indie rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
indie rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2019



Renksiz Gecelerimize Eşlik Eden Albüm

The Neighbourhood- I Love You.

8,5/10



Kaynak: Wannart



“Bir gun Jesse benim evimdeydi ve ben de öylesine gitar çalıyordum. Bana ‘Bu çaldığın iyiymiş, üzerine kayıt yapayım.’ dedi. İşte Sweather Weather böyle ortaya çıktı. Şarkıyı tamamen yazmayı bitirdikten sonra ise ‘Tamam bu gayet iyi oldu, grup olarak şarkı yazmaya devam etmeliyiz’ dedik.”


Gitarist Zach Abels, grubunun vokali olacak Jesse Rutherford ile birlikte 2011 yılındaki ilk provalarında (!) yazdıkları ve daha sonra da hep en büyük hitleri olarak kalacak o şarkıyı böyle anlatıyor.

Aynı adla başka bir topluluk olmasından dolayı menajerlerinin tavsiyesiyle birlikte ilk isimleri “The Neighborhood”un yerine İngiliz versiyonu “The Neighbourhood”u tercih ederek kurulan grup, California’dan çıkıp kısa sürede tüm dünyaya ulaşmayı başardı.

28 Ekim 2018






Sanatın Birçok Alanında Karşımıza Çıkan Bir Kavram: Indie Nedir?








     
       Indie terimi, İngilizcedeki independent kelimesinin kısaltılmasından geliyor. Bağımsız anlamına gelen bu sözcük, büyük yapımcı şirketlerin ve parasal desteklerin yardımı olmaksızın sanatçıların çoğu zaman kendi başına ürettikleri müzik, film, edebiyat, dizayn ve diğer sanatsal alanlardaki eserlerini kapsıyor. Aynı zamanda da bu sanat eserleri, toplumdaki en popüler akım olarak da ifade edebildiğimiz mainstream (ana akım) piyasasından farklı ya da kısmen bağlı olmayan bir duruş sergiliyor. Ancak tabii ki bazı indie eserler ya da sanatçılar o kadar başarılı oluyor ki ana akımı resmen kendilerine çekebiliyorlar. Bu anlayışın temelinde ise DIY (Do It Yourself) mentalitesi yatıyor: Bireycilik düşüncesinin bir uzantısı olan bu “kendin yap” algısı sayesinde birçok alternatif müzik türü, film kültürü ve hatta medya ağları oluşuyor.


            Teoriyi bir kenara bırakıp biraz da pratikten gidersek, bu indie kavramı hakkında değinebileceğimiz birçok sanat alanı mevcut. Öncelikle, popüler kültürde indie denildiğinde akıllara çoğunlukla bağımsız ve alternatif müzik geliyor. Örneğin, günümüzde neredeyse her müzikseverin benimsediği birçok grup, aslında indie kültüründen çıkıp hayatımıza yer eden isimler: The Smiths, REM, Pixies, Arctic Monkeys, Arcade Fire, The Strokes gibi birçok rock müzisyenleri bu akımdan. Hatta tarz olarak tam olmasa da pratikte Radiohead de bu gruplar arasında; çünkü hem çalıştıkları birçok indie plak şirketinin olması hem de In Rainbows (2007) güzelliklerini “gönlünüzden ne koparsa” şeklinde internetten yayımlamaları buna bir kanıt. Indie plak şirketlerinin ise “baba” şirketlerin altında kalması ve kısmen daha düşük bir promosyon / dağıtım imkanına sahip olması ise görüldüğü üzere, müziğin dinleyiciye başarılı bir şekilde ulaşmasına engel değil.


