indie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
indie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2018






Sanatın Birçok Alanında Karşımıza Çıkan Bir Kavram: Indie Nedir?








     
       Indie terimi, İngilizcedeki independent kelimesinin kısaltılmasından geliyor. Bağımsız anlamına gelen bu sözcük, büyük yapımcı şirketlerin ve parasal desteklerin yardımı olmaksızın sanatçıların çoğu zaman kendi başına ürettikleri müzik, film, edebiyat, dizayn ve diğer sanatsal alanlardaki eserlerini kapsıyor. Aynı zamanda da bu sanat eserleri, toplumdaki en popüler akım olarak da ifade edebildiğimiz mainstream (ana akım) piyasasından farklı ya da kısmen bağlı olmayan bir duruş sergiliyor. Ancak tabii ki bazı indie eserler ya da sanatçılar o kadar başarılı oluyor ki ana akımı resmen kendilerine çekebiliyorlar. Bu anlayışın temelinde ise DIY (Do It Yourself) mentalitesi yatıyor: Bireycilik düşüncesinin bir uzantısı olan bu “kendin yap” algısı sayesinde birçok alternatif müzik türü, film kültürü ve hatta medya ağları oluşuyor.


            Teoriyi bir kenara bırakıp biraz da pratikten gidersek, bu indie kavramı hakkında değinebileceğimiz birçok sanat alanı mevcut. Öncelikle, popüler kültürde indie denildiğinde akıllara çoğunlukla bağımsız ve alternatif müzik geliyor. Örneğin, günümüzde neredeyse her müzikseverin benimsediği birçok grup, aslında indie kültüründen çıkıp hayatımıza yer eden isimler: The Smiths, REM, Pixies, Arctic Monkeys, Arcade Fire, The Strokes gibi birçok rock müzisyenleri bu akımdan. Hatta tarz olarak tam olmasa da pratikte Radiohead de bu gruplar arasında; çünkü hem çalıştıkları birçok indie plak şirketinin olması hem de In Rainbows (2007) güzelliklerini “gönlünüzden ne koparsa” şeklinde internetten yayımlamaları buna bir kanıt. Indie plak şirketlerinin ise “baba” şirketlerin altında kalması ve kısmen daha düşük bir promosyon / dağıtım imkanına sahip olması ise görüldüğü üzere, müziğin dinleyiciye başarılı bir şekilde ulaşmasına engel değil.


            Spesifik bir örnek ile indie müziğin şu an günümüzdeki başarısını destekleyecek olursak aklımıza gelecek ilk örneklerden biri Arctic Monkeys oluyor. Grup, bütün albümleriyle bu başarıyı yakaladı ancak özellikle AM (2013) ile modern rock grupları içindeki en büyük isimlerden biri oldu. Ancak, bu başarıda 1993’te Londra’da kurulan ve ilk başlarda oldukça düşük bütçeli bir şirket olan Domino Records isimli plak şirketinin de payı var. Tam anlamıyla indie bir plak şirketi olan Domino, şu an Franz Ferdinand ve The Kills gibi birçok müzisyenin de yuvası. Böylece, büyük hedeflere ulaşmak için Sony, Warner ya da Universal gibi devasa şirketlere ihtiyaç olmadığı görülüyor. Hatta artık, Soundcloud ve YouTube gibi platformlar ile plak şirketlerine bile gerek duyulmuyor. Bu arada belirtmeliyiz ki, indie terimi sadece rock müziğin bir alt akımı değil; birçok müzik türüyle de harmanlı bir alternatif: Indie-pop, folk, electronic ve hip-hop gibi alanlarda da günümüzde her yere yayılmış durumda.


            Müziğin dışında sinemada ise bu indie kavramının ayrı bir önemi var: Temelde aynı mantıkla söyleyebiliriz ki, büyük film şirketlerinin himayesinde olmayıp kendi yağında kavrulan filmlere indie (bağımsız) filmler diyoruz. Uluslararası tabiriyle devasa blockbuster filmlerinin karşısında duran bu tarz, modern sinemanın da bir nevi gizli kahramanı. Çoğunlukla seyirci talep ettiği için arz edilen bol bütçeli eserler yerine özellikle sanatın kendisi için yapılan birçok yapım, aslında indie. Merak edenler, şuradaki sübjektif indie film listesine göz atabilir. Warner Bros, 20th Century Fox ve Paramount gibi -aslında müzik ile bir nevi aynı- şirketlerin “kaygıları” altında yapılmayan bu indie filmler, birçok gerçek sinemaseverin de esasen aşık olduğu eserler oluyor.


