albüm inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albüm inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2017




İkinci Albüm Sendromu:

Wolf Alice- Visions of A Life

6/10

Kaynak: Wannart






Global müzik grubu fabrikası İngiltere’den çıkan son ürünlerden olan Wolf Alice, günümüz indie müziğinin “gürültülü kadın vokalli ve hafif grunge soslu alternatif rock grubu” ihtiyacına karşılık veriyor. Tıpkı Palma Violets ya da The Vaccines gibi daha ilk albümleri çıkmadan bile İngiliz basını tarafından yere göğe sığdırılamayan grup, gerçekten de 2013 çıkışlı EP’leriyle ve özellikle kayda ismini veren “Blush” parçasıyla çok ses getirmeyi başardı. Vokal Ellie Rowsell’in duru güzelliğiyle birlikte de tıpkı Hannah Reid’in London Grammar için istemsiz bir biçimde yaptığı “imaj çalışmasıyla” beraber grubun ismi de haliyle daha kolay tanındı. Bunun dışında Wolf Alice, icra ettikleri müzik tarzı hala tam bir kategoriye konulamasa da naif bir modern indie-pop anlayışından shoegaze’e ve ayrıca 90’ların Sonic Youth, Hole ve Pixies’ine kadar uzanan geniş bir yörüngede kendilerine özgü bir tarz buldu.

2015 yazında ilk stüdyo albümleri “My Love Is Cool”u piyasaya sürdükten sonra ise grup, İngiliz medyasının pohpohlamasının aslında çok da haklı olduğunu dinleyenlere ispatladı. Tabii belli bir kesimin “Ortalıkta zaten gitar müziği yapan çok yeni grup yok o yüzden Wolf Alice şişirilmiş bir balon” benzetmelerine de özellikle internet ortamında maruz kaldı. Buna rağmen albüm, neredeyse her müzik otoritesi tarafından pozitif eleştiriler almayı başardı ve hatta Ada’nın meşhur Mercury Prize ödülüne de aday gösterildi. Her parçası ayrı bir özenle yazılmış olan albüm, “Bros”, “Giant Peach”, “You’re a Germ”, “Your Loves Whore” ve “T2 Trainspotting” filminde de akıllara kazınmış olan tatlı mı tatlı “Silk” gibi birçok önemli parçaya sahipti. Ayrıca albümün deluxe versiyonundaki buram buram 90’lar kokulu “Moaning Lisa Smile”, grubun en önemli hitlerinden oldu ve ertesi yılki Grammy’lere adaylığıyla da Wolf Alice ismini tüm dünyaya duyurdu.

İki yıl sonra 2017’de ise grup, Ellie Rowsell’in halasının eski bir fotoğrafının kapak olduğu ikinci albümleri “Visions of A Life” ile ortamlara dönüyor. Dörtlü, ilk kayıtlarında oluşturduğu müziği daha spontane bir yaklaşımla biraz da risk alarak geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bu yönden albümün en dikkat çekici parçası “Don’t Delete the Kisses”, grubun resmen piyasada sahip olduğu toprakları genişletiyor. Rowsell’in fazlasıyla açık ve vurucu olan uzun şarkı sözleri ile nakaratın “What if it's not meant for me? Love.” ve “Me and you were meant to be. In love.” gibi farklı şekillerde söylenmesi gibi detaylarla şarkı, dinleyenleri alıp başka dünyalara götürüyor. Ayrıca kısa film tadındaki muazzam müzik klibinin de etkisiyle albümün ve hatta belki de grubun en sağlam işlerinden biri bu.

Albümün single olarak çıkan diğer parçaları “Yuk Foo” ve “Beautifully Unconventional” ise çok net bir şekilde ifade etmek gerekirse “basit” işler. Grubun çok da uzun olmayan geçmişine bile bakıldığında konserlerinde çalmadıkları kıyıda köşede kalmış şarkıları bile bunlara kıyasla daha özenli duruyor. “St. Purple & Green” ise ilk albümden tatlar taşıyan melodik yapısıyla pozitif anlamda öne çıkan bir parça. Bunun yanında yine Rowsell’in kişisel şarkı sözleri ile birlikte parçanın onun büyükannesine ve ölüm-hayat arasındaki ilişkiye odaklandığı belli oluyor. Bir başka dikkat çekici parça ise albüme ismini veren 8 dakikalık “Visions of A Life”. Özellikle canlı performanslarıyla da ünlü bu grubun, şarkıdaki gitar performansı resmen dinleyenleri konserlerine gitmeye özendiriyor.


Albümde, dikkatli müzikseverlerin yakından tanıdığı “ikinci albüm sendromu”yla bir kez daha karşı karşıya kalmamak elde değil. Herkesin tahmin edebileceği üzere bir müzik sanatçısının ilk albümü genelde bütün hayatları boyunca yaptıkları çalışmanın en iyi meyvelerini içerir. Başarılı bir ilk albümden sonra bu yüzden devamında da en azından aynı çizgiyi yakalayabilmek kolay değildir. Bunu hakkıyla yapmış olanlar da şu an müzik sektörünün önemli isimlerinin birçoğu olduğu için Wolf Alice’i bu kefeye koymak doğru mu orası tartışılır. NME ve DIY gibi bu albüme 5 yıldız veren İngiliz otoriteleri, haliyle grubu övmeye de doyamıyor. Amerikan medyası albüme daha objektif baksa da dünya çapında genel görüş ise albümün yine çok başarılı bir iş olduğu. Takdir tabii ki bu müziği evinde, arabasında, kulaklığında dinleyen müzikseverlerin; ancak şu bir gerçek ki grup, bu albümde ivmeyi fazlasıyla düşürüyor. Sanki bahsedilen birkaç istisna hariç, ilk albümden arda kalan parçalar hemen 1 saatte stüdyoda kaydedilip piyasaya sürülmüş gibi bir özensizlik ve hayal kırıklığı taşıyor “Visions of A Life”. Buradaki hatalardan ders çıkarılması dileğiyle de üçüncü albümün yolu ise maalesef şimdiden gözleniyor.