            Spesifik bir örnek ile indie müziğin şu an günümüzdeki başarısını destekleyecek olursak aklımıza gelecek ilk örneklerden biri Arctic Monkeys oluyor. Grup, bütün albümleriyle bu başarıyı yakaladı ancak özellikle AM (2013) ile modern rock grupları içindeki en büyük isimlerden biri oldu. Ancak, bu başarıda 1993’te Londra’da kurulan ve ilk başlarda oldukça düşük bütçeli bir şirket olan Domino Records isimli plak şirketinin de payı var. Tam anlamıyla indie bir plak şirketi olan Domino, şu an Franz Ferdinand ve The Kills gibi birçok müzisyenin de yuvası. Böylece, büyük hedeflere ulaşmak için Sony, Warner ya da Universal gibi devasa şirketlere ihtiyaç olmadığı görülüyor. Hatta artık, Soundcloud ve YouTube gibi platformlar ile plak şirketlerine bile gerek duyulmuyor. Bu arada belirtmeliyiz ki, indie terimi sadece rock müziğin bir alt akımı değil; birçok müzik türüyle de harmanlı bir alternatif: Indie-pop, folk, electronic ve hip-hop gibi alanlarda da günümüzde her yere yayılmış durumda.


            Müziğin dışında sinemada ise bu indie kavramının ayrı bir önemi var: Temelde aynı mantıkla söyleyebiliriz ki, büyük film şirketlerinin himayesinde olmayıp kendi yağında kavrulan filmlere indie (bağımsız) filmler diyoruz. Uluslararası tabiriyle devasa blockbuster filmlerinin karşısında duran bu tarz, modern sinemanın da bir nevi gizli kahramanı. Çoğunlukla seyirci talep ettiği için arz edilen bol bütçeli eserler yerine özellikle sanatın kendisi için yapılan birçok yapım, aslında indie. Merak edenler, şuradaki sübjektif indie film listesine göz atabilir. Warner Bros, 20th Century Fox ve Paramount gibi -aslında müzik ile bir nevi aynı- şirketlerin “kaygıları” altında yapılmayan bu indie filmler, birçok gerçek sinemaseverin de esasen aşık olduğu eserler oluyor.


            Sinemanın indie ayağının en prestijli yerleri ise şüphesiz festivaller oluyor: New York’taki Tribeca Film Festival, Utah’taki Sundance Film Festival, British Independent Film Awards ve Independent Spirit Awards, dünyada bu tarz filmlerin sergilendiği en değerli festivallerden sadece birkaçı. Ülkemizde ise !f Istanbul Bağımsız Filmler Festivali, indie sinemanın başını çekiyor. Bu tarz festivaller sayesinde bağımsız filmler de hak ettiği değerleri en azından bilet satışıyla kazandıkları para ile olmasa da birbirinden prestijli ödüllerle taçlandırıyor. Ne yazık ki bu alandaki filmler, büyük bütçeliler ile çoğunlukla hasılat anlamında mücadele edemiyor. Bu anlamda indie müzik, günümüzde kazanç açısından bağımsız sinemadan bir adım önde diyebiliriz.


            Indie terimi, sanatın diğer alanlarında da kendisini etkili bir biçimde hissettiren bir kavram oluyor. Özellikle çizgi roman alanında son yıllarda büyük bir çıkış var: Alternative comics de denilen bağımsız çizgi roman yayımcılarının eserleri, büyük satış rakamlarına ulaşmayı başarıyor. Örneğin Dark Horse Comics; Sin City, Hellboy, 300 Spartalı, Avatar: The Last Airbender ve Gerard Way’in The Umbrealla Academy’si gibi birçok muazzam esere ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, Image Comics de The Walking Dead ve Spawn gibi bir sürü işi yayımlıyor. Bu yayıncının önemli bir özelliği ise çizgi romancıların yarattığı karakterlerin telif haklarından vazgeçmeden eserlerini yayımlayabileceği “tam bağımsız” bir şirket olması. Görüldüğü üzere Marvel ve DC, çizgi romanların mutlak hakimi gibi değerlendirilse de inanılmaz başarılı bağımsız işler de var.