            Sinemanın indie ayağının en prestijli yerleri ise şüphesiz festivaller oluyor: New York’taki Tribeca Film Festival, Utah’taki Sundance Film Festival, British Independent Film Awards ve Independent Spirit Awards, dünyada bu tarz filmlerin sergilendiği en değerli festivallerden sadece birkaçı. Ülkemizde ise !f Istanbul Bağımsız Filmler Festivali, indie sinemanın başını çekiyor. Bu tarz festivaller sayesinde bağımsız filmler de hak ettiği değerleri en azından bilet satışıyla kazandıkları para ile olmasa da birbirinden prestijli ödüllerle taçlandırıyor. Ne yazık ki bu alandaki filmler, büyük bütçeliler ile çoğunlukla hasılat anlamında mücadele edemiyor. Bu anlamda indie müzik, günümüzde kazanç açısından bağımsız sinemadan bir adım önde diyebiliriz.


            Indie terimi, sanatın diğer alanlarında da kendisini etkili bir biçimde hissettiren bir kavram oluyor. Özellikle çizgi roman alanında son yıllarda büyük bir çıkış var: Alternative comics de denilen bağımsız çizgi roman yayımcılarının eserleri, büyük satış rakamlarına ulaşmayı başarıyor. Örneğin Dark Horse Comics; Sin City, Hellboy, 300 Spartalı, Avatar: The Last Airbender ve Gerard Way’in The Umbrealla Academy’si gibi birçok muazzam esere ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, Image Comics de The Walking Dead ve Spawn gibi bir sürü işi yayımlıyor. Bu yayıncının önemli bir özelliği ise çizgi romancıların yarattığı karakterlerin telif haklarından vazgeçmeden eserlerini yayımlayabileceği “tam bağımsız” bir şirket olması. Görüldüğü üzere Marvel ve DC, çizgi romanların mutlak hakimi gibi değerlendirilse de inanılmaz başarılı bağımsız işler de var.

            Aynı zamanda, indie sözcüğü haliyle edebiyatın da bir parçası oluyor. Büyük yayınevlerinin altında kalan ufak bütçeli yayıncılar ve buradan çıkan sanatçılar da buna örnek gösterilebilir. Bunun dışında, indie dizayn da son zamanlarda özellikle internet ortamında daha önce ifade ettiğimiz DIY kültürünün artmasıyla çok popüler oldu. Standardın dışında bir alternatif arayan tasarımcılar bu kültüre yöneldiler. Özellikle Etsy gibi internet siteleri de bu başarının birer sonucu. Bunların yanında, teknoloji dünyasında da indie kavramı çok önemli bir yere geldi: Özellikle düşük bütçeli ve hatta ürettikleri oyunun yapımcılığını kendi ceplerinden karşılayan indie oyunlar ise çok değerli bir konumda. Bunların en bilinen örneklerinden Minecraft oyunu ise bütün dünyayı kendine resmen esir almış durumda. Genel olarak ifade etmemiz gerekirse, alternatif düşünen insanlar olduğu sürece indie kavramının da hayatımızda olacağını ifade edebiliriz. Bağımsızlığın tadını çıkarın!

Kaynak: 1, 2, 3.

19 Nisan 2015





Ayrılıkların Ardından 

Death Cab for Cutie- "Kintsugi"

7/10





Bir jenerasyon için zamanının fenomen gençlik dizisi "The O.C."de çalan müziklerin yeri ayrıdır. Dizinin soundtrack albümlerinin büyük bir bölümü, adı sanı duyulmamış indie-rock grupların o güne kadar keşfedilmemiş harika şarkılarından oluşurdu. Şu an ülkemizdeki fazlasıyla "Türk işi" uyarlamasından oldukça farklıydı yani. Death Cab for Cutie isimli Washington çıkışlı grup ise dizinin unutulmaz karakteri Seth Cohen'in en sevdiği grup olarak ekranlarda bolca yer aldı. Hatta grup bu popülaritenin ardından şimdiki plak şirketleri olan Ahmet Ertegün'ün Atlantic Records'una imza atabildi.