28 Haziran 2017






Minimal ve Cool

Royal Blood- How Did We Get So Dark?



7/10



   
        İki kişilik “duo” ekolleri The White Stripes ve The Black Keys’den etkilendiği belli olan, üstüne de azcık Queens of the Stone Age serpilmiş ve bir de Arctic Monkeys’in desteğini almış bir Rock n Roll ikilisine -özellikle- bu devirde hayır demek zor. Royal Blood, bu nedenle çok değerli bir grup. İlk albümleri “Royal Blood”, 2014 yılında çıktığında ortalığı resmen ayağa kaldırmıştı. Albüm, baştan sona neredeyse her parçası kalite kokan ve Jimmy Page’i bile hayranları yapacak kadar etkili bir eserdi. Özellikle “Out of the Black”, “Figure It Out”, "Ten Tonne Skeleton", "Come On Over", "Little Monster" ve "Loose Change" gibi parçalar Glastonbury’lerde bile binlerce kişi tarafından hep bir ağızdan söylenecek marşlar oldular. Hatta albümde geri kalan diğer 4 parça bile hiç fena değil. Ancak böyle hikayelere cidden çok rastlıyoruz: İlk albümlerinde havalanıp yükseldikten sonra ikinci albümde patlayan birçok balon grup var. Royal Blood da bunlardan biri mi? Bu sorunun cevabı ise 3 yıl sonra nihayet veriliyor.


            “How Did We Get So Dark?” isimli ikinci kayıt, grubun kaldığı yerden devam ettiğini tescil ediyor. Özellikle ilk albümdeki görselin ve grubun imajının da burada bir nevi devam etmesine yine dikkat edilmiş gibi. Yine siyah-beyaz, oldukça şık bir albüm kapağı; ancak bu sefer birinci albümdeki gibi tek kadın değil de ikinci albümü simgeleyen iki kadın var. O zaman üçüncü albüm-üç kadın teorisi de gerçekleşir mi bilinmez ama şu bir gerçek ki grubun müziği bu sefer de yine albüm kapağı gibi: Minimal ve cool. Vokallerdeki Mike Kerr’ün grubu “minimal” kılan çalma tarzı da hala devam ediyor: Bas gitarının pedal efektleri ve ekstra amfi yardımlarıyla sesini çoğaltarak aynı zamanda elektro gitar da çalıyormuş hissi veriyor. Death From Above ve bazen de Twenty One Pilots dışında bu durumun çok fazla güncel örneği de yok, zor zanaat.


Şarkı sözleri, yine Kerr’ün ilişkileri odaklı ve açıkçası –belki de grubun istediği şekilde- çok da derin değil. Ayrıca, patlayıcılı nakarat formülü de ilk albümdeki gibi hala devam ediyor. İkinci albümün ilk klibi olan “Lights Out” da bu formüle sahip. Albümün en sağlam işlerinden olan şarkı, “You're not so hard to forget, with all the lights out” sözüyle de dış görünüşün anlamsızlığını yüzümüze vuruyor. Bu parçadan çok önce yayımlanan "Where Are You Now?" ise resmi olarak albümün ilk single’ı. Sadece 1 sezon süren HBO dizisi Vinyl için de kaydedilmiş olan parça, grubun en enerjik ve sert işlerinden biri. Bu sertliğe rağmen bolca pişmanlık içeren sözleriyle de grup, zıtlığın içinden başarılı bir eser çıkarmayı başarıyor.



"I Only Lie When I Love You", her ne kadar cowbell’leri yani inek çanları ve ritmin sadeliğiyle ilk dinleyişte kendini hemen sevdirse de klibini izleyince şarkının aslında size neyi andırdığını anlıyorsunuz: “Are You Gonna Be My Girl”. Bu Jet klasiği parçadan Royal Blood’ın fazlasıyla ilham aldığı kesin; ama klipleri art arda izleyince de akıllara ister istemez Türk popçuların yabancı klipleri araklaması geliyor. Bu albümdeki bir başka dikkat çeken şarkı ise "Hook, Line & Sinker". Parça, ilk olarak 2015 yılındaki Reading festivalinde canlı çalındığı için ilk albümden birikenler arasında olduğu çok açık. Bu nedenle de özellikle gitar riff’leriyle bile kalitesini hemen belli ediyor. Bu arada ilk albümün en’lerinden “Figure It Out”, Entourage’ın filminin açılış sahnesinden tut, PES 2016 oyununun soundtrack’ine kadar her yerde olmasıyla beraber gruba bir “Figure It Out 2” düşüncesi aşılamış: "Hole in Your Heart" albümün resmen bu anlamda bir pazarlama ürünü gibi.




Albümün son parçası “Sleep”, heavy metal tarzı riff’ler sayesinde daha olgun bir Royal Blood’ı keşfetmemizi sağlıyor. Ayrıca “I just can't help myself, thinking you're with someone else. Sick to the bone, i don't wanna sleep” nakaratı ile de dinleyeni kendine çok rahat bağlıyor. Bunlarla beraber, “How Did We Get So Dark?” albümü bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise tabii ki 2014 yılına göre grubun daha ileriye gittiği söylenemez. Ancak bu kayıt ile Royal Blood, kesinlikle balon bir grup olmadığını kanıtlıyor. Çölde vaha niteliğindeki bu değerli ikili, vitesi ikinci albümlerinde çok az düşürse de, en azından ortaya tatmin edici bir sonuç çıkarıyor.