            Aynı zamanda, indie sözcüğü haliyle edebiyatın da bir parçası oluyor. Büyük yayınevlerinin altında kalan ufak bütçeli yayıncılar ve buradan çıkan sanatçılar da buna örnek gösterilebilir. Bunun dışında, indie dizayn da son zamanlarda özellikle internet ortamında daha önce ifade ettiğimiz DIY kültürünün artmasıyla çok popüler oldu. Standardın dışında bir alternatif arayan tasarımcılar bu kültüre yöneldiler. Özellikle Etsy gibi internet siteleri de bu başarının birer sonucu. Bunların yanında, teknoloji dünyasında da indie kavramı çok önemli bir yere geldi: Özellikle düşük bütçeli ve hatta ürettikleri oyunun yapımcılığını kendi ceplerinden karşılayan indie oyunlar ise çok değerli bir konumda. Bunların en bilinen örneklerinden Minecraft oyunu ise bütün dünyayı kendine resmen esir almış durumda. Genel olarak ifade etmemiz gerekirse, alternatif düşünen insanlar olduğu sürece indie kavramının da hayatımızda olacağını ifade edebiliriz. Bağımsızlığın tadını çıkarın!

Kaynak: 1, 2, 3.

25 Şubat 2018

Dead Man's Bones





Ryan Gosling'in Grubuyla Korku Filmi Tadında Bir Albüm

Dead Man's Bones- Dead Man's Bones

7/10







     
      Ünlü aktör / sarışın erkek ikonu Ryan Gosling, Hollywood’un büyükler ligine 2004 yılında adım atmıştı: The Notebook’un vizyona girmesiyle birlikte -başta genç kızlar olmak üzere- bütün dünya tarafından tanınmış oldu. Gosling, o zamanlar şöhretinin doruklarındayken bir de filmdeki rol arkadaşı Rachel McAdams ile gerçek hayatta da birlikteydi. Aynı dönemlerde McAdams’ın kız kardeşi Kayleen ile beraber olan Zach Shields de böylece Gosling ile “bacanağımsı” bir şekilde tanıştı. Bu ikili, özel bir ortak ilgi alanına sahip olduklarını keşfetti: Korku. İkisinin de Disneyland’daki korku evi The Haunted Mansion’a saplantılı olmalarından tutun, Shields’ın küçükken hayaletlere inancı yüzünden psikolojik yardım alması ve Gosling’in de ailesinin eski evlerinden perili olduğunu sanıp taşınmaları gibi ortak yönleri vardı. 


            Kendi işlerinin yanında hobi olarak müzik yapan bu ikili, takıntılarını sanat eserlerine dönüştürmeye karar verip 2007 yılında Dead Man’s Bones isimli müzik grubunu kurdu. (Hatta ileride, ikisi de kız arkadaşlarından ayrıldı.) Gosling’in Baby Goose mahlasıyla piyano ve gitar çalıp şarkı söylemesine Shields da vokalleri ve davullarıyla eşlik etti. Bu duo, yanına Red Hot Chili Peppers basçısı Flea’nın kurucusu olduğu Silverlake Çocuk Korosu’nu da alarak 2009 yılında kendi adını taşıyan ilk albümünü yayımladı. Aynı zamanda şimdiye kadarki tek albümleri olan Dead Man’s Bones’da grup, şarkı sözlerinin tamamını korku temasında işledi. Bununla birlikte ürkütücü arka fon sesleri ve vokal efektleriyle de ikili, albümün dinleyiciyi sanki bir korku filmi soundtrack’i dinlermişçesine ürpertmesini istiyordu. Prodüksiyon olarak ise yer yer acemice birkaç hatayla karşılaşılsa da gerçekten de –hiç beklenmedik şekilde- etkileyici bir işe imza atılmış.


            Grup, tarz olarak günümüzün olmazsa olmazı indie rock, ürpertici karanlık atmosferiyle dark wave ve çocukların katkılarıyla birlikte de gospel karışımı; oldukça kendine has bir tat yakalıyor. Albümde birçok akılda kalıcı ve daha sonra tekrar tekrar dinlemek isteyeceğiniz parça var: 2013 yapımı başarılı korku filmi The Conjuring’de de dinlediğimiz In the Room Where You Sleep, albümün en değerli güzelliklerinden biri. Özellikle canlı performansı çok etkileyici olan şarkı, Gosling’in Blue Valentine’deki vokal-gitar ve La La Land’deki vokal-piyano performansından önce sergilediği unutulmaz işlerinden biri. My Body's a Zombie for You ise daha çok melodisiyle akılda kalsa da “The smell of my breath, from the blood in your neck. Oh i hold my soul, from the lands unknown, so i can play the strings of your death” gibi sözleri de gerçekten sevimli (!). Böylece koronun eşlik ettiği bölümler ve Gosling’in naif sesi birleşince ortaya acayip güzel bir iş çıkmış. Sonlardaki “I'm a Z-O-M-B-I-E”  hecelemesi de tatlı bir detay.