1997'de kurulan grup, şimdiye kadar 7 albüm yayımladı; özellikle 2003 ve 2005'te art arda gelen albümleri "Transatlanticism" ve "Plans" kariyerlerinin en parlak dönemi olarak görülür. Bu dönemde birçok müziksever, grubu "I Will Follow You into the Dark" hitleri ile tanıyıp sevdi. Zamanında bir sürü filme de fon olan bu şahane aşk şarkısı dışında grup, akustik gitarlarıyla "Soul Meets Body", sakin O.C. hiti "A Lack of Color", "Crooked Teeth", "Transatlanticism", babaaah nidalarıyla "The Sound of Settling", uzun bas yürüyüşleriyle "I Will Possess Your Heart" ve bir önceki albümden, ilk/tek 1 numara olmuş şarkıları "You Are a Tourist" gibi daha birçok parça ile akıllarda kalıyor.





Death Cab'in kendine özgü müzik tarzının ardında ise vokal Ben Gibbard'ın katkısı çok fazla: Hep aynı tonda konuşuyormuş gibi şarkı söyleme tekniği ve karakteristik sesinin yanı sıra şarkıların da çok büyük bir bölümünün yazarı Gibbard. "If you feel just like a tourist in the city you were born, then it's time to go" gibi şarkı sözlerindeki basit sözlerle ama dolu bir anlatımla besteler daha fazla hafızalara kazınıyor. Grubun müziğindeki her zamanki o naiflik hissi ise onun vokalinin yanında enstrüman seçimleri de oldukça ön planda. Özellikle gitarist Chris Walla, grubun bestelerinin önemli bir kısmını yazıp prodüktörlük görevini de üstleniyordu. Ancak grubun sekizinci albümünün kayıtları sürerken ayrılmaya karar veren Walla, kendi kısımlarını tamamlayıp, aynı zamanda kurucularından olduğu Death Cab for Cutie'yi 17 yıl sonra bıraktığını açıkladı. Bu ayrılığın yanında, "(500) Days of Summer" ve "New Girl" gibi yapımlardan tanınan güzellik Zooey Deschanel ile evli olan Gibbard da aynı dönemde boşanınca hem Walla hem Deschanel'in gidişi ile 8. albümün adı da belli oldu: "Kintsugi".





Albümün adı ilk duyulduğunda kulağa garip gelse de Ekşi bizi aydınlatıyor: "Kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı ile çatlak ve kırıkların altın kullanılarak onarılması esasına dayanan bir japon sanatı." Grup üyelerinin hayatında böyle önemli ayrılıklar gerçekleşmişken bu isim ile Death Cab, tam anlamıyla "Biz daha değerli hale geldik ve geri dönüyoruz!" mesajı veriyor. Albüm ise mart ayının sonunda çıktığında, isminin hakkını veriyor ve son iki kayıtlarında beklentileri tam anlamıyla karşılayamayan grup adeta tekrar yükseliyor. İlk dönem kayıtlarına oldukça benzeyen ve grubun her zamanki müzik tarzının korunduğu albüm, grubun eski hitlerini artık dinlemekten yorulan hayranlarına adeta bir hediye gibi.