25 Mayıs 2017




Gitar Müziğine İthafen

Kasabian- For Crying Out Loud

7/10





Son zamanlarda sıkça konuşulan “gitar müziğinin azalarak bitmesi” konusu, -özellikle NME’nin de ele aldığı gibi- İngiltere’deki müzik medyasının sürekli gündeminde. Gerek dünyayı ele geçiren “brit-pop” döneminde gerekse 2000’lerin başında çıkan “post-punk revival” akımı ve “alternatif rock” sayesinde bu ülke yakın geçmişte bizi gitar müziğine doyurmuştu. Ancak son yıllarda İngiltere’de modern rock müziği eski kalitesinde değil. Bunun en büyük sebebi ise büyük grupların giderek daha fazla pop sularında yüzmeye çalışmaları oldu (Bkz. Coldplay, Muse, The Kooks, Kaiser Chiefs). Bu örneklere yakın bir ek olarak “48:13” ismiyle 2014 yılında çıkan albümleriyle Kasabian da eklenmişti. Grup, daha önceki dört albümüne kıyasla zaten müziğinde yoğun bir şekilde barındırdığı klavyelerin ve bilgisayarların sesini bu albümde biraz daha arttırmıştı. Her ne kadar “The Chainsmokers ile düet yapacak kadar pop’a yönelik” bir değişiklik olmasa da Kasabian’ın müziğindeki gitar riff’leri eskisi kadar hissedilmiyordu. Albüm de buna paralel olarak ortalama eleştiriler aldı. 


2017 yılının Mayıs ayında ise altıncı albümleriyle dönen grup, solistleri Tom Meighan’ın “Bu albüm, gitar müziğini uçurumdan kurtarmakla ilgili!” sözleriyle de gereken mesajı veriyor. “For Crying Out Loud” isimli albüm, öncelikle kapak görselinde ilk defa grubun isminin resmi haliyle yazılmamasıyla dikkat çekiyor. Ancak bu görsel farklılık, işitsel farklılığa yol açmıyor; Kasabian, bildiğiniz gibi: Enerjik, özgüvenli ve Leicester City stadında sürekli “Fire” çalınması gibi bir gaza sahipler. Genel açıdan ise albüm, sound olarak “Velociraptor!” kayıtlarına yakın bir çizgide. Hem tempolu (ve bu sefer gitarlı) parçalar hem de duygusal baladlar dinleyebiliyoruz. Bir rock yıldızı olmanın dayanılmaz hafifliği temalı sözlere sahip "Ill Ray (The King)" ile açılan albüm, gruptan özlenilen tarzı hemen ilk parçada hayranlarına sunuyor. Kayıttaki en iyi parçalardan biri olan şarkı, daha ilk dinleyişte aradığınız “Kasabian hiti” özelliğini buluyor. Ardından gelen "You're in Love with a Psycho" ise ilk single olarak albümden önce çıktığında açıkçası hayal kırıklığı yaratmıştı. Vokalleri, altyapısı, hatta ritmiyle bile tam anlamıyla “ortalama” bir parça olarak daha çok önceki albüme ait bir iş gibi duruyordu. Tabii ki kendine ait güzelliği olan bir parça; ancak Glastonbury’de headliner olmuş büyük bir rock grubunun albümün ilk single’ı olma düzeyinde değil.



FIFA 17’de oyun içinde ve özellikle The Journey modunda Alex Hunter’ın hikayesine giriş yaptığımız jenerikte karşımıza çıkan “Comeback Kid” ise albümün en iyi parçası olabilir. İlk albümlerindeki o stadyum marşlarına benzer mod yükseltici bir şarkı. Bu yüzden de önceki albümün “Stevie”si demek daha doğru (ki o da bir önceki yılın FIFA’sında kullanılmıştı.) Hatta şarkının başında bu sefer yaylılar yerine üflemeliler kullanılıyor, daha sonra esas bölüme geçiliyor. Tom’un vokallerinin ve Ian Matthews davullarının da burada albümün zirvesinde olduğunu belirtelim. Ayrıca parça, Reap what you sow”  nakaratıyla ne ekersen onu biçersin temasını verip karmaya inanın diyor daha ne olsun. Sonrasında gelen “The Party Never Ends”, enstrüman çeşitliliği ile kulaklara ilaç gibi gelen altyapısıyla albümün sevilenlerinden biri oluyor. "Are You Looking for Action?", grubun son albümlerindeki neo-saykodelik alışkanlıklarından zevk alanlar için eğlenceli bir iş olmuş. Yine de 8 dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçemiyor; bu kadar süre sadece ikinci solist Sergio’nun vokal yapması şarkıyı biraz basitleştiriyor. Buna karşılık Sergio, "All Through the Night"ta “Call my nameee” yükselişiyle bizlere tatlı bir “singer-songwriter” eseri sunuyor.



“For Crying Out Loud”un en duygusal işi olarak adlandırabileceğimiz “Wasted”, özellikle sözlerinin doğrudan bütün hisleriyle dinleyiciyle buluşmasıyla albümün en etkileyici parçalarından biri. Sıradan görünen temposu ve gitarlarına karşın sözlerin kendi içinde yarattığı “Summertime Sadness” anlamı, melodiyle birlikte başarılı bir uyum yakalıyor. Son olarak, Leicester City, İngiltere Premier League’de mucizevi şekilde şampiyon olduktan sonra ise Leicester yerlileri ve fanatikleri olan Kasabian üyeleri de kulübün stadındaki iki gecelik özel konserde ilk defa çaldıkları "Put Your Life on It" ile albüme Beatlesvari ancak sade bir kapanış yapıyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde albüm, ilk albümlerdeki o heyecanı hissettirmiyor ama son kayda göre oldukça akılda kalıcı bir iş olduğu kesin. Yine de gitar müziğinin bu kadar unutulduğu bir dönemde Arctic Monkeys, “AM” gibi bir başyapıtı yaratabiliyorsa, Kasabian’ın da o albümün en azından yakınına yaklaşabilecek bir eserle müzik piyasasını sarsması gerekiyordu. Bu nedenle, beklentiler sadece üzer diyerek üzüldüğümüzü; ancak Kasabian’ın bu altıncı albümünün 3-4 güzel parçayı da hayatımıza kazandırdığını söyleyebiliriz.



22 Nisan 2017








Kung Fu Kenny

Kendrick Lamar- DAMN.