            Pa Pa Power, kaydın en başarılı parçalarından biri. Birçok tamamlayıcı unsur bir araya gelmiş: Burada vokal yapan Shields’ın “cool” performansı, albümün belki de en özenli enstrümantal yapısı ve koroyla birlikte parçanın akıp giden temposu bir arada. Bir başka akıcı eser Lose Your Soul ise albümün konseptinin en ince işlenmiş örneklerinden biri. Gosling’in ağır vokalleriyle birlikte koronun parçayı yönlendirmesiyle tam bir korku filmi müziği bu. Ayrıca Werewolf Heart da özellikle şarkı sözleriyle dikkat çekiyor: Sakin sakin giriş yapan parça, “You'd look nice” sözüyle tam yüzümüzü azcık gülümsetecekken devamında “In a grave”i ekleyerek konsepte muazzam bir biçimde sadık kalıyor. Sonlardaki kurt adam betimlemeleri ve ulumalar da gerçekten sizi atmosfere çekiyor.


            Ünlü müzik dergisi Pitchfork’un kendileri hakkında 18 dakikalık bir mini-belgesel de yayınladığı grubun onca yıl geçmesine rağmen uzun zamandır ses seda çıkarmaması ise hem iyi hem kötü: Kötü olan durum, tabii ki elimizde hala sadece 1 albüm olması; iyi olan ise grubun dağıldığını resmen açıklamamış olmasıyla birlikte ileriye umutla bakılabilmesi!

            

25 Mayıs 2017




Gitar Müziğine İthafen

Kasabian- For Crying Out Loud

7/10





Son zamanlarda sıkça konuşulan “gitar müziğinin azalarak bitmesi” konusu, -özellikle NME’nin de ele aldığı gibi- İngiltere’deki müzik medyasının sürekli gündeminde. Gerek dünyayı ele geçiren “brit-pop” döneminde gerekse 2000’lerin başında çıkan “post-punk revival” akımı ve “alternatif rock” sayesinde bu ülke yakın geçmişte bizi gitar müziğine doyurmuştu. Ancak son yıllarda İngiltere’de modern rock müziği eski kalitesinde değil. Bunun en büyük sebebi ise büyük grupların giderek daha fazla pop sularında yüzmeye çalışmaları oldu (Bkz. Coldplay, Muse, The Kooks, Kaiser Chiefs). Bu örneklere yakın bir ek olarak “48:13” ismiyle 2014 yılında çıkan albümleriyle Kasabian da eklenmişti. Grup, daha önceki dört albümüne kıyasla zaten müziğinde yoğun bir şekilde barındırdığı klavyelerin ve bilgisayarların sesini bu albümde biraz daha arttırmıştı. Her ne kadar “The Chainsmokers ile düet yapacak kadar pop’a yönelik” bir değişiklik olmasa da Kasabian’ın müziğindeki gitar riff’leri eskisi kadar hissedilmiyordu. Albüm de buna paralel olarak ortalama eleştiriler aldı. 


2017 yılının Mayıs ayında ise altıncı albümleriyle dönen grup, solistleri Tom Meighan’ın “Bu albüm, gitar müziğini uçurumdan kurtarmakla ilgili!” sözleriyle de gereken mesajı veriyor. “For Crying Out Loud” isimli albüm, öncelikle kapak görselinde ilk defa grubun isminin resmi haliyle yazılmamasıyla dikkat çekiyor. Ancak bu görsel farklılık, işitsel farklılığa yol açmıyor; Kasabian, bildiğiniz gibi: Enerjik, özgüvenli ve Leicester City stadında sürekli “Fire” çalınması gibi bir gaza sahipler. Genel açıdan ise albüm, sound olarak “Velociraptor!” kayıtlarına yakın bir çizgide. Hem tempolu (ve bu sefer gitarlı) parçalar hem de duygusal baladlar dinleyebiliyoruz. Bir rock yıldızı olmanın dayanılmaz hafifliği temalı sözlere sahip "Ill Ray (The King)" ile açılan albüm, gruptan özlenilen tarzı hemen ilk parçada hayranlarına sunuyor. Kayıttaki en iyi parçalardan biri olan şarkı, daha ilk dinleyişte aradığınız “Kasabian hiti” özelliğini buluyor. Ardından gelen "You're in Love with a Psycho" ise ilk single olarak albümden önce çıktığında açıkçası hayal kırıklığı yaratmıştı. Vokalleri, altyapısı, hatta ritmiyle bile tam anlamıyla “ortalama” bir parça olarak daha çok önceki albüme ait bir iş gibi duruyordu. Tabii ki kendine ait güzelliği olan bir parça; ancak Glastonbury’de headliner olmuş büyük bir rock grubunun albümün ilk single’ı olma düzeyinde değil.



FIFA 17’de oyun içinde ve özellikle The Journey modunda Alex Hunter’ın hikayesine giriş yaptığımız jenerikte karşımıza çıkan “Comeback Kid” ise albümün en iyi parçası olabilir. İlk albümlerindeki o stadyum marşlarına benzer mod yükseltici bir şarkı. Bu yüzden de önceki albümün “Stevie”si demek daha doğru (ki o da bir önceki yılın FIFA’sında kullanılmıştı.) Hatta şarkının başında bu sefer yaylılar yerine üflemeliler kullanılıyor, daha sonra esas bölüme geçiliyor. Tom’un vokallerinin ve Ian Matthews davullarının da burada albümün zirvesinde olduğunu belirtelim. Ayrıca parça, Reap what you sow”  nakaratıyla ne ekersen onu biçersin temasını verip karmaya inanın diyor daha ne olsun. Sonrasında gelen “The Party Never Ends”, enstrüman çeşitliliği ile kulaklara ilaç gibi gelen altyapısıyla albümün sevilenlerinden biri oluyor. "Are You Looking for Action?", grubun son albümlerindeki neo-saykodelik alışkanlıklarından zevk alanlar için eğlenceli bir iş olmuş. Yine de 8 dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçemiyor; bu kadar süre sadece ikinci solist Sergio’nun vokal yapması şarkıyı biraz basitleştiriyor. Buna karşılık Sergio, "All Through the Night"ta “Call my nameee” yükselişiyle bizlere tatlı bir “singer-songwriter” eseri sunuyor.



“For Crying Out Loud”un en duygusal işi olarak adlandırabileceğimiz “Wasted”, özellikle sözlerinin doğrudan bütün hisleriyle dinleyiciyle buluşmasıyla albümün en etkileyici parçalarından biri. Sıradan görünen temposu ve gitarlarına karşın sözlerin kendi içinde yarattığı “Summertime Sadness” anlamı, melodiyle birlikte başarılı bir uyum yakalıyor. Son olarak, Leicester City, İngiltere Premier League’de mucizevi şekilde şampiyon olduktan sonra ise Leicester yerlileri ve fanatikleri olan Kasabian üyeleri de kulübün stadındaki iki gecelik özel konserde ilk defa çaldıkları "Put Your Life on It" ile albüme Beatlesvari ancak sade bir kapanış yapıyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde albüm, ilk albümlerdeki o heyecanı hissettirmiyor ama son kayda göre oldukça akılda kalıcı bir iş olduğu kesin. Yine de gitar müziğinin bu kadar unutulduğu bir dönemde Arctic Monkeys, “AM” gibi bir başyapıtı yaratabiliyorsa, Kasabian’ın da o albümün en azından yakınına yaklaşabilecek bir eserle müzik piyasasını sarsması gerekiyordu. Bu nedenle, beklentiler sadece üzer diyerek üzüldüğümüzü; ancak Kasabian’ın bu altıncı albümünün 3-4 güzel parçayı da hayatımıza kazandırdığını söyleyebiliriz.



17 Aralık 2015






Büyüme Zamanı

The Neighbourhood- Wiped Out!