Açılış parçası "No Room In Frame", "Was I in your way, when the cameras turned to face you? No room in frame, for two" sözlerindeki nakaratıyla ve "We'll both go on to get lonely with someone else" dizesiyle akıllara hemen Zooey'i getiriyor. Ardından gelen ve albümün ilk single'ı da olan "Black Sun" ile bu sefer Chris Walla, daha ilk saniyelerden kendini o temiz gitar riff'i hatırlatıyor. Albümün belki de en iyi şarkısı bu. Temposu çok olağan bir şekilde ilerlese de parça, dinledikçe kendini daha da derinleştiren bir eser aslında. Sonraki parça "The Ghosts of Beverly Drive" ise albümün en radyo dostu parçalarından: Hemen "I don't know why, I don't know whyyy" nakaratıyla şarkı sizi yakalıyor. Dikkat çeken diğer parçalardan albümün hem 4. şarkısı hem de 4. single'ı olan "Little Wanderer", çok açık sözleri ve aşk hikayesiyle hemen akılda kalan eserlerden biri oluyor. Bunun yanında "Good Help (Is So Hard to Find)", özellikle gitarlarıyla gerçekten başarılı bir Death Cab hiti olmuş, keşke single olsaymış dedirtiyor. Ayrıca "Everything's a Ceiling" ve albümün son parçası piyanolu "Binary Sea" de gerçekten "olmuş" dedirten şarkılar.



Öncelikle 2011'de "Codes and Keys" ile hayal kırıklığına uğratan Death Cab for Cutie, bu albümde çıtayı sonunda yeniden yükseltmiş gözüküyor. Ayrıca bu iki albüm arasında 4 yıllık gibi bir sürenin olmasıyla (Evet Ben Gibbard'ın 2012'deki solo albümünü saymazsak tabii) grubun üretkenliğinden beklentilerin fazlalığından şüphe yoktu. Ancak her ne kadar Gibbard ve arkadaşlarının çok daha iyi ve komple bir albüm ile karşımıza çıkabileceklerini bilsek de elimizdekiler de hiç fena işler değil. Ayrılıkların grupta yeni bir süreci başlattığını da düşünürsek "Kintsugi", gayet pozitif bakılabilecek bir albüm olmuş. Bu anlamda eser, hayranlarını gerçekten mutlu ediyor, diğer müzikseverlere ise beğenip beğenmeme konusunda bir açık kapı bırakıyor.









17 Aralık 2014

Hozier- "Hozier"






İçimizdeki Son İrlandalı

Hozier- "Hozier"

7,5/10






İrlanda, müzik dünyasına çok sayıda şarkı yazarı müzisyenler kazandırmıştır: Orijinal tabiriyle “singer-songwriter” olarak nitelendirebilecek olan bu müzisyenlerden Van Morrison, Bob Geldof, Sinéad O'Connor ve U2’dan Bono başta olmak üzere birçok değerli sanatçı İrlandalı’dır. Son yıllarda ise Glen Hansard ve Damien Rice gibi çok önemli folk müzisyenleri ortaya çıkmıştır. Belki de yakın gelecekte adı bu isimlerle birlikte anılacak olan Andrew Hozier-Byrne için ise her şey gerçekten çok hızlı gelişti.

Kısaca soyadı Hozier ismini kullanan 1990 doğumlu müzisyen, üniversite eğitimini yarıda bırakıp kendini tamamen müziğe verip Anúna isimli antik vokal müziği topluluğuna katıldı. Buradaki 3 yıllık deneyiminden sonra 2013 yılının Eylül ayında ise hayatını kökünden değiştirecek olan ilk single’ı “Take Me to Church”ü Youtube üzerinden yayımladı. Aynı adı taşıyan EP’de yer alan parça, viral bir şekilde yayılıp İrlanda’da ve birkaç ülkede daha listelerde çok başarılı oldu. Hozier ise henüz tam anlamıyla bir albümü bile olmadan ismini geniş kitlelere duyurmayı başardı. 2014 Eylül’ünde ise “Hozier” isimli debut albümü yayımladıktan sonra ilk single “Take Me to Church” esas sıçramasını yaptı: Parça o kadar patladı ki başta Amerika olmak üzere birçok ülkenin listelerini domine etti, Empire ve Constantine gibi dizilerde kullanıldı, ayrıca The Voice 2014 programında finalistlerden Matt McAndrew’in söylediği parçalardan biri oldu ve şarkının bu versiyonu da listelerde uzun süre üst sıralarda yer aldı. Bununla birlikte başta Ed Sheeran olmak üzere birçok müzisyen şarkıyı kendi tarzlarında yorumladı. Her şeyin ötesinde de parça, son olarak açıklanan listeye göre 8 Şubat 2015’te gerçekleşecek olan 57. Grammy Ödülleri’nde “Yılın Şarkısı” gibi oldukça önemli bir dalda aday gösterildi.