8,5/10







Modern hip-hop sahnesi söz konusu olduğunda Eminem, Jay-Z ve Kanye gibi büyük sanatçıların ardından gelen yeni nesil için şunu söyleyebiliriz: Compton’un son yıldızı Kendrick Lamar, an itibariyle bu jenerasyonun -Drake’den de önce- en önemli ismi. Hatta öyle bir müzik dehası ki gelecek işlerinde de böyle giderse gelmiş geçmiş en iyisi (nam-ı diğer GOAT) olabilme potansiyeli yüksek. İlk iki mükemmel albüm ve ardından 2015’te gelen “To Pimp a Butterfly” ile Kendrick, jazz, fusion ve old school hip-hop karışımı olağandışı bir tarz yaratarak bir müzisyenin hem bireysel hem de toplumsal olarak işleyebileceği en “derin” albümlerden birine imza attı.

2017’de ise Trump karşıtı odaklı “The Heart Part 4” single’ı ile sahalara dönen sanatçı, kısa süre sonra da dördüncü albümü “DAMN.”in çıkış parçası “HUMBLE.”ı muazzam videosuyla “alevler içinde” piyasaya sürdü. Klipteki “I'm so fuckin' sick and tired of the photoshop” sahnesi başta olmak üzere bir önceki albümün kliplerinde de gördüğümüz kaliteli ve estetik video serisi, “DAMN.” ile devam ediyor. Parçayla birlikte rapçinin buram buram 90’lar hip-hop’ı kokan beat’i ile üçüncü albüm öncesi tavrına çok başarılı bir şekilde geri döndüğü açık. Ayrıca dini motiflerin yoğunluğu da dikkat çekici: Kendrick, kendisini müzik piyasasının Papa’sı olarak nitelendirip albümün diğer parçalarında da kullandığı “Nobody pray for me” gibi “catchphrase”lerle de gerekli mesajı fazlasıyla veriyor. Özellikle de sözleriyle parça, Big Sean’ın “No Favors” şarkısındaki tavrına karşı olarak resmen “Alçakgönüllü olup yerinize oturun, adam olun lan!” diyor. Hatta sözler aslında genel olarak da bütün diğer popüler rap sanatçılarına ayar niteliğinde.



Kendrick, hem derin mesajlar verebildiği hem de bunu anlaşılabilir bir dilde yani yalın bir biçimde yapabildiği için çok değerli bir sanatçı. Bu anlamda “DAMN.”, her yönüyle ilgi çekici duran ve ince ayrıntılarıyla da dinleyiciye gerçekten bir şeyler anlatan bir albüm. Ayrıntılara örnek olarak ise bu albümdeki bireyselliğin ve agresifliğin dışa vurumunu albüm kapağından bile anlayabilirsiniz: Önceki albümün de kapak tasarımını yapan Vlad Sepetov isimli sanatçının, bu sefer renksiz ve grup halinde bir fotoğraf yerine sadece rapçinin donuk bakışlı ve neredeyse photoshop’suz bir fotoğrafını koyması ile kırmızı renklerle büyük harflerle albümün isminin yazılması kesinlikle tesadüf değil. Albümün karakterini kapağın kendisi çok net bir şekilde ifade ediyor: “DAMN.”, Kendrick’in en içe dönük, en öfkeli ve en özgüvenli ifadelere sahip albümü.



Ayrıntılar, albümün parça isimlerinin de albüm adı gibi büyük harfle yazılıp sonuna nokta konması ile devam ediyor. Bunun yanında, parça isimlerinin bazılarının art arda ikili şekilde bağımlı olması da dikkat çekici: İlk dinleyişte tüyleri diken diken eden bir intro “BLOOD.” ve ardından gelen albümün belki de en çok dikkat çeken parçası “DNA.” birbirleriyle bağlantılı. Intro sonundaki FOX News’in spikerinin konuşmasına hemen “DNA.” ile en güzel cevap veriliyor. Klibinde yeni neslin “War Machine” olarak bildiği Don Cheadle’ı da izleyebileceğimiz bu parça, prodüksiyonun kesinlikle ustalıkla yapıldığı işlerden biri. Parçanın sonundaki beat değişimi ve Kendrick’in şovunun insanı etkilememesi cidden imkansız. “DNA.”, sanatçının yaptığı en doyurucu ve zamansız parçalardan biri. “I got loyalty, got royalty inside my DNA” gibi söz oyunları da dinleyenlerin hafızasına kolayca kazınıyor. Bu arada başka bir tatlı ayrıntı olarak da albüm boyunca duyduğumuz yeni ve saldırgan alter ego “Kung Fu Kenny” isminin Don Cheadle’ın “Rush Hour 2” filmindeki rolünden geldiğini söyleyelim.

James Blake destekli “ELEMENT.” ise albümdeki başka bir güzellik. “I pull up, hop out, air out, made it look sexy” gibi akılda kalıcı melodik bir nakaratla sizi kendine bağlayan parça, aslında ritim olarak biraz Drake işi gibi, Kendrick’in tarzının dışında. Hem bu açıdan hem de şarkı sözleriyle birlikte Drake’e bir gönderme olabilir. “I don't do it for the 'Gram, I do it for Compton” dizesiyle de şair bizlere bu işi Insta(gram) ya da (Gram)my Ödülleri için yapmadığını tasvir ediyor. Ayrıca belki de bu albümün “Butterfly” ile farkını ve an itibariyle bu yüzden sinirli olduğunu en güzel şu sözlerle ifade ediyor: “Last LP I tried to lift the black artists, but it's a difference between black artists and wack artists”




İkili parça isimlerine başka bir örnek ise albümün en olgun parçası olarak ifade edebileceğimiz “PRIDE.” ve ardından “HUMBLE.”. Bu iki kavramın karşıtlığı ve hatta beat’lerinin temposunun da isimlerinin anlamlarıyla zıtlığı (pride’ın yavaş; humble’ın ise hızlı olması) gibi çok başarılı ironik göndermeler var. “Ego Death” isimli muazzam albümleriyle ön plana çıkan The Internet müzik grubunun henüz 98’li altın çocuğu Steve Lacy, “PRIDE.”ın altyapısını düzenlemiş. Yavaşça akıp giden gitar akorları ve Kendrick’in durgun ruh hali birleşince ortaya biraz da Eminem tadında şahane bir eser çıkmış. “I can’t fake humble just 'cause your ass is insecure.” sözünde olduğu gibi albümün genel temasını özetleyen bir duruş var şarkıda. Albümün en samimi ve özel parçalarından biri.





U2 destekli “XXX.” ise yüksek tempoda siren sesleri ve özenli düzenlemesiyle albümün değerli işlerinden oluyor. Özellikle içinde Bono olan ve toplumsal mesajın da dibine vurulmayan bir birliktelik düşünülemezdi. Bu anlamda da çok dolu bir parça: “It's not a place, this country is to be a sound of drum and bass” metaforunda da silah sesinin ifade edilmek istenmesi gibi parçada birçok detay var. Ayrıca Mike WiLL Made It, “HUMBLE.” ve “DNA.”in yanında bu parçaya da beat’leriyle el atmış. Bunun dışında, birbirine bağlı parçalardan bol bol iç hesaplaşmalı “LUST.” ve Kendrick’in liseden beri birlikte olduğu sevgilisi –şu anki nişanlısı- Whitney Alford’a ithafen yazdığı açık olan “LOVE.” örnek verilebilir. Ayrıca etkileyici bir ikinci bölüme sahip “FEAR.” ve “A-haaa!” vokaliyle akıllara kazınan “GOD.” gibi bir ikili daha var. Tabii ki daha çok Coachella 2017’de yapıldığı gibi parça araları için “Skit” olarak yazılmış “JAH.” ve “FEEL.” ile Rihanna’lı olduğu için haliyle radyo dostu da olan “LOYALTY.” gibi hayal kırıklıkları da var albümde. Müzik piyasasında soyadı olarak ikinci ismi Lamar’ı kullanan Kendrick, bu sefer gerçek soyadı “DUCKWORTH.” ile bu oldukça kişisel albümüne anlamlı bir sonla nokta koyuyor.





Genel olarak bakıldığında “DAMN.”, 2017’nin şu ana kadarki en iyi müzik albümü sıfatını rahatlıkla taşır. Ancak bu niteliğin yanında albümün Kendrick Lamar’ın en iyi işi olup olmadığı ise tartışmalı bir durum; çünkü çıta çok yüksek. Sonuçta albüm, baştan sona sıkmadan tekrar tekrar dinlenebilen bir bütünlüğe sahip olmaktan çok kendi içinde harika hitlere sahip bir çalışma gibi gözüküyor. Ayrıca, son zamanlarda çıkan çok fazla kalitesiz hip-hop albümleri arasında adeta bir kutsal eser gibi piyasaya düşüp listelere zirveden giriş yaptığı için de çok fazla etki bırakan bir iş oldu bu. Aslında Kendrick, sanki önceki albümle bu albüm arasındaki süreyi biraz daha uzun tutup parçalara daha fazla emek verseydi, mükemmel sonucu daha kolay elde edebilirdi. Bu nedenle “DAMN.”, zamanla kalbinizde büyütebileceğiniz sıradışı bir albüm.




8 Ekim 2016

Bastille- "Wild World"






Yine Kendi Yolunda 

Bastille- "Wild World"

7,5/10




     
      İngiliz müzisyen Dan Smith, doğum gününün Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’a denk gelmesiyle solo projesinin adını tatlı bir şekilde “Bastille” olarak seçmiş. İlerleyen zamanlarda bu proje bir grup halini alsa da şu an yine şarkıların hepsinin altında Smith’in imzası var. 2013 yılında ise çıktığında büyük başarı yakalayan ilk albümleri “Bad Blood”, orijinal vokal ve kaliteli şarkı yazarlığıyla günümüz indie-pop’una bir sürü hit parça kazandırdı. Vasat şarkı neredeyse yok gibiydi. Özellikle dördüncü single “Pompeii”nin Youtube’da 350 milyonu görmesiyle de birlikte Bastille, artık popüler kültürün bir parçası oldu. Bunun yanında, albümdeki “Flaws”, “Bad Blood”, “Things We Lost in the Fire” ve “Oblivion” gibi parçalar sayesinde gruba piyasada “tek şarkılık grup” imajı yapışmadı. Bir de grup son yıllardaki futbol oyunlarının tekeli FIFA serisinin 13, 16 ve 17 versiyonlarına şarkılar vermesiyle de adını sağlam bir kitleye duyurdu. Hatta bir parçayı sadece oyun için piyasaya sürdü: Bkz. Hangin’. İkinci albümleri öncesi ise Bastille, araya “Other People's Heartache” isimli bir mixtape serisi sıkıştırıp burada Haim ve Skunk Anansie gibi sanatçılarla çalıştı.




            Grubun ikinci stüdyo eserleri “Wild World”, 2016 Eylül’ünde piyasaya sürüldü. İlk single’lar “Good Grief” ve “Send Them Off!”, grubun yola kendi çizgisinde devam ettiğinin göstergesi. Yani kısaca Bastille dediğinizde akla ilk gelenler: Duygusu yoğun inişli çıkışlı vokal, tempolu elektro-pop altyapısı ve son dönem Coldplay’i gibi olabildiğince pozitif bir ruh hali. Bununla birlikte, Twitter bio’sunda ifade ettiği gibi tam bir sinema aşığı olan Dan Smith’in albümde şarkı aralarına yerleştirdiği film replikleri ve albüm kapağının Hollywood afişlerini andırması da cidden pozitif ayrıntılar. Ayrıca “Wild World”de kaliteli vokal geçişleriyle akılda kalan “Lethargy”, enerjik nakaratlarıyla motivasyon kaynakları olan “Blame” ve “Power” gibi sağlam potansiyel hitler de var.




Bunların yanında, tempoyu biraz düşürdüklerinde de Smith ve arkadaşları başarılı işler çıkarabiliyorlar: “Way Beyond” ve “Four Walls” ise bunun kanlı canlı örnekleri. Ayrıca bir parça var ki, hem bu albümün hem de grubun diskografisinin en yavaş ama en samimi işi: “Two Evils” isimli sadece elektro gitar ve vokalin olduğu ballad, iç hesaplaşma şeklindeki şarkı sözleriyle bu albümün zirvesi. The Guardian’dan Caroline Sullivan’ın da albüm incelemesinde ifade ettiği gibi aslında grup, gerçekten de ileride bu şarkı gibi daha fazla slow parça üretebilir. Bu arada -Youtube videolarından- emin olunan bir gerçek var ki özellikle Dan Smith başta olmak üzere Bastille, canlı performansları cidden çok başarılı bir grup. Bu albümdeki parçaları da ABD ağırlıklı “Wild World” turnesinde izleyicilere yine en etkili şekilde sergileyeceklerdir.