7/10






2011’de kurulan Amerikalı topluluk The Neighbourhood, henüz ilk albümüyle ismini birden dünyaya duyurdu. Grubun “I Love You.” (2013) isimli bu albümleriyle yaratmış olduğu “karamsar ve atmosferik tarz”, Rolling Stone dergisinin deyimiyle grubun muadili diğer sanatçılardan en büyük farkı. Bu orijinalliği sağlayan ise 91’li vokal Jesse Rutherford’un kendine özgü sakin vokalleri, basit ama etkili şarkı sözleri ve müzikal altyapının sadeliği. Aslında kimilerine göre bu sadelik ve basitlik, renkli fotoğraf vermeyen grubun ilgi çekici imajıyla birleşince ortaya pazarlama harikası bir “Tumblr gençliği idolü” ortaya çıkıyor. Bu tamamen grubun müziğine önyargılı yaklaşmak ile alakalı. Alternatif rock, indie pop ve yer yer hip-hop sentezli bu müzik, yeni bir şeyler arayan her müziksevere hitap edecek bir türe sahip. Grubun başarılı ilk albümünde ve çıkardığı EP’lerde dinlemesi oldukça keyifli bu gece şarkıları, herkese tavsiye edilebilir: Her ne kadar özellikle ikinci single “Sweather Weather” grubun piyasadaki en büyük hiti olarak ön plana çıksa da “I Love You.” albümünün tamamı, baştan sona her bir parçası kesinlikle sevilmeye değer.





               Grup ile ilgili önemli bir nokta ise üretilen parçaların, hatta istisnasız olarak hepsinin aslında Rutherford’un günlüklerinin bestelenmiş halleri gibi durması oluyor. Bu parçalar, şarkı sözlerinin bireyselliği ve duyguları açık ifadelerle doğrudan dinleyiciye aktarmasıyla bizleri grubun vokalinin özel hayatına 3-4 dakikalığına konuk ediyor: İlk albüm, Rutherford’un 17 yaşından beri birlikte olduğu, ismini de boynuna dövme yaptırdığı şarkıcı Anabel Englund ile olan ilişkisini ve “I Love You.” başlığıyla da haliyle ona olan bağlılığını anlatıyor. Ertesi yıl, 2014’te çıkarılan mixtape’lerinin “#Icanteven” isimli single’ında ise “Just got cheated on, no it's not my day” ve “Shame on me, you fooled me twice” dizeleriyle ise Englund’ın kendisini ikinci kez aldattığını ve bu yüzden ilişkilerinin bittiğini ifade ediyor. Hatta bunlarla birlikte, grubun 2015’te Ekim sonunda piyasaya sürülen ikinci albümü “Wiped Out!”, başlığı ile Englund’un isminin (Rutherford, artık Devon Carlson isimli eski bir arkadaşıyla ilişkide olduğu için) artık silinip çıktığını ve bu süreçte de bir de babasını kaybeden Rutherford’un içinde bulunduğu ruh halini yansıtıyor. Fazla magazinsel gözükse de bu bilgiler, grubun yaptığı müziği net bir şekilde etkiliyor. Bu anlamda aslında The Neighbourhood’un bir grup yapısından çok solo projeyi andırdığı söylenebilir.


Soldan sağa: Lise yıllarındaki Rutherford ve Englund / Yaklaşık 6 yıl sonra yine aynı ikili / Rutherford & Carlson


“Wiped Out!”, böylelikle ilk albüme göre daha konsept bir kayıt olarak karşımıza çıkıyor. Albümün açılışı, Rutherford’un babasına ithafen 30 saniyelik sessizlikle yapılırken sonraki parça “Prey” ile birlikte grup, ilk albümdeki sound’a benzer bir tarzla yol alıyor. Kelime oyunları (“I feel like prey, I feel like praying”) ve gitarlarıyla dikkat çeken şarkı, albümün öne çıkanlarından. Ardından gelen “Cry Baby” de akıp giden temposuyla albümün değerli parçalarından biri. “I know I'll fall in love with you, baby. And that's not what I wanna do” gibi dizelerle Rutherford, yeni ilişkisine başlamasındaki tereddütleri anlatıyor. Albüme adını veren “Wiped Out!”ta ise sadece ikinci bölümündeki karışık tempolu enstrümantal bölüm rahatsız ediyor. Parça, liseden kalma ilişkinin bitmesi ve babanın ölmesi ile birlikte bu yüzden albümün konseptini oluşturan “büyüme” evresiyle ilgili.




Ardından gelen parça albümün kapağı olan “The Beach” ise en başarılı işlerden biri olmuş. Özellikle nakaratın vuruculuğu dikkat çekerken, “I've been callin' you "friend," I might need to give it up” gibi birçok basit sözle ifade edildiği gibi bu şarkı da Rutherford’un eski dostu-yeni kız arkadaşı hakkında. Hatta “Single” parçasında, kızın babası bile (Dave Carlson) şarkı sözüne dahil olmuş (“I'm sorry Dave, I never meant to hurt your baby girl.”). Grubun kendine özgü bu söz yazarlığı devam ediyor. Bunun dışında, şarkıcının kendi babasının ardından kaleme aldıkları; “Daddy Issues” ve ilk single “R.I.P. 2 My Youth”, yine albümün konsepti olan olgunlaşma ile ilgili fena olmayan işler. Genel olarak bakıldığında ise, albümün ilk albümlerinin başarısının ve bütünlüğünün altında kaldığı çok açık. Grubun her şeyi, Jesse Rutherford’un özel hayatındaki olumsuzlukları günlük yazar gibi dinleyiciye aktarmasının bu defa başarılı olup olmadığı tartışılabilir. Belki de bu kadar olay sonrasında kabuğuna çekilip kendisine biraz zaman ayırması, grubun ileride daha eli yüzü düzgün parçalar çıkarmasını sağlayabilirdi. Her şeye rağmen “Wiped Out!”, belli parçalara zaman ayırmaya değer bir albüm.





19 Nisan 2015





Ayrılıkların Ardından 

Death Cab for Cutie- "Kintsugi"

7/10





Bir jenerasyon için zamanının fenomen gençlik dizisi "The O.C."de çalan müziklerin yeri ayrıdır. Dizinin soundtrack albümlerinin büyük bir bölümü, adı sanı duyulmamış indie-rock grupların o güne kadar keşfedilmemiş harika şarkılarından oluşurdu. Şu an ülkemizdeki fazlasıyla "Türk işi" uyarlamasından oldukça farklıydı yani. Death Cab for Cutie isimli Washington çıkışlı grup ise dizinin unutulmaz karakteri Seth Cohen'in en sevdiği grup olarak ekranlarda bolca yer aldı. Hatta grup bu popülaritenin ardından şimdiki plak şirketleri olan Ahmet Ertegün'ün Atlantic Records'una imza atabildi.




1997'de kurulan grup, şimdiye kadar 7 albüm yayımladı; özellikle 2003 ve 2005'te art arda gelen albümleri "Transatlanticism" ve "Plans" kariyerlerinin en parlak dönemi olarak görülür. Bu dönemde birçok müziksever, grubu "I Will Follow You into the Dark" hitleri ile tanıyıp sevdi. Zamanında bir sürü filme de fon olan bu şahane aşk şarkısı dışında grup, akustik gitarlarıyla "Soul Meets Body", sakin O.C. hiti "A Lack of Color", "Crooked Teeth", "Transatlanticism", babaaah nidalarıyla "The Sound of Settling", uzun bas yürüyüşleriyle "I Will Possess Your Heart" ve bir önceki albümden, ilk/tek 1 numara olmuş şarkıları "You Are a Tourist" gibi daha birçok parça ile akıllarda kalıyor.





Death Cab'in kendine özgü müzik tarzının ardında ise vokal Ben Gibbard'ın katkısı çok fazla: Hep aynı tonda konuşuyormuş gibi şarkı söyleme tekniği ve karakteristik sesinin yanı sıra şarkıların da çok büyük bir bölümünün yazarı Gibbard. "If you feel just like a tourist in the city you were born, then it's time to go" gibi şarkı sözlerindeki basit sözlerle ama dolu bir anlatımla besteler daha fazla hafızalara kazınıyor. Grubun müziğindeki her zamanki o naiflik hissi ise onun vokalinin yanında enstrüman seçimleri de oldukça ön planda. Özellikle gitarist Chris Walla, grubun bestelerinin önemli bir kısmını yazıp prodüktörlük görevini de üstleniyordu. Ancak grubun sekizinci albümünün kayıtları sürerken ayrılmaya karar veren Walla, kendi kısımlarını tamamlayıp, aynı zamanda kurucularından olduğu Death Cab for Cutie'yi 17 yıl sonra bıraktığını açıkladı. Bu ayrılığın yanında, "(500) Days of Summer" ve "New Girl" gibi yapımlardan tanınan güzellik Zooey Deschanel ile evli olan Gibbard da aynı dönemde boşanınca hem Walla hem Deschanel'in gidişi ile 8. albümün adı da belli oldu: "Kintsugi".





Albümün adı ilk duyulduğunda kulağa garip gelse de Ekşi bizi aydınlatıyor: "Kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı ile çatlak ve kırıkların altın kullanılarak onarılması esasına dayanan bir japon sanatı." Grup üyelerinin hayatında böyle önemli ayrılıklar gerçekleşmişken bu isim ile Death Cab, tam anlamıyla "Biz daha değerli hale geldik ve geri dönüyoruz!" mesajı veriyor. Albüm ise mart ayının sonunda çıktığında, isminin hakkını veriyor ve son iki kayıtlarında beklentileri tam anlamıyla karşılayamayan grup adeta tekrar yükseliyor. İlk dönem kayıtlarına oldukça benzeyen ve grubun her zamanki müzik tarzının korunduğu albüm, grubun eski hitlerini artık dinlemekten yorulan hayranlarına adeta bir hediye gibi.




Açılış parçası "No Room In Frame", "Was I in your way, when the cameras turned to face you? No room in frame, for two" sözlerindeki nakaratıyla ve "We'll both go on to get lonely with someone else" dizesiyle akıllara hemen Zooey'i getiriyor. Ardından gelen ve albümün ilk single'ı da olan "Black Sun" ile bu sefer Chris Walla, daha ilk saniyelerden kendini o temiz gitar riff'i hatırlatıyor. Albümün belki de en iyi şarkısı bu. Temposu çok olağan bir şekilde ilerlese de parça, dinledikçe kendini daha da derinleştiren bir eser aslında. Sonraki parça "The Ghosts of Beverly Drive" ise albümün en radyo dostu parçalarından: Hemen "I don't know why, I don't know whyyy" nakaratıyla şarkı sizi yakalıyor. Dikkat çeken diğer parçalardan albümün hem 4. şarkısı hem de 4. single'ı olan "Little Wanderer", çok açık sözleri ve aşk hikayesiyle hemen akılda kalan eserlerden biri oluyor. Bunun yanında "Good Help (Is So Hard to Find)", özellikle gitarlarıyla gerçekten başarılı bir Death Cab hiti olmuş, keşke single olsaymış dedirtiyor. Ayrıca "Everything's a Ceiling" ve albümün son parçası piyanolu "Binary Sea" de gerçekten "olmuş" dedirten şarkılar.



Öncelikle 2011'de "Codes and Keys" ile hayal kırıklığına uğratan Death Cab for Cutie, bu albümde çıtayı sonunda yeniden yükseltmiş gözüküyor. Ayrıca bu iki albüm arasında 4 yıllık gibi bir sürenin olmasıyla (Evet Ben Gibbard'ın 2012'deki solo albümünü saymazsak tabii) grubun üretkenliğinden beklentilerin fazlalığından şüphe yoktu. Ancak her ne kadar Gibbard ve arkadaşlarının çok daha iyi ve komple bir albüm ile karşımıza çıkabileceklerini bilsek de elimizdekiler de hiç fena işler değil. Ayrılıkların grupta yeni bir süreci başlattığını da düşünürsek "Kintsugi", gayet pozitif bakılabilecek bir albüm olmuş. Bu anlamda eser, hayranlarını gerçekten mutlu ediyor, diğer müzikseverlere ise beğenip beğenmeme konusunda bir açık kapı bırakıyor.