Şarkı, özellikle sanatçının sesinin sınırlarını zorladığı nakaratıyla henüz ilk dinleyişte insanı bağlıyor, bunun yanında tabii ki videosunun da bu başarıda payı oldukça yüksek: Fugazi grubunun davulcusu Brendan Canty tarafından çekilen klip, iki erkeğin birbirlerine olan “yasak” aşkını konu alıyor. Klibin, bu denli bir sosyal mesaj içermesi de şarkının geniş kitlelere ulaşmasında ister istemez daha fazla etkili olduğu söylenebilir. Bunun yanında parça özellikle şarkı sözleriyle de çok fazla dikkat çekiyor: Hozier, din ile aşk üzerine parçada oldukça sert eleştiriler yapıyor ve genel anlamda da kendi dinini aşkıyla bütünleştiriyor. Bu tarz konularda bu düzeyde şarkı sözleri de günümüzde artık çok fazla rastlanılan bir şey değil, bu nedenle de diğer parçalarında da kullandığı şekilde kaleminin bu kadar sert olması sanatçıya kesinlikle bir orijinallik katıyor. Aynı şekilde şarkıcının yazdığı parçalar dışında sesi, ses aralığının genişliği ve onu kullanış şeklindeki olgunluk da kendisine son zamanlarda parlayan sanatçılar arasında başka türlü bir orijinallik sağlıyor.




Hozier’in kendi ismini verdiği ilk albümünün piyasaya sürülmesi, haliyle “Take Me to Church” ve sonrasında çıkardığı “From Eden” EP’lerinden başka birçok parçayı dinleyicilere açtı. Sanatçının başarısının anlık mı yoksa kalıcı mı olacağı ise kesinlikle bu albümün yapısına bağlıydı. “One-Hit Wonder” olarak tabir edilen, tek bir parçayla meşhur olan müzisyenlerden biri olup olmayacağının sorusunun karşılığı ise albümü sadece tek bir dinleyişte anlaşılabiliyor: Albüm, beklentileri hiç de boşa çıkarmıyor ve dinleyicileri gerçekten birçok hitle daha tanıştırıyor. Bunun yanı sıra Hozier’in canlı performansları da parçaların albüm versiyonunu aratmıyor hatta canlı canlı daha başarılı bile denebilir; sesini gerçekten çok iyi bir şekilde kullanıyor. Tabii şunu söylemek gerekir ki diğer parçalar “Take Me to Church”ün etkisini pek yaratamıyor; ancak bu durum albümün yılın en iyi işlerinden kabul edilemeyeceğini göstermiyor. Zaten her şarkı o etkiyi yaratsaydı, Hozier de birden göklere çıkarılan 18 yaşındaki Yeni Zelandalı Lorde gibi nitelendirilecek, aday olduğu bütün ödüllerin sahibi olacaktı. Şimdilik öyle bir durum söz konusu değil gibi gözüküyor.



Albümü 2014’ün en iyi işlerinden biri haline getiren parçalardan söz edilecek olursa öncelikle ilk single’ın ardından, “To Be Alone” dikkatleri çekiyor. Orta tempo bir blues- soul parçası şeklindeki şarkı, sözlerinin açıklığı ile yine etkilemeyi başarıyor: “It feels good, to be alone with you” dizeleri ve sonrasındaki melodi, akıllara adeta kazınıyor, bunun yanında parçadaki gitarlar da oldukça başarılı. Sanatçının tek başına sergilediği canlı performansı da ayrı bir güzel. Aynı zamanda Hozier’in müzik tarzını en iyi özetleyen parçalardan biri “To Be Alone”. Sadece bu parçada değil albümün geneline de yayılmış olan The Black Keys ve Jeff Buckley karışımı bir hava var sanatçıda. Özellikle blues-rock ve soul tarzının modern müziğe uyarlanmasında bu iki ismin etkisi, müzisyende rahatlıkla hissedilebiliyor.

Öne çıkan diğer bir parça ise albümün ikinci parçası “Angel Of Small Death & The Codeine Scene”, özellikle albümün genelinde ağırlıklı olan orta tempolu parçalardan farklı olarak alkış tutulan temposuyla, çoklu vokalleriyle ve hatta eğlenceli bile denebilecek nakaratıyla başarılı bir blues-rock şarkısı. Bunların yanında da aslında albümde boş şarkı yok denilebilir. Hemen ardından gelen parça “Jackie and Wilson” da gayet başarılı ve yine hareketli bir yapıda ancak Black Keys esinlenmeleri gerçekten çok fazla hissediliyor. Sanki “Turn Blue” albümünden bir parça dinliyormuş hissiyatı veriyor. “Someone New”,  neşeli yapısıyla ağırlıklı olarak haliyle kasvetli olan albümün içinde “I fall in love just a little, oh a little bit every day with someone new” dizeleriyle kayda enerji katıyor ve parçayı en çok akılda kalan eserlerden biri haline getiriyor. İlk EP sonrası, bu albümden önce dinleyicilerle paylaşılan ikinci EP’de yer alan “From Eden” ise Hozier’in sesini yine çok doğru kullandığı parçaların arasında bulunuyor. Albümün üçüncü single’ı “Sedated” ise rahatlıkla söylenebilir ki gospel vokalleriyle, akıcı nakaratıyla ve düzenlemesiyle kesinlikle albümün en iyi parçalarından biri. Tam bir vokal şarkısı olan “Work Song” ise bütün duygusuyla soul müziğin hakkını gerçekten veriyor. Çok fazla enstrüman kullanılmayan şarkıdaki çoklu vokaller gerçekten çok başarılı. Bu anlamda da sanki şarkı, 2014 yılının en önemli isimlerinden Sam Smith’in parçalarına benziyor. “Like Real People Do” ise melodik gitarları ve Mumford & Sons havasındaki folk tavrıyla albümün en rahat dinlenilen parçalarından biri oluyor.


Albümün delux versiyonunda ise dört tane daha parça bulunuyor: Albümün ikinci teklisi “Arsonist’s Lullabye”agresif tarzını yansıtan davulları ve geçişlerde eşlik eden piyanolarıyla adeta dinleyiciyi hipnotize ediyor. “My Love Will Never Die” ise geleneksel akustik-folk tarzıyla albüme çok naif ve başarılı bir kapanış yaptırıyor. Aslında Hozier’in grupla değil de akustik gitarla tek başına yaptığı bu şekildeki parçaların sayısı albümde daha fazla olabilirdi. Bu yalınlık sayesinde parçaların düzenlemeleri de çok daha basit olurdu ve sanatçının vermek istediği duygu da çok daha kolay bir şekilde dinleyiciye geçerdi. Daha çok Damien Rice ve Elliott Smith’inkiler gibi bu tarzda kendi halinde yalın parçalar, Hozier’in müziğine daha da derinlik katabilir.

Hozier, yaptığı müziğin yanında imajıyla da takdir topluyor. Özellikle single ve albüm kapaklarının hepsinin, ressam olan annesi Raine Hozier-Byrne’in çalışmalarından seçilmesi ve aynı zamanda giyim konusunda da kendine has oldukça şık bir tarzı benimsemiş olması da imaj konusunda menajerlerin ve plak şirketlerinin işini kolaylaştırdığı kesin. Sonuç olarak klasik tabirle yeni bir yıldız doğuyor cümlesini rahatlıkla kurabiliriz. Yeni albüm ya da çalışmalarında beste anlamında “Take Me to Church”ün üzerine çıkabilirse de müzisyenin birkaç yıl içinde çok daha iyi yerlerde olacağına hiç şüphe yok. Tabii piyasadaki orijinal müzisyen kıtlığı içinde gün geçtikçe zaten daha da değerlenecektir. Özellikle en son daha çok pop sanatçılarının konuk olduğu “Victoria Secret Fashion Show 2014”e katılması da bu popülaritenin giderek artacağının bir göstergesi.






1 Kasım 2014





Deneysel Sularda Boğulmak

Julian Casablancas+ The Voidz- "Tyranny"

6/10





İngiltere, popüler müziğin yanında alternatif müziğe de yön veren önemli isimlerin çoğunluğunun çıktığı yerdir. Hatta çoğu zaman radyoda çalan herhangi bir parça için sırf vokallere ve  melodilere bakarak “Kesin bu İngiliz bir müzisyen” cümlesi bile kurulabilir. İşte bu algıyı değiştirmekte önemli pay sahibi olan gruplardan biri de New York çıkışlı Amerikan grup The Strokes’tur. Özellikle 2001 yılında yayımladıkları ilk albümleri “Is This It”in de etkisiyle grup, günümüzde yapılan “post-punk revival” akımının da ötesinde gitar bazlı rock müziğin en ilham verici sanatçıları arasına girmeyi başarmıştır: Arctic Monkeys’in henüz albümü olmayan bir grup iken yaptığı Strokes coverları, ayrıca Alex Turner’ın “Trying Your Luck” hayranlığı, The Kooks’un kariyerinde ilk canlı çaldığı parçanın “Reptilia” coverı olması ve bu gruplar gibi daha birçok önemli İngiliz grubunun kurulmasına da yine bu grup teşvik edici olmuştur.



The Strokes’un tam anlamıyla “her şeyi” olan kişi ise grubun vokali Julian Casablancas’tır. Hatta Strokes, o’dur: Yayımlanan 5 albümdeki parçaların %90’ını tek başına yazan ve Lou Reed’den ilham aldığını her fırsatta dile getirdiği vokalleriyle grubun kendine özgü tarzının da aslında en önemli parçası kabul edilen sanatçı, grubun yanı sıra solo çalışmalarıyla da üretkenliğini devam ettirmektedir. İlk solo albümünü bundan 5 yıl önce “Phrazes for the Young”  adıyla çıkaran şarkıcı, aynı zamanda albümdeki bütün enstrümanları da kendisi çaldı. Grupla olan çalışmalarına göre çok daha elektronik; new wave ve electronica tadında bir albümdü, yine de çalışma oldukça olumlu eleştiriler topladı.
Kayıttan çıkan ilk single “11th Dimension”, Strokes’un iki yıl sonra, 2011’de çıkaracağı “Angles” albümündeki konsepte de çok yakın bir yapıda, synth ağırlıklı bir parçaydı. Bunun dışında albümde “River of Brakelights” isminde çok bilinmeyen ancak özellikle Jimmy Fallon performansıyla da dikkat çekmiş gayet başarılı bir şarkı ve “The Kids Are All Right” filminin fragmanında kullanılan “Out of the Blue” gibi Strokes-vari bir parça da vardı. Albüm turnesi kapsamında “The Sick Six” adıyla kurduğu canlı performans grubuyla turneye çıkan Casablancas, aynı zamanda bu ekipte Danielle Haim’e de yer verdi; 2013 yılında çıkardıkları “Days Are Gone” adlı debut albümleriyle parlayan üç kız kardeşin kurduğu Haim grubunun bir parçası olacak olan bu müzisyen, kendi grubu için şarkı yazımı konusunda o zamanlar Casablancas’tan öğütler de aldı.

İlk solo albümü sonrası Julian Casablancas, grubu The Strokes ile tekrar yola devam ederken, muhteşem Fransız ikili Daft Punk’ın birçok otorite tarafından 2013’ün en iyi albümü olarak lanse edilen “Random Access Memories” albümüne de konuk oldu. Julian’ın vokalin yanında solo gitarları da çaldığı “Instant Crush” isimli parça, aynı yılın kasım ayında albümün dördüncü single’ı olarak yayımlandı. Aynı zamanda sanatçı, parçada alışık olunan Strokes vokallerinden daha kısık bir tonla şarkıyı söyleyip dinleyicileri şaşırttı. Şarkıcı, solo anlamda kariyerinin doruk noktasına ulaştı. Şarkı büyük ilgi gördü ve aylarca da radyolarda çalındı. Bunun yanı sıra parça, Rolling Stone dergisinin “2013 yılının en iyi 100 şarkısı” listesinde de kendisine 58. numarada yer buldu.