Ekstra parçalar da hesaba dahil edildiğinde albümde yer alan tam 20 tane parçanın en büyük sorunu ise neredeyse hepsinin benzer karaktere sahip olması. Şarkı başlangıçları, ara geçişler, hatta bazı nakaratlar bile aynı tadı veriyor. Aslında daha az ve daha özgün parçaların yer alması, albümü kesinlikle daha değerli kılarmış. Ayrıca maalesef bu kayıtta öyle ilk albümdeki gibi acayip akılda kalıcı hitler bulmak pek kolay değil. Bu nedenlerle “Bad Blood”un altında kaldığı açıkça söylenebilir. Yine de dinleyicileri gayet keyifli bir kayıt bekliyor: Bu ufak hatalara rağmen, kendi çizdikleri bu yolda devam eden Bastille’in, ilerleyen zamanlar için ise çok daha kaliteli işlere imza atacağı kesin.





            


13 Mayıs 2016

M83- "Junk"





Tüketim Çılgınlığına Karşı

M83- "Junk"

7/10








  M83, başta Daft Punk olmak üzere modern elektronik müziğe birçok önemli isim kazandıran Fransa’dan 15 yıl önce çıkmış bir proje. Anthony Gonzalez öncülüğündeki grup, çıkardığı 6 albümle kendine özgü “fantastik” bir tarz yarattı. İlk eserlerinde daha çok shoegaze ve ambient etkileri görünen grup, patlama yaptıkları albümleri “Saturdays = Youth” ile dream-pop ağırlıklı karışık tarzlarında art arda hit parçalar çıkardı. Bununla beraber esasen dünyaca üne kavuşması, 2011’de çıkan ve Grammy’e aday olan başyapıtları “Hurry Up, We're Dreaming” ile oldu. Albümün çıkış parçası “Midnight City”, özgünlüğü ile kopya işlerle düğümlenmiş popüler müzik piyasasında uluslararası bir hite dönüştü. Neredeyse soundtrack olarak kullanılmadığı film/reklam da kalmadı. Aynı zamanda ardından gelen parçalar “Reunion” ve özellikle bu fantastik tarzın en duygusal işi “Wait” ile de bu başarısını sürdürdü. 2 yıl sonra da M83, büyük bütçeli Tom Cruise filmi “Oblivion”ın müziklerini yaptı ve  Susanne Sundfør ile yapılan “Oblivion”parçası grubun en büyük hitleri arasına girdi.



2016 Nisan’ında ise grup, buram buram 80’ler kokan yedinci stüdyo albümü “Junk” ile sahalara döndü. Tür olarak yine kendini evrimleştiren grup, bu sefer bolca synth-pop ağırlıklı işler sunmuş. Daha çok da eski Amerikan dizilerini anımsatan müzikal altyapılarla karşımıza çıkıyor. Aslında gerçekten de Gonzalez, son albüm röportajlarında belirttiği üzere o dönemlerin TV dizilerinin müziklerini daha coşkulu ve içten bulduğunu belirtiyor. Bu nedenle de o dönemlere ithafen albümü böyle “retro” bir kalıpta dinleyicilerle buluşturuyor. Hatta albüm tanıtımı için konuk olduğu Jimmy Kimmel’da döneminin kült dizilerinden “Teen Wolf”un başrolüne bürünüyor.

Genel olarak bakıldığında bu albüm ile M83, “birkaç parçasını çalma listenize atmalık” bir albüm olarak değil de birbirlerine bağlı ve bütün olarak da dinlenebilen bir eser ortaya çıkabilmiş. Spotify, Deezer, Apple Music vb. platformların hayatımıza kattığı bolca artının yanı sıra artık yeni çıkan albümlerin bir bütün olarak dinlenilmemesi kültürünü yaymaları, aslında önemli bir sorun. Tabii ki piyasa değişti: Albümden ziyade artık daha çok single odaklı bir sistem var. Ancak bu platformları  sorunun esas kaynağı olarak görmemek lazım; çünkü sanatçılar da artık yakın geçmişteki gibi kalıcı işler çıkartamıyorlar, esas sorumlu onlar. Bu anlamda “Junk” içeriği, ismi ve albüm kapağıyla da eleştirdiği üzere bu “geçiciliğe” karşı bir duruş albümü. Bunu da bir bütün olarak kendisini zevkle dinleterek başarıyor.



Albümün çıkış parçası “Do It, Try It”, synth’lerin ustaca kullanıldığı ve hatta “house” tınılarının da kullanıldığı başarılı bir ilk single olmuş. Albümün en iyi parçasından biri de denebilir. Bunun dışında, bir başka Fransız sanatçı Mai Lan da albüme 4 parçada vokal yaparak destek olmuş. Bu parçalardan “Go!” ve “Laser Gun” albümün yine en iyilerinden. Aynı zamanda ünlü gitarist Steve Vai’nin de “Go!”da katkısı var. Albüme konuk olan başka bir sanatçı da M83 gibi “kendine has tarz” denince akla ilk gelen müzisyenlerden Beck, “Time Wind”de gruba eşlik ediyor. Dinleyenlerin de yüzlerini gülümsetiyor. Bunların yanında “Walkway Blues”, albümün en önemli işlerinden biri. Gonzalez’in samimi vokalleri ve bir de etkileyici enstrüman kullanımıyla ön plana çıkıyor. Bu parçalarla beraber “Solitude” ise bundan önce “Wait”in albümü dinlerken yaptığı etkiyi bir nevi de olsa yaratmayı başarıyor. Albümün en derin parçası olarak ifade edilse yanlış olmaz. Sonuç olarak, söz konusu M83 ise “Junk”, deneysellikten taviz vermeyen fantastik parçalar dinlemeyi bekleyen her hayranı memnun edebilecek bir yapıt. Fazlasıyla retro ve pop bir tonda olsa da kayıt, herkes için değil ama bu tarz müziğe yatkın olan her müzikseverin, grubun ertelenen İstanbul konseri öncesi dinleyebileceği bir albüm.



3 Ocak 2016






84 Yaşında Bir Dahiden

John Williams- "Star Wars: The Force Awakens Film Müziği"

10/10






     
      An itibariyle hayatta olan insanlar içinde en fazla Oscar adaylığı (49) bulunan kişi olmak kolay değil. Bunun yanında 65 Grammy ve 25 Golden Globe adaylığı gibi onurlar da haliyle kaçınılmaz oluyor. Biliyoruz ki Nicki Minaj’ın bile ödül aldığı bir dünyada her başarının değeri, ödüllerin sayısıyla ölçülemez. Ancak bir gerçek var ki John Williams ismindeki bu adam -kim aksini iddia ederse etsin- gelmiş geçmiş en büyük film müziği bestecisidir. Ödüllerin bolluğunu bir kenara bırakalım: Star Wars orijinal üçlemesi, Superman, Jaws, E.T, Jurassic Park, Indiana Jones, Evde Tek Başına, Schindler’in Listesi, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi klasiklerin yanında, günümüzden Star Wars “prequel” üçlemesi, Sıkıysa Yakala, Münih, Kitap Hırsızı, Lincoln ve o meşhur “Hedwig’s Theme” dahil olmak üzere Harry Potter’ın ilk üç filmin müzikleri de bu dahi tarafından bestelendi. Bunların yanı sıra şubat ayında 84. yaşına girecek olan Williams, hala üretkenliğinden hiçbir şey  kaybetmiyor. Tüm zamanların en iyi gişe açılışını yapan ve büyük ihtimalle de tarihin en fazla hasılat yapan filmleri arasına girecek olan Star Wars’ın 7. Filmi “The Force Awakens”ın da müziklerini yapıyor, gelenek bozulmuyor. 




“Spoiler” uyarısı vererek yazıya devam edelim. Filmin müzikleri yine her zamanki klasikleşmiş Star Wars besteleriyle dolu. Yani serinin özellikle dördüncü filmine göndermeler yapan J.J. Abrams’ın perdede yaptıklarını Williams da dinleyenlere uyguluyor. 90 kişilik orkestra tarafından kaydedilen albüm, öncelikle her filmdeki intro gibi, “Main Theme” ile birlikte başlangıç yazılarıyla birlikte akmaya başlıyor. Bununla birlikte, istisnasız her Star Wars filminde ve dizisinde rastladığımız, evrenin tüyleri diken diken eden olmazsa olmazı “The Force Theme” (Binary Sunset) de neredeyse albümün çoğu parçasında kendini kısa kısa hatırlatıyor. Ayrıca, “The Falcon” ve “Han and Leia” gibi parçalarda önceki müziklere haliyle daha fazla göndermeler var. Bunların yanında tabii ki Vader artık olmadığı için “The Imperial March”ı da duyabilmek mümkün değil; Kylo Ren’in Vader’ın maskesi ile konuştuğu sahnede bir tutam da olsa marşı duyabilmek mümkün. Buna karşılık olarak ise başka bir marş, albümü dinleyenlerin dikkatini çekebilir: Direniş’i temsil eden “March of the Resistance”, filmin en başarılı müziklerinden biri. Direniş pilotlarının X-Wings’ler ile savaş alanına geldiği sahneden hatırlanabilir. Filmin esas akılda kalan müzikleri ise, İngiliz güzel Daisy Ridley’nin canlandırdığı filmin ana karakteri Rey’in adına yapılmış naif ve hareketli melodilere sahip “Rey’s Theme” ile Vader’ın torunu “Emo” Kylo Ren’in filmde göründüğü neredeyse her sahnede kullanılan 5 notalık ürpertici melodi “Kylo Ren Arrives at the Battle” oldu. Ayrıca bir başka ürpertici parça ise üstadı Snoke’un göründüğü sahnede çalan “Snoke” ise 24 kişilik erkek koro tarafından kaydedilmiş. Bu parçanın internette olay çıkaran esas özelliği ise, an itibariyle teori olan ve gerçekleşmesi de muhtemel bir rastlantı: Serinin üçüncü filminde Palpatine’in Anakin’e “onun ustası olduğu varsayılan” Darth Plagueis’in hikayesini anlatırken çalınan Williams eseri “Palpatine's Teachings” ile “Snoke” parçasının fazlasıyla benzemesi. Bu benzerlikten yola çıkarak Snoke’un aslında Darth Plagueis olduğu iddia ediliyor. Ancak tabii ki bu bir varsayım olsa bile bu seride müziğin, filmin çok önemli bir parçası olduğu unutulmamalı.



Bu yıl vizyona girecek olan ara film “Rogue One: A Star Wars Story”nin müziklerinin altında ise imza olarak ilk defa Williams’ı değil; Büyük Budapeşte Oteli ve Harry Potter’ın son iki filminden tanınan Alexandre Desplat’yı göreceğiz. Belki de 84 yaşındaki Williams’ın halefi olarak sonraki filmlerde de müzikler bu isme emanet edilecek. Son yılların en başarılı bestekarlarından biri olan Desplat’nın Williams’ın izinden başarıyla gidebilmesi dileğiyle... Bu arada özellikle bilindiği üzere orijinal üçleme, çoğunluk tarafından artık bir klasik olarak kabul edilse de özellikle prequel üçlemenin kalitesi çoğu zaman eleştiri konusu oldu. Ancak bütün filmlerin belki de üzerinde en az tartışılan unsuru ise müzikleri oldu. Böylelikle, 6 film de müzikal anlamda oldukça özgün kabul ediliyor. Ve yeni karakterleri eskileriyle en güzel şekilde harmanlayan 7. filmin 23 parçalık müziğini, artık bu 6 filmin yanına rahatlıkla ekleyebiliriz: Her şey için yeniden teşekkürler John Williams.

            


17 Aralık 2015






Büyüme Zamanı

The Neighbourhood- Wiped Out!

7/10






2011’de kurulan Amerikalı topluluk The Neighbourhood, henüz ilk albümüyle ismini birden dünyaya duyurdu. Grubun “I Love You.” (2013) isimli bu albümleriyle yaratmış olduğu “karamsar ve atmosferik tarz”, Rolling Stone dergisinin deyimiyle grubun muadili diğer sanatçılardan en büyük farkı. Bu orijinalliği sağlayan ise 91’li vokal Jesse Rutherford’un kendine özgü sakin vokalleri, basit ama etkili şarkı sözleri ve müzikal altyapının sadeliği. Aslında kimilerine göre bu sadelik ve basitlik, renkli fotoğraf vermeyen grubun ilgi çekici imajıyla birleşince ortaya pazarlama harikası bir “Tumblr gençliği idolü” ortaya çıkıyor. Bu tamamen grubun müziğine önyargılı yaklaşmak ile alakalı. Alternatif rock, indie pop ve yer yer hip-hop sentezli bu müzik, yeni bir şeyler arayan her müziksevere hitap edecek bir türe sahip. Grubun başarılı ilk albümünde ve çıkardığı EP’lerde dinlemesi oldukça keyifli bu gece şarkıları, herkese tavsiye edilebilir: Her ne kadar özellikle ikinci single “Sweather Weather” grubun piyasadaki en büyük hiti olarak ön plana çıksa da “I Love You.” albümünün tamamı, baştan sona her bir parçası kesinlikle sevilmeye değer.





               Grup ile ilgili önemli bir nokta ise üretilen parçaların, hatta istisnasız olarak hepsinin aslında Rutherford’un günlüklerinin bestelenmiş halleri gibi durması oluyor. Bu parçalar, şarkı sözlerinin bireyselliği ve duyguları açık ifadelerle doğrudan dinleyiciye aktarmasıyla bizleri grubun vokalinin özel hayatına 3-4 dakikalığına konuk ediyor: İlk albüm, Rutherford’un 17 yaşından beri birlikte olduğu, ismini de boynuna dövme yaptırdığı şarkıcı Anabel Englund ile olan ilişkisini ve “I Love You.” başlığıyla da haliyle ona olan bağlılığını anlatıyor. Ertesi yıl, 2014’te çıkarılan mixtape’lerinin “#Icanteven” isimli single’ında ise “Just got cheated on, no it's not my day” ve “Shame on me, you fooled me twice” dizeleriyle ise Englund’ın kendisini ikinci kez aldattığını ve bu yüzden ilişkilerinin bittiğini ifade ediyor. Hatta bunlarla birlikte, grubun 2015’te Ekim sonunda piyasaya sürülen ikinci albümü “Wiped Out!”, başlığı ile Englund’un isminin (Rutherford, artık Devon Carlson isimli eski bir arkadaşıyla ilişkide olduğu için) artık silinip çıktığını ve bu süreçte de bir de babasını kaybeden Rutherford’un içinde bulunduğu ruh halini yansıtıyor. Fazla magazinsel gözükse de bu bilgiler, grubun yaptığı müziği net bir şekilde etkiliyor. Bu anlamda aslında The Neighbourhood’un bir grup yapısından çok solo projeyi andırdığı söylenebilir.


Soldan sağa: Lise yıllarındaki Rutherford ve Englund / Yaklaşık 6 yıl sonra yine aynı ikili / Rutherford & Carlson


“Wiped Out!”, böylelikle ilk albüme göre daha konsept bir kayıt olarak karşımıza çıkıyor. Albümün açılışı, Rutherford’un babasına ithafen 30 saniyelik sessizlikle yapılırken sonraki parça “Prey” ile birlikte grup, ilk albümdeki sound’a benzer bir tarzla yol alıyor. Kelime oyunları (“I feel like prey, I feel like praying”) ve gitarlarıyla dikkat çeken şarkı, albümün öne çıkanlarından. Ardından gelen “Cry Baby” de akıp giden temposuyla albümün değerli parçalarından biri. “I know I'll fall in love with you, baby. And that's not what I wanna do” gibi dizelerle Rutherford, yeni ilişkisine başlamasındaki tereddütleri anlatıyor. Albüme adını veren “Wiped Out!”ta ise sadece ikinci bölümündeki karışık tempolu enstrümantal bölüm rahatsız ediyor. Parça, liseden kalma ilişkinin bitmesi ve babanın ölmesi ile birlikte bu yüzden albümün konseptini oluşturan “büyüme” evresiyle ilgili.




Ardından gelen parça albümün kapağı olan “The Beach” ise en başarılı işlerden biri olmuş. Özellikle nakaratın vuruculuğu dikkat çekerken, “I've been callin' you "friend," I might need to give it up” gibi birçok basit sözle ifade edildiği gibi bu şarkı da Rutherford’un eski dostu-yeni kız arkadaşı hakkında. Hatta “Single” parçasında, kızın babası bile (Dave Carlson) şarkı sözüne dahil olmuş (“I'm sorry Dave, I never meant to hurt your baby girl.”). Grubun kendine özgü bu söz yazarlığı devam ediyor. Bunun dışında, şarkıcının kendi babasının ardından kaleme aldıkları; “Daddy Issues” ve ilk single “R.I.P. 2 My Youth”, yine albümün konsepti olan olgunlaşma ile ilgili fena olmayan işler. Genel olarak bakıldığında ise, albümün ilk albümlerinin başarısının ve bütünlüğünün altında kaldığı çok açık. Grubun her şeyi, Jesse Rutherford’un özel hayatındaki olumsuzlukları günlük yazar gibi dinleyiciye aktarmasının bu defa başarılı olup olmadığı tartışılabilir. Belki de bu kadar olay sonrasında kabuğuna çekilip kendisine biraz zaman ayırması, grubun ileride daha eli yüzü düzgün parçalar çıkarmasını sağlayabilirdi. Her şeye rağmen “Wiped Out!”, belli parçalara zaman ayırmaya değer bir albüm.