore başkentinin ismini alan "Pyongyang" da bir önceki albümdeki gibi politik göndermeleriyle ve "The cherry trees, Pyongyang, I'm leaving" bölümüyle de o sakin hüzün bizlere de işliyor. Parçaların yanında albümün kapağında da uzak doğu motiflerine yer verilmesi ve Londra'nın yanı sıra kayıtların Hong Kong'taki Avon Stüdyoları'nda da yapılması albümün uzak doğu konseptli bir çalışma olduğunu gösteriyor.





"The Magic Whip"in en büyük özelliği ise "Think Tank"in de farklılığını ve başarısını sağlayan "çeşitliliği" oluyor: Albüm, tam bir Brit-pop, Gorillaz ve "Everyday Robots" karisimi gibi, bu çeşitlilik ise dinleyeni rahatsız etmiyor ve aksine albümü baştan sona farklı duyguları tadarak keşfetmesini sağlıyor. Bu anlamda kayıt, "Think Tank" gibi yine çok usta işi ve baştan sona dopdolu bütünlükte bir albüm olmuş. Yine de böyle düzeyde bir grup, 12 yıl sonra daha büyük hitlerle geri dönebilirdi de diyebiliriz. Burada "Out of Time" gibi çıktığı anda patlayıp modern bir Blur klasiği olabilecek bir parça var mı yok mu, onu ise zaman gösterecek.










19 Nisan 2015





Ayrılıkların Ardından 

Death Cab for Cutie- "Kintsugi"

7/10





Bir jenerasyon için zamanının fenomen gençlik dizisi "The O.C."de çalan müziklerin yeri ayrıdır. Dizinin soundtrack albümlerinin büyük bir bölümü, adı sanı duyulmamış indie-rock grupların o güne kadar keşfedilmemiş harika şarkılarından oluşurdu. Şu an ülkemizdeki fazlasıyla "Türk işi" uyarlamasından oldukça farklıydı yani. Death Cab for Cutie isimli Washington çıkışlı grup ise dizinin unutulmaz karakteri Seth Cohen'in en sevdiği grup olarak ekranlarda bolca yer aldı. Hatta grup bu popülaritenin ardından şimdiki plak şirketleri olan Ahmet Ertegün'ün Atlantic Records'una imza atabildi.




1997'de kurulan grup, şimdiye kadar 7 albüm yayımladı; özellikle 2003 ve 2005'te art arda gelen albümleri "Transatlanticism" ve "Plans" kariyerlerinin en parlak dönemi olarak görülür. Bu dönemde birçok müziksever, grubu "I Will Follow You into the Dark" hitleri ile tanıyıp sevdi. Zamanında bir sürü filme de fon olan bu şahane aşk şarkısı dışında grup, akustik gitarlarıyla "Soul Meets Body", sakin O.C. hiti "A Lack of Color", "Crooked Teeth", "Transatlanticism", babaaah nidalarıyla "The Sound of Settling", uzun bas yürüyüşleriyle "I Will Possess Your Heart" ve bir önceki albümden, ilk/tek 1 numara olmuş şarkıları "You Are a Tourist" gibi daha birçok parça ile akıllarda kalıyor.





Death Cab'in kendine özgü müzik tarzının ardında ise vokal Ben Gibbard'ın katkısı çok fazla: Hep aynı tonda konuşuyormuş gibi şarkı söyleme tekniği ve karakteristik sesinin yanı sıra şarkıların da çok büyük bir bölümünün yazarı Gibbard. "If you feel just like a tourist in the city you were born, then it's time to go" gibi şarkı sözlerindeki basit sözlerle ama dolu bir anlatımla besteler daha fazla hafızalara kazınıyor. Grubun müziğindeki her zamanki o naiflik hissi ise onun vokalinin yanında enstrüman seçimleri de oldukça ön planda. Özellikle gitarist Chris Walla, grubun bestelerinin önemli bir kısmını yazıp prodüktörlük görevini de üstleniyordu. Ancak grubun sekizinci albümünün kayıtları sürerken ayrılmaya karar veren Walla, kendi kısımlarını tamamlayıp, aynı zamanda kurucularından olduğu Death Cab for Cutie'yi 17 yıl sonra bıraktığını açıkladı. Bu ayrılığın yanında, "(500) Days of Summer" ve "New Girl" gibi yapımlardan tanınan güzellik Zooey Deschanel ile evli olan Gibbard da aynı dönemde boşanınca hem Walla hem Deschanel'in gidişi ile 8. albümün adı da belli oldu: "Kintsugi".





Albümün adı ilk duyulduğunda kulağa garip gelse de Ekşi bizi aydınlatıyor: "Kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı ile çatlak ve kırıkların altın kullanılarak onarılması esasına dayanan bir japon sanatı." Grup üyelerinin hayatında böyle önemli ayrılıklar gerçekleşmişken bu isim ile Death Cab, tam anlamıyla "Biz daha değerli hale geldik ve geri dönüyoruz!" mesajı veriyor. Albüm ise mart ayının sonunda çıktığında, isminin hakkını veriyor ve son iki kayıtlarında beklentileri tam anlamıyla karşılayamayan grup adeta tekrar yükseliyor. İlk dönem kayıtlarına oldukça benzeyen ve grubun her zamanki müzik tarzının korunduğu albüm, grubun eski hitlerini artık dinlemekten yorulan hayranlarına adeta bir hediye gibi.




Açılış parçası "No Room In Frame", "Was I in your way, when the cameras turned to face you? No room in frame, for two" sözlerindeki nakaratıyla ve "We'll both go on to get lonely with someone else" dizesiyle akıllara hemen Zooey'i getiriyor. Ardından gelen ve albümün ilk single'ı da olan "Black Sun" ile bu sefer Chris Walla, daha ilk saniyelerden kendini o temiz gitar riff'i hatırlatıyor. Albümün belki de en iyi şarkısı bu. Temposu çok olağan bir şekilde ilerlese de parça, dinledikçe kendini daha da derinleştiren bir eser aslında. Sonraki parça "The Ghosts of Beverly Drive" ise albümün en radyo dostu parçalarından: Hemen "I don't know why, I don't know whyyy" nakaratıyla şarkı sizi yakalıyor. Dikkat çeken diğer parçalardan albümün hem 4. şarkısı hem de 4. single'ı olan "Little Wanderer", çok açık sözleri ve aşk hikayesiyle hemen akılda kalan eserlerden biri oluyor. Bunun yanında "Good Help (Is So Hard to Find)", özellikle gitarlarıyla gerçekten başarılı bir Death Cab hiti olmuş, keşke single olsaymış dedirtiyor. Ayrıca "Everything's a Ceiling" ve albümün son parçası piyanolu "Binary Sea" de gerçekten "olmuş" dedirten şarkılar.



Öncelikle 2011'de "Codes and Keys" ile hayal kırıklığına uğratan Death Cab for Cutie, bu albümde çıtayı sonunda yeniden yükseltmiş gözüküyor. Ayrıca bu iki albüm arasında 4 yıllık gibi bir sürenin olmasıyla (Evet Ben Gibbard'ın 2012'deki solo albümünü saymazsak tabii) grubun üretkenliğinden beklentilerin fazlalığından şüphe yoktu. Ancak her ne kadar Gibbard ve arkadaşlarının çok daha iyi ve komple bir albüm ile karşımıza çıkabileceklerini bilsek de elimizdekiler de hiç fena işler değil. Ayrılıkların grupta yeni bir süreci başlattığını da düşünürsek "Kintsugi", gayet pozitif bakılabilecek bir albüm olmuş. Bu anlamda eser, hayranlarını gerçekten mutlu ediyor, diğer müzikseverlere ise beğenip beğenmeme konusunda bir açık kapı bırakıyor.









15 Mart 2015






Yine Yüksekten Uçan Bir Tanrı

Noel Gallagher’s High Flying Birds- "Chasing Yesterday"

8/10








Müzik tarihinin en büyük rock gruplarından Oasis, 2009 yılının ağustos ayında ani bir kararla dağılınca, grubun kurucu kardeşleri Liam ve Noel Gallagher'ın yolları da böylelikle ayrılmış oldu. Liam, aynı yıl kurduğu gruba “Beady Eye” gibi Lennon saplantısını adeta resmileştirecek bir ad bulmuş ve Oasis'teki arkadaşlarıyla yola devam etmiş, 2 yıl sonra da “Different Gear, Still Speeding“ adlı albümü yayınlamıştı. Beklentilerin altında kalan bu ilk albümün sonrasında ise "BE" albümüyle nispeten daha başarılı bir kayıt yayımlayan grup, 2014'ün ekim ayında Liam'ın Twitter'dan açıklamasıyla dağıldığını duyurdu. Bu gelişmelere rağmen diğer tarafta ise bambaşka bir görüntü vardı: Noel Gallagher da grubu dağıttıktan sonra bir solo albüm hazırlığı sürecine girdi ve 2011 yılında çoğunu önceden biriktirmiş olduğu 10 şarkıyla müzik dünyasına geri dönüş yaptı. Tek başına olmaktansa canlı performanslarında ona eşlik edecek müzisyenleri de resmi anlamda projeye katarak "Noel Gallagher’s High Flying Birds" grup adıyla kariyerinde yeni bir sayfa açtı. Grupla aynı adı taşıyan albüm de piyasaya sürüldüğü andan itibaren inanılmaz bir başarı yakaladı (İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Daily Telegraph'ın albüme 5/5 yıldız vermesi, dünyaca ünlü Rolling Stone dergisinin okuyucuları tarafından albümün yılın en iyi albümleri listesinde 9 numarada kendi yer bulması gibi) ve tabii bu albümdeki parçalar da en az eski Oasis hitleri kadar benimsendi. İki tarafın arasında bu kadar net bir farkın olacağı ise, daha Oasis zamanlarından bile belliydi desek yanlış olmaz: O dönemde de grubun neredeyse bütün parçalarının söz ve müziklerinin yazarı büyük kardeş Noel Gallagher'dı. Grup, aslında High Flying Birds gibi onun solo projesi gibiydi; ancak tabii vokallerin çoğunda o karakteristik sesiyle Liam'ın olması, imaj olarak onu biraz daha arka plana atıyordu. Yine de bu birlikteliğin sayesinde yeni bir "John & Paul" görüntüsü çizen kardeşler, Liam'ın Oasis'i Oasis yapan harika vokalleri ve  Noel'in şarkı yazarlığının adeta dahilik derecesinde olması (NME dergisi de 2012 yılında “Godlike Genius” Ödülü ile Noel’i bu alanda fazlasıyla onore etmişti) ile birlikte birçok kesim tarafından resmen yeni Beatles olarak lanse edilmişlerdi. Grup dağıldıktan sonra da bu nedenlerle Noel'in işlerinin yolunda gideceği belliydi.




Noel, ilk albüm sonrasında "Amorphous Androgynous (The Future Sound of London)" isimli elektronik müzik grubuyla kayıtlar yapmaya başladı ve bu kayıtların sonucunda da ikinci albümünü onlarla birlikte hazırlamaya karar verdi. Bu süreçte Noel, özellikle NME Dergisi'ne verdiği röportajlarda albüm çalışmalarının istediği gibi gittiğini ve Oasis dönemine göre çok farklı tatlarda parçaların ortaya çıkacağını açıkladı. Hatta şarkıların Pink Floyd'un "Dark Side of the Moon"u tarzında olduğunu ve psychedelic türüne daha yakın işler yapacağının sinyallerini verdi. Noel, bu sırada da "Songs from the Great White North..." isimli 3 parça ve bir remix'ten oluşan EP'yi çıkardı. Bu gelişmelere rağmen daha sonra yaptığı açıklamalarda ise ikinci albümden çıkan parçaların gayet iyi olduğunu ancak bunları yayımlamaktan vazgeçtiğini söyledi. Bunun sonrasında ise "High Flying Birds"in ikinci albümünü çıkaracağını söyleyen sanatçı, efsanevi "Abbey Road" ile "Strangeways" Stüdyolarına kapandı, 2015'in şubatında ise ikinci solo albümü "Chasing Yesterday"i müzikseverlere sundu.




Albümde ise yine resmen "boş yok", parçaların hepsi birbirinden özenle işlenmiş, sanatçı yine harika eserler sunmuş: "In the Heat of the Moment", albümden çıkan ilk single olurken, Noel'in şarkıda "Nana nana naaa" diye çılgınlarca bağırması ise yeni albümün resmen ilk şaşırtıcı sürprizi oldu. Sırf bu nedenle parça, ilk dinleyişte akıllara kazınıyor. "Spin" dergisi de şarkının tarzını "Definitely Maybe" dönemine benzetmiş,  gerçekten de klasik bir "Noel Gallagher tarzı vurucu nakarat"la da gayet eğlenceli bir çıkış şarkısı olmuş. Şarkının arka yüzündeki "Do the Damage" ise kliplenen ikinci parça oldu. Klip için pozitif yorum yapmak zor ama şarkı gayet başarılı. İkinci single olarak ise, The Smiths'in efsane gitaristi Johnny Marr katkılı "Ballad of the Mighty I" yayımlandı. Albümün son parçası olan şarkı gerçekten de Noel'in bir röportajında dile getirdiği gibi "Marr sayesinde en iyi şarkılarımdan birini yazdım." sözünün hakkını veriyor ve "If I gotta be the man who walks the earth, I'll find you" nakaratını da kısmen anlatan ilginç klibiyle de dinleyeni hemen kendisine bağlıyor. Gallagher her zamanki şarkı yazarlığını konuşturmuş. Marr ise özellikle parçanın solosu ve sonundaki gitarlarıyla üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. İnsanın parçayı tekrar tekrar dinleyesi geliyor.




Albümün açılışını yapan ağırbaşlı hit "Riverman", özellikle çok başarılı düzenlemesi ve soloları ile hemen dikkat çekiyor. Gerçekten de şarkı, Gallagher'in yazdığı en olgun parçalardan biri. Bu anlamda tarz olarak "The Masterplan"ı andırıyor.  Bu arada sanatçı, röportajlarında kendisinin de albümdeki favori parçasının bu olduğunu ifade ediyor. Albüm öyle bir parça ile açılıyor ki ondan sonraki bütün parçalar adeta akıp gidiyor. Üstelik art arda gelen üç parça var ki adeta Oasis dönemine, o albümlere aitler: "The Girl with X-Ray Eyes", vurucu Noel baladı nakaratıyla hemen kendini sevdirirken ardından gelen enerjik parça "Lock All the Doors"da ise resmen "Morning Glory"i ya da "Rock n Roll Star"ı dinliyormuş gibi oluyorsunuz. Hemen ertesinde gelen "The Dying of the Light" ise yine tipik bir Noel baladı. Hatta "Don't Look Back in Anger" etkisine yaklaşıyor denilebilir. Ardından gelen "The Right Stuff" ise "Amorphous Androgynous" ile yapılan çalışmalardan biri. Progresif yapı, Noel'in brit-pop tarzı ile birleşince ortaya cidden çok başarılı bir iş çıkmış. Kadın sesli geri vokaller, jazz-vari enstrüman seçimleri ve gitar soloları da parçaya ayrı bir derinlik katmış. Sonrasında gelen "While the Song Remains Same", albüm adı "Chasing Yesterday"i de içeren gayet başarılı başka bir Noel parçası. Bu albüm adıyla da Noel, büyük ihtimalle eski Oasis dönemini kendisinin hala devam ettirdiğini ifade ediyor. Bir sonraki parça "The Mexican"da ise bir klasik rock riff'i üzerinden yürüyen Gallagher, albüme son anda koyduğu bu parçayı, tempoyu artırdığı finaliyle dinleyiciye iyi ki bu şarkıyı eklemişsin dedirtiyor. Yüksek tempolu "You Know We Can't Go Back" ile de müzisyen büyük ihtimalle önceki eşi ya da ilişkilerine bir mesaj gönderiyor. Albümün "deluxe" versiyonunda ise "Revolution Song" ile sanatçının çok önceden konserlerinde çalmaya başladığı parça "Freaky Teeth" de bulunuyor.



İlk albüm gibi genellikle pozitif eleştiriler alan "Chasing Yesterday"in yılın rock albümlerinden biri olacağı kesin. Parçaların kalitesi ve düzenlemelerin de neredeyse kusursuzluğu dinleyiciyi mutlu edebilir; ancak  "Beady Eye"ın da dağılmasıyla Noel Gallagher'dan beklentiler cidden çok yükseldi. Bunun sonucunda da Gallagher, ilk albümün altında kalmamış olmasına rağmen bu albümde çıtayı daha da yükseltebilirdi. Gerçi zaten bundan daha da yukarısı artık "klasik bir albüm" olarak nitelendirilir. O yüzden istenilen çok da kolay değil; yine de daha önce bunu Oasis ile birçok defa başarmış olan müzisyen, kariyerinin artık olgunluk döneminde yine bunu başarabilir. Bir sonraki albümü şimdiden sabırsızlıkla bekliyoruz -başta Maradona'nın, İngiliz basınının ve tabii dünyadaki tüm hayranlarının da ona hitabıyla-  Noel "The God" Gallagher!







9 Mart 2015







Endüstriyel Blues İmparatoru

Marilyn Manson- "The Pale Emperor"


8/10





           Katolik bir ailenin tek oğlu olup hayatının 10 yılını dini okulda geçiren Brian Warner, biri aktris biri de seri katil olmak üzere birbirinden haliyle çok farklı olan iki ikonun ismini birleştirerek sahne adını "Marilyn Manson" koydu ve geçmişinin tam tersi yönünde (makyajlı, sıradışı tarzı ve kilise karşıtı şarkılarıyla) müzik hayatına başladı. Bu tarihi olayın üzerinden 26 yıl geçmiş olmasına rağmen aykırı imajından hiçbir şey kaybetmeden Manson, bugün hala tabuları yıkmaya, müziğini kendine özgü bir şekilde yapmaya devam ediyor. Zaten sırf bu nedenle adamın hayatı başlı başına roman / film konusu. İleride biyografik bir sanat eseri olarak karşımıza çıkabilme olasılığı yüksek. Bunun dışında aslında kendisi bir solo sanatçı değil ama tabii grubunun ismini de Marilyn Manson koyduğu için doğal olarak birçok kesim tarafından öyle algılanıyor: An itibariyle kadrosunda Manson önderliğinde Twiggy Ramirez, Gil Sharone ve Tyler Bates'i de bulunduran grup, endüstriyel rock-alternatif metal arasında müzikler yapıyor. Endüstriyel akımın sebebi ise muhtemelen akımın öncüsü Nine Inch Nails'in her şeyi olan Trent Reznor'un grubu keşfeden kişi olması. Kendi plak şirketinde ve konserlerinde gruba destek veren Reznor, ister istemez de Manson'ı etkiledi tabii ki; şimdiki ilişkileri pek parlak gözükmese de bir dönem cidden Manson'a en çok ilham veren insanların başında gelir. Bunun yanında şeytan, korku, sadizm, gotik akım gibi karanlık unsurlar da muhtemelen diğer ilham aldığı ögeler olarak sayılabilir. Ayrıca Evan Rachel Wood ve Rose McGowan gibi birçok "güzel" kadınla evli kalmasına yani karşı cinse ilgi duymasına rağmen fazlasıyla "kadınsı" bir imajı da müziğinden hiç ayırmamıştır. Çıkardıkları 8 albümde Marilyn Manson, birçok başarı elde ederken "Tainted Love", "The Beautiful People", "This Is the New Shit" ve daha birçok başarılı şarkının yanı sıra  "Personal Jesus" ve özellikle "Sweet Dreams" gibi cover'lar ile de grup akıllara kazındı. Manson'un marjinal imajı da aslında bu başarının sebeplerinin önemli bir parçası.




         Şimdilerde ise her zamanki imajının biraz daha normalleştirilmiş bir haliyle, grubuyla birlikte 9. albümleri "The Pale Emperor"ı piyasaya süren Manson, son iki albümündeki düşüşe  rağmen şaşırtıcı bir şekilde bombayı bu albümle patlatmayı başarıyor. Belki de artık yaşının 46'ya gelmesinden de kaynaklanan bir durum olabilir; ancak mesela son yılların en önemli TV dizilerinden "Sons of Anarchy"de en doğal haliyle kameraların karşısına geçmesi gibi kendince "sade" görüntüsü ve tabii ki artık çoğu müzisyenin bir şekilde görünüşleriyle sansasyonel olması gibi Manson'un imajını normalleştiren durumlar onun eski popülaritesine erişmesini haliyle engelliyor. Son albümleriyle bekleneni verememesi de başlı başına bir engel elbette. Ancak, Marilyn Manson yine en güzel cevabı kendisi veriyor ve 2014'ün sonbaharında öncelikle ilk single "Third Day of a Seven Day Binge" ile kaldığı yerden devam ettiğini herkese hatırlatıyor. Hemen ardından yayımladığı "Deep Six" de en başarılı Manson single'larından biri oluyor ve buram buram da blues-rock kokan parçaların devamında yine sonbaharda vizyona giren, bütçesinin de 4 katı bir hasılat yaparak çok ses getiren Keanu Reeves'li "John Wick" filminde de "Killing Strangers" isimli başka bir blues-rock esintili parçasını izleyiciye şarkı daha çıkmadan bolca dinletiyor. Şarkı, özellikle ritmik temposu ve şarkı sözlerinin vuruculuğuyla oldukça dikkat çekiyor. 





             Albüm, 15 ocakta çıktıktan sonra ise liste rakamlarıyla 2007 çıkışlı "Eat Me, Drink Me"nin başarısını geride bırakmayı başarıyor. Manson, böyle bir albüm ile yeniden yükselebilme başarısı gösterirken hala üretkenliğini kaybetmediğini ve sadece eski hitlerinin ekmeğini yemeye henüz niyeti olmadığını bu yaşında da bizlere gösteriyor. Ayrıca "John Wick"in de müziklerinden sorumlu Tyler Bates'in de albümün kalitesindeki olgunlukta payı çok büyük. Aslında zamanının çoğunu filmlere (Guardians of the Galaxy, Watchmen, 300 Spartalı) ve oyunlara (God of War: Ascension) müzik hazırlayarak geçiren grubun yeni üyelerinden Bates, albümdeki şarkıları Manson ile birlikte yazdı, enstrümanların çoğunu çaldı ve hatta prodüktörlüğünü de Manson ile birlikte yaptı. Bu nedenle albüm solo gibi değil de gerçek anlamda bir "Marilyn Manson Grubu" tarafından kaydedildi.





            Albümün ilk yayımlanan üç parçasıyla birlikte ön plana çıkan şarkılarında ise öncelikle "The Mephistopheles of Los Angeles" dikkat çekiyor. Akıllara kazınan nakaratı ve "Fated, Faithful, Fatal" kelimelerinin vuruculuğu ile (ki albümün deluxe halinde şarkının akustik versiyonunun ismi de bu) albümün en iyi ilerinden biri oluveriyor. Bunun yanında yine aynı formül ile "The Devil Beneath My Feet" ve üçüncü single "Cupid Carries a Gun" da hemen ilk dinleyişte akılda kalan parçalar olsalar da 10 şarkılık albümde gerçekten de hiç boş şarkı çıkmıyor. Genişletilmiş "deluxe" versiyonunda da üç parçanın akustik halleriyle bu dopdolu albümün kapanışı yapılıyor. Aslında albüm hakkında nadir söylenebilecek olumsuzluklardan en fazla göze batanı ise parçaların çoğunun aynı yapıya sahip, birbiriyle benzer eserler olmaları. Özellikle enstrüman tercihlerinde ve hatta tempo seçimlerinde bile ikiliden çok daha çeşitli işler çıkabilirmiş. "The Pale Emperor", kendini baştan sona dinlettiren bir albüm olsa da parçaların tarzının sürekli birbirlerini tekrarlaması ne yazık ki çok göze batıyor. Ancak gitarların blues katkılı çalınmasına alıştığımız bu dönemlerde Marilyn Manson'un da kendi müziğine bunu uyarlaması ve kendisinden beklenen, alışık olunan tarzını da korumasıyla birlikte ortaya çıkan şarkıların dinleyiciyi anında yakalayabilmesi albümün ciddi bir başarıya ulaştığının göstergesi.






27 Ocak 2015

Athena- "Altüst"





Artık Çok Daha Olgun

Athena- "Altüst"


7,5/10



Ülkemizde son yıllardaki rock müzik grupları denildiğinde akla hemen gelen birkaç isim vardır: Athena, Duman, Kurban, Mor ve Ötesi gibi gruplar 2000’li yılların başında piyasada büyük çıkış yakalamışlar ve kendilerinden sonra gelen sanatçıları da fazlasıyla etkilemişlerdir. Bu nedenle ülkemizden yeni çıkan müzisyenler de daha ağırlıklı “alternatif rock” tadında işler yapmışlardır. Gerçi son zamanlarda her yerde gereksiz bir şekilde karşımıza çıkan arabesk soslu pop-rock grupları piyasayı işgal etmiş olsa da sınırlı sayıda birkaç sanatçı, hala kendi müziğini yapabiliyor. Athena da başarılı bir şekilde bu azınlıktaki yerini koruyan gruplardan. Aynı zamanda grup, hem çizgisini koruyor hem de gitgide kendi müziğini geliştiriyor. Yaptıkları her albümde yeni hitler çıkarmaya devam ediyor; çoğu grubun da aksine eski parçalarına takılıp kalmıyor.



Sekizinci stüdyo albümleri “Altüst” ile sahalara geri dönen Athena, bu kayıt ile birlikte tarzlarının sınırlarını da genişletiyor. Albümde birçok farklı tarzda parçaya yer veren grup, özellikle değişen kadrosuyla da müziğine farklı tatlar katıyor. Öncelikle, klavyenin fazlasıyla kullanılması, albümü ilk dinleyişte hemen hissedilebilen değişikliklerden biri. Bunun yanında, buram buram “trash metal” kokan ilk albümleri “One Last Breath”ten sonraki albümleriyle Jamaika’dan “ska” müziğini ülkemize “getirmiş” Athena’nın, “Yamyam Zurna” ile bu sefer bir başka Jamaika değeri “reggae” sularında da yüzmesi yine başka bir değişiklik. En dikkat çekici değişim ise grubun müziğinin pozitif enerjisinin bu albümde çok fazla görülemiyor olması: Daha olgun, daha “indie”, daha” psychedelic”, hatta daha karamsar bir Athena var bu defa karşımızda. Grubun Milliyet yazarı Mehmet Tez’e verdiği röportajdan da bunu anlayabilmek mümkün: Gökhan Özoğuz, “Bu albümdeki şarkıların hiçbirinde güneş açmaz. En neşeli şarkıda bile buruk bir ton vardır.” diyerek albümü yapma sürecinde grubun özellikle “Gezi Parkı” olaylarından fazlasıyla etkilendiğini ifade ediyor.



Albümün öne çıkan parçalarında ise öncelikle “Ses Etme” dikkat çekiyor: Gitarların ve vokalin olgunluğu ile grubun müziğini gerçekten çok derinleştirmiş. Oldukça sade ritimleriyle ve enstrümanların da yerinde kullanımıyla parça gerçekten keyifle dinleniyor. Bunun dışında, albümün ilk parçası “Davet” de özellikle gitarlarıyla ve Athena’nın o bilindik enerjisiyle hemen akıllara kazınan bir şarkı olmuş. Bu arada albümdeki bütün şarkılarda gitarlar çok başarılı. Önceki albümlerde de her zaman olduğu gibi gitar grubu havasındaydı Athena ama “Altüst” ile birlikte özellikle şarkı yazma konusunda ve yaratıcılık anlamında gitarlar başta olmak üzere enstrümanlar cidden çok olgun bir yapıya sahip. Yunus Emre’nin sözlerinin 1974 tarihli oldukça psychedelic Mazhar-Fuat (Özkan Uğur daha gruba katılmamıştı) yorumuyla akıllarda kalmış “Adımız Miskindir Bizim”in Mazhar Alanson destekli cover’ı ise albümün bir başka dikkat çeken parçası. Gökhan’ın vokalleri bu parçada albümün genelinde olduğundan daha başarılı geliyor; çünkü vokaller, albümün çoğu parçasında sanki fazla kirli ve dağınık bir şekilde gibi. Bu parçaların yanında albümün ilk klip parçası “Kafama Göre” ise  koro vokalleri ve temposuyla yine “her zamanki Athena”dan çıkmış gibi. Hatta sözleri ile de Coca-Cola reklamında kullanılan Sinatra’nın ”My Way”inin aranjmanı “Ben Böyleyim” ile oldukça benziyorlar. Bunların yanı sıra, albümün kapanış parçası “psychedelic” klavyeleriyle 10 dakikalık “Bela” ile Hakan Özoğuz’un “Gezi Parkı” olayları ertesinde kaleme aldığı, özellikle nakarat bölümüyle akılda kalan “Üç Lira Bir Anahtar” dikkat çekiyorlar.


Aslında “Altüst”ün, “Serseri Mayın” ve “Arsız Gönül” gibi hitler içeren 2010 çıkışlı “Pis” albümüyle de kıyasla aralarında çok bir fark yok: Sadece o albümde herkesin alışık olduğu eğlendiren Athena hitleri daha fazlaydı. Bunun da yanında albüm baştan sona gerçekten çok başarılı bir kayıttı. Şimdiki albüm ise, Kurt Cobain’in anısına ithaf edilen 2006 yapımlı EP’leri “İt” ile oldukça benzer bir yapıda. O albümdeki “Kayıp”, “Yalan” ve “5 Karış” gibi parçaların tadı bu albümde de hissedilebiliyor ya da buradaki parçalar “Her Şey Yolunda”daki “An” derinliğinde gibi etki ediyor. Sert şarkılardaki “garage rock” kirliliği ve yavaş şarkılardaki gitarlarla birlikte “İt”in, şimdiki albüme en yakın Athena işi olduğu bu nedenlerle söylenebilir. Ancak “Pis” ile veya ilk dönemlerdeki albümlerle birlikte değerlendirildiğinde “Altüst” biraz daha farklı bir konumda. Bu nedenle alışık olunan çizgiden de uzak olması, albümün değerini ister istemez etkiliyor. Itunes’da albümün “indie rock” adı altında yayımlanması bile grubun imajının dahi değiştiğini bize gösteriyor.


Yine de belirtmek gerekir ki albümün en büyük özelliği, dinledikçe kendini sevdiren parçalara sahip olması. Bunun yanında grubun kendini tekrarlamaması, eskiden yaptığı işlerle çok benzer parçalar çıkarmak istememesi bile oldukça saygı duyulası bir yaklaşım. Bu nedenlerle, günümüzde bu ülkede çıkan işlere bakıldığında “Altüst”, cidden aralarında önemli bir konuma sahip; çünkü piyasa cidden çok ilginç bir durumda. Alternatif projelerin hepsi birer birer dağılıyor: Örneğin “Hayat” isimli harika bir albüm yapıp sonra sessizliğe bürünen “Sakin” grubu ve bu yıl Ayşe Hatun Önal’ın klibinde yeni imajıyla, tarzıyla oldukça şaşırtan grubun eski solisti “Onurr” (!) , Kaan Boşnak’ın “Yüzyüzeyken Konuşuruz”un abartılmış bir proje olduğunu belirtip dağıldığını Facebook üzerinden duyurması ve işin daha da komiği bir hafta sonra şaka yaptık dağılmıyoruz demeleri, Redd’in olaylı bir şekilde ayrıldıklarını Twitter üzerinden paylaşması, bunlar gibi daha birçok örnek ve tabii giderek artan arabesk soslu pop-rock, piyasayı cidden yok ediyor. Bu yıl Ekşi Sözlük’ün yazarlarının da değindiği üzere “Türkiye'de rock müziğin bitmesi” başlığı ise, aslında maalesef fiilen doğru sayılabilen bir yaklaşım. Böyle bir ortamda ise Athena’nın bu kadar cesur bir albüme imza atmış olması, “Altüst”ü her anlamda çok değerli bir konuma yerleştiriyor.