Casablancas, yine 2013 yılında yanına “The Sick Six”ten Alex Carapetis ve Jeff Kite’ı aldı ve onların yanında üç yeni isimle de birlikte yeni projesi “The Voidz”i kurdu. Kendi adıyla ikinci bir solo albümün yerine “Julian Casablancas+The Voidz” adı altında, merakla beklenen ikinci kaydını bu yılın eylül ayının sonunda piyasaya sürdü. “Tyranny” isimli albüm, Casablancas’ın 2009 yılında kurduğu “Cult Records” isimli plak şirketinden yayımlandı. Albümdeki bütün parçalar ise yine kendisi tarafından yazılmış. Aynı zamanda sanatçının ilk defa bu kadar deneysel bir iş yaptığı görülüyor: Joy Divison’ı andıran depresif post-punk, synth ve bilgisayar ağırlıklı elektronik altyapılar ve bununla birlikte de bol bol distortion ile kirli, garage bir hava var. Yani “Phrazes for the Young”a kıyasla The Voidz’in, Strokes ile bu sefer yakından uzaktan alakası yok.

Aslında deneysel projelere girişip sanatçının kendini sürekli geliştirmek istemesi çok önemli bir şey, sonuçta kendini tekrar edip daha önce yaptığı işlere yakın bir çizgide kayıtlar çıkarsaydı da büyük ihtimalle o parçalar da sevilecekti. Buna karşılık, albümün deneyselliği biraz fazla “gürültülü” kaçmış: Parçaların çoğunluğu “Lo-fi”, yani fotoğraflardaki düşük çözünürlüklü bir halde gibi. Aynı şekilde vokaller de fazlasıyla bulanık, sadece birkaç şarkıda sanatçının performansı dikkat çekici.


Albümün en dikkat çekici şarkısı şüphesiz 11 dakikalık ilk single “Human Sadness”. Parça gerçekten çok başarılı olmuş, özellikle içinde birçok uyumlu melodiyi art arda barındırması ve gitar solosu kısmı da ayrı bir güzellik katıyor parçaya ve 10 dakika 56 saniye aslında hiç o kadar da uzun sürmüyor. Deneysel progresif bu yapı albümün tamamında da yapılsaydı aslında genel anlamda çok daha başarılı bir sonuç ortaya çıkabilirdi.

Ardından gelen parça “Where No Eagles Fly” ise gayet hoş bir post-punk parçası şeklinde açılıyor ve sonlarına doğru da Julian’ın agresif vokalleriyle değerine değer katıp kendini art arda dinlenebilecek bir eser haline getiriyor. Ayrıca albümün ilk klip parçası olma özelliğini taşıyan şarkının gerçekten de eğlenceli olmuş klibini de grubun gitaristi Jeramy Gritter çekmiş.



Bu iki parça peş peşe dinlenildiğinde albümün tadına kısa yoldan bile varılabiliyor; bunların ve albüm açılışını yapan “Take Me in Your Army”nin dışında “Tyranny”de çok fazla akılda kalan eser bulmak pek mümkün değil. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise de albümün başından sonuna kadar aralıksız dinlenilebilecek bir yapıda olmadığı, sadece birkaç şarkı dinlenildiğinde bile kolayca anlaşılabiliyor.

Julian Casablancas’a olan sempatinin ise bu albüm sonrası azalacağını kesinlikle düşünmemek gerekir; çünkü en basitinden albüm The Strokes adı altında yayınlanmamış, sanatçının tamamen kendi isteği ve yazdığı parçalar üzerine, kendi plak şirketinden, doğal olarak piyasa kaygısı da olmadan kaydedilmiş. Bu nedenlerle zaten grubun hayranlarının da aradaki bu kadar tarz farkı yüzünden biraz hayal kırıklığına uğramaları normal. Yine de Daft Punk sonrası Casablancas’ın, İngiltere fatihi The Strokes benzeri bir yapımla geri dönmeyeceğini de tahmin etmek gerekir. Artık gözler bu sefer tamamen olası bir 6. Strokes albümünde...