9 Kasım 2016






Ardından

Leonard Cohen- You Want It Darker

10/10





   
  
    10 Kasım. Her yıl sabah geldiğinde gerçek özlemin hissedildiği o an, hatta son yıllarda da artık ister istemez gözlerin dolduğu o an. Artık bundan sonra da her yıl bu tarihte gece geldiğinde de tabii ki sabahkiyle kıyas dahi edilemese de yine bir özlem. Diskografiden birkaç tane özel yeri olan parça ile tabii. Aslında bu albüm incelemesi kaleme alındığında ikinci paragraftaki satırlar tamamen "şimdiki zaman"da yazılmıştı. Bu satırları teker teker "geçmiş zaman"a çevirmek ve onun aramızdan ayrıldığını nitelemek gerçekten çok ağır bir his. Ama biraz daha derin düşünüldüğünde burada esas hissedilen şey, müzik denilen sanat biçiminin gerçek değerinin aslında tarif edilemez olması: Yani artık 80'lerine gelmiş, dünyanın öteki ucundaki Kanadalı bir adamın ölümüne gerçekten bir yakınınızı kaybetmişsiniz gibi üzülmek ve ardından onu geride bıraktığı eserleriyle anmak... Bütün bu hisler için işte müzik denilen şey, bizim için bu kadar değerli. Bununla birlikte bu şeyin öyle bir gücü daha var ki, insanları ölümsüz bile yapabiliyor. Tıpkı bu güzel adamı da bundan sonra artık yaptığı gibi. Bowie gibi, Prince gibi.

"Geçmiş zaman"a gidelim: Kısaca, gelmiş geçmiş en büyük şarkı yazarlarından biri bu adam. Üstelik 82 yaşına geldiğinde bile kendi müziğini üretmeye devam etti ve son zamanların da en kaliteli albümlerinden birini yayımladı. Cohen’i, kariyerinin başlarından itibaren kendi ifade edişiyle “Slow” ağırlıklı tarzıyla ürettiği çoğunlukla romantizm soslu baladları sayesinde tanıyorduk. Yeni nesil ise onu kısaca “True Detective 2. Sezon müziğini söyleyen amca” olarak biliyordu. Özetle Leonard Cohen, 13 stüdyo albümüyle birlikte 50 yıldır insanları şarkılarıyla doyuruyordu: “Famous Blue Raincoat”, “Suzanne”, “Dance Me to the End of Love”, “So Long, Marianne”, “If It Be Your Will”, “Chelsea Hotel #2” ve Jeff Buckley'i o çok farklı yorumuyla belki de daha da ölümsüzleştirmiş “Hallelujah” gibi birçok zamansız şarkının sahibiydi. Ayrıca 2012 çıkışlı albümü “Old Ideas” ve 2 yıl sonrasında gelen “Popular Problems” ile son zamanlarda da ilerlemiş yaşına rağmen acayip kaliteli işler yaptı. Johnny Cash’in kariyerinin sonlarındaki gibi daha da toklaşan bir ses ile Cohen, kendi kariyerinin sonlarında da özellikle “Darkness”, “Lullaby” ve “Did I Ever Love You” gibi parçalarla hikayelerini anlatmayı sürdürdü.



            14. stüdyo albümü “You Want It Darker”ı, aramızdan ayrılışından günler önce, 2016 Ekim’inde piyasaya süren sanatçı, albümü kendi evinde ve prodüktörlük koltuğunda oğlu Adam Cohen ile birlikte kaydetmiş. Eser de bu nedenle mi bilinmez ama gerçekten tam bir aile samimiyetine sahip: Cohen yine içini bütün şeffaflığıyla döküp bizlere bir armağan olarak sunuyor. Böylece 2016 yılının en kaliteli albümlerinden biri karşımıza çıkıyor. Albüm, özetle modern bir klasik. Bu adam, sadece “albüm çıkarmış olmak” ve piyasada adını tazelemek için bu yaşta böyle bir kayıt yapmıyor. Böyle bir tespiti, 36 dakikalık bu albümü yalnız bir defa bile baştan sona dinleyen herkes yapabilir. Örneğin şarkı sayısı 9 ile tam kararında; albüm daha dolu gözüksün diye gereksiz parça eklenmesi yapılmamış. Cohen adeta şunu diyor dinleyenlere: “Bakın yıl olmuş 2016, biliyorum kimse bir albümü oturup baştan sona sabırla dinlemiyor, ama siz bu albüm için gece vakti yarım saatinizi bir ayırın, onu rahatlıkla dinleyip zevk alacaksınız, ben de o sizi bir yerlerden izliyor olacağım.”

            21 Ekim 2016 tarihinde 82 yaşına basan ve maalesef bu günü son defa kutlayan Leonard Cohen, kendi doğum gününde bizlere hediye verdi ve albümüyle aynı adı taşıyan parça “You Want It Darker”ı bu tarihte ilk single olarak yayımladı. Alışık olunan Cohen havasında ve dinleyeni içine çeken bir bas gitar melodisi ile sanatçı, sözlerde ifade ettiği kadarıyla tanrıyla bir hesaplaşma içinde: “If you are the dealer, i'm out of the game, if you are the healer, it means i'm broken and lame” ile daha ilk sözleriyle vurmaya başlıyor şarkı. Dini motiflerle bezenmiş albümde ve bu şarkıda özellikle “Hineni” (İbranice “Buradayım”) ve ardından “I’m ready, my lord” cümlesiyle Cohen, dinleyenlere belki de yakın gelecek hakkında üzücü bir mesaj veriyor. Albümde bu kadar açık dini mesajlar olsa bile sanatçı bunları öyle ifade ediyor ki aynı zamanda sanki her sözü bir sevgiliye de söylenebilecek şekilde yazmış. Sonraki parça, “Treaty” de “I wish there was a treaty, between your love and mine” sözleriyle bu niteliği vurguluyor.





            Albüm, üzücü mesaj dolu. Bizimle sanki oyun oynuyor: "Leaving the Table", kayıttaki en etkileyici parçalardan bir tanesi ve “Artık zamanım geldi” odaklı sözleriyle insanı darmadağın ediyor. Bir başka etkileyici şarkı, "Traveling Light"ta da “Dance Me to the End of Love” tarzı, kadın vokalli bir havayla birlikte Cohen, yeniden ölümden bahsediyor. Dinleyeni daha da yaralıyor. Aynı zamanda Marianne’e de birçok gönderme var. Bunların yanında, "It Seemed the Better Way” ise, dinleyenleri Schindler's List’te bir sahnedeymiş hissine sokabilen keman bölümlerine sahip; Adam Cohen cidden prodüksiyonda çok başarılı. Albümün genelindeki bütün şarkılar için bu söylenebilir. Altyapısıyla dikkat çeken başka bir parça “Steer You Way” de hafızalara kolay kazınıyor. İşte böylelikle “You Want It Darker”, kesinlikle rahatça dinlenebilen bir albüm. Aynı zamanda oldukça derin hikayeler içeren bir sanat eseri. Kendisine Bob Dylan’ın 2016 Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla ilişkin görüşü sorulduğunda ise Cohen, “Bence bu, dünyanın en yüksek dağı olduğu için Everest’e madalya takmak gibi” demişti. Geçtiğimiz 50 yılda ürettiği eserlerle Leonard Cohen, tevazu içinde yarattığı “kendi zirvesinden” bizlerle paylaştığı bütün o duygularla birlikte en güzel şekilde hatırlanacak. Işıklar içinde uyu güzel adam. Seni seviyoruz.



8 Ekim 2016

Bastille- "Wild World"






Yine Kendi Yolunda 

Bastille- "Wild World"

7,5/10




     
      İngiliz müzisyen Dan Smith, doğum gününün Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’a denk gelmesiyle solo projesinin adını tatlı bir şekilde “Bastille” olarak seçmiş. İlerleyen zamanlarda bu proje bir grup halini alsa da şu an yine şarkıların hepsinin altında Smith’in imzası var. 2013 yılında ise çıktığında büyük başarı yakalayan ilk albümleri “Bad Blood”, orijinal vokal ve kaliteli şarkı yazarlığıyla günümüz indie-pop’una bir sürü hit parça kazandırdı. Vasat şarkı neredeyse yok gibiydi. Özellikle dördüncü single “Pompeii”nin Youtube’da 350 milyonu görmesiyle de birlikte Bastille, artık popüler kültürün bir parçası oldu. Bunun yanında, albümdeki “Flaws”, “Bad Blood”, “Things We Lost in the Fire” ve “Oblivion” gibi parçalar sayesinde gruba piyasada “tek şarkılık grup” imajı yapışmadı. Bir de grup son yıllardaki futbol oyunlarının tekeli FIFA serisinin 13, 16 ve 17 versiyonlarına şarkılar vermesiyle de adını sağlam bir kitleye duyurdu. Hatta bir parçayı sadece oyun için piyasaya sürdü: Bkz. Hangin’. İkinci albümleri öncesi ise Bastille, araya “Other People's Heartache” isimli bir mixtape serisi sıkıştırıp burada Haim ve Skunk Anansie gibi sanatçılarla çalıştı.




            Grubun ikinci stüdyo eserleri “Wild World”, 2016 Eylül’ünde piyasaya sürüldü. İlk single’lar “Good Grief” ve “Send Them Off!”, grubun yola kendi çizgisinde devam ettiğinin göstergesi. Yani kısaca Bastille dediğinizde akla ilk gelenler: Duygusu yoğun inişli çıkışlı vokal, tempolu elektro-pop altyapısı ve son dönem Coldplay’i gibi olabildiğince pozitif bir ruh hali. Bununla birlikte, Twitter bio’sunda ifade ettiği gibi tam bir sinema aşığı olan Dan Smith’in albümde şarkı aralarına yerleştirdiği film replikleri ve albüm kapağının Hollywood afişlerini andırması da cidden pozitif ayrıntılar. Ayrıca “Wild World”de kaliteli vokal geçişleriyle akılda kalan “Lethargy”, enerjik nakaratlarıyla motivasyon kaynakları olan “Blame” ve “Power” gibi sağlam potansiyel hitler de var.




Bunların yanında, tempoyu biraz düşürdüklerinde de Smith ve arkadaşları başarılı işler çıkarabiliyorlar: “Way Beyond” ve “Four Walls” ise bunun kanlı canlı örnekleri. Ayrıca bir parça var ki, hem bu albümün hem de grubun diskografisinin en yavaş ama en samimi işi: “Two Evils” isimli sadece elektro gitar ve vokalin olduğu ballad, iç hesaplaşma şeklindeki şarkı sözleriyle bu albümün zirvesi. The Guardian’dan Caroline Sullivan’ın da albüm incelemesinde ifade ettiği gibi aslında grup, gerçekten de ileride bu şarkı gibi daha fazla slow parça üretebilir. Bu arada -Youtube videolarından- emin olunan bir gerçek var ki özellikle Dan Smith başta olmak üzere Bastille, canlı performansları cidden çok başarılı bir grup. Bu albümdeki parçaları da ABD ağırlıklı “Wild World” turnesinde izleyicilere yine en etkili şekilde sergileyeceklerdir.


Ekstra parçalar da hesaba dahil edildiğinde albümde yer alan tam 20 tane parçanın en büyük sorunu ise neredeyse hepsinin benzer karaktere sahip olması. Şarkı başlangıçları, ara geçişler, hatta bazı nakaratlar bile aynı tadı veriyor. Aslında daha az ve daha özgün parçaların yer alması, albümü kesinlikle daha değerli kılarmış. Ayrıca maalesef bu kayıtta öyle ilk albümdeki gibi acayip akılda kalıcı hitler bulmak pek kolay değil. Bu nedenlerle “Bad Blood”un altında kaldığı açıkça söylenebilir. Yine de dinleyicileri gayet keyifli bir kayıt bekliyor: Bu ufak hatalara rağmen, kendi çizdikleri bu yolda devam eden Bastille’in, ilerleyen zamanlar için ise çok daha kaliteli işlere imza atacağı kesin.





            


13 Mayıs 2016

M83- "Junk"





Tüketim Çılgınlığına Karşı

M83- "Junk"

7/10








  M83, başta Daft Punk olmak üzere modern elektronik müziğe birçok önemli isim kazandıran Fransa’dan 15 yıl önce çıkmış bir proje. Anthony Gonzalez öncülüğündeki grup, çıkardığı 6 albümle kendine özgü “fantastik” bir tarz yarattı. İlk eserlerinde daha çok shoegaze ve ambient etkileri görünen grup, patlama yaptıkları albümleri “Saturdays = Youth” ile dream-pop ağırlıklı karışık tarzlarında art arda hit parçalar çıkardı. Bununla beraber esasen dünyaca üne kavuşması, 2011’de çıkan ve Grammy’e aday olan başyapıtları “Hurry Up, We're Dreaming” ile oldu. Albümün çıkış parçası “Midnight City”, özgünlüğü ile kopya işlerle düğümlenmiş popüler müzik piyasasında uluslararası bir hite dönüştü. Neredeyse soundtrack olarak kullanılmadığı film/reklam da kalmadı. Aynı zamanda ardından gelen parçalar “Reunion” ve özellikle bu fantastik tarzın en duygusal işi “Wait” ile de bu başarısını sürdürdü. 2 yıl sonra da M83, büyük bütçeli Tom Cruise filmi “Oblivion”ın müziklerini yaptı ve  Susanne Sundfør ile yapılan “Oblivion”parçası grubun en büyük hitleri arasına girdi.



2016 Nisan’ında ise grup, buram buram 80’ler kokan yedinci stüdyo albümü “Junk” ile sahalara döndü. Tür olarak yine kendini evrimleştiren grup, bu sefer bolca synth-pop ağırlıklı işler sunmuş. Daha çok da eski Amerikan dizilerini anımsatan müzikal altyapılarla karşımıza çıkıyor. Aslında gerçekten de Gonzalez, son albüm röportajlarında belirttiği üzere o dönemlerin TV dizilerinin müziklerini daha coşkulu ve içten bulduğunu belirtiyor. Bu nedenle de o dönemlere ithafen albümü böyle “retro” bir kalıpta dinleyicilerle buluşturuyor. Hatta albüm tanıtımı için konuk olduğu Jimmy Kimmel’da döneminin kült dizilerinden “Teen Wolf”un başrolüne bürünüyor.

Genel olarak bakıldığında bu albüm ile M83, “birkaç parçasını çalma listenize atmalık” bir albüm olarak değil de birbirlerine bağlı ve bütün olarak da dinlenebilen bir eser ortaya çıkabilmiş. Spotify, Deezer, Apple Music vb. platformların hayatımıza kattığı bolca artının yanı sıra artık yeni çıkan albümlerin bir bütün olarak dinlenilmemesi kültürünü yaymaları, aslında önemli bir sorun. Tabii ki piyasa değişti: Albümden ziyade artık daha çok single odaklı bir sistem var. Ancak bu platformları  sorunun esas kaynağı olarak görmemek lazım; çünkü sanatçılar da artık yakın geçmişteki gibi kalıcı işler çıkartamıyorlar, esas sorumlu onlar. Bu anlamda “Junk” içeriği, ismi ve albüm kapağıyla da eleştirdiği üzere bu “geçiciliğe” karşı bir duruş albümü. Bunu da bir bütün olarak kendisini zevkle dinleterek başarıyor.



Albümün çıkış parçası “Do It, Try It”, synth’lerin ustaca kullanıldığı ve hatta “house” tınılarının da kullanıldığı başarılı bir ilk single olmuş. Albümün en iyi parçasından biri de denebilir. Bunun dışında, bir başka Fransız sanatçı Mai Lan da albüme 4 parçada vokal yaparak destek olmuş. Bu parçalardan “Go!” ve “Laser Gun” albümün yine en iyilerinden. Aynı zamanda ünlü gitarist Steve Vai’nin de “Go!”da katkısı var. Albüme konuk olan başka bir sanatçı da M83 gibi “kendine has tarz” denince akla ilk gelen müzisyenlerden Beck, “Time Wind”de gruba eşlik ediyor. Dinleyenlerin de yüzlerini gülümsetiyor. Bunların yanında “Walkway Blues”, albümün en önemli işlerinden biri. Gonzalez’in samimi vokalleri ve bir de etkileyici enstrüman kullanımıyla ön plana çıkıyor. Bu parçalarla beraber “Solitude” ise bundan önce “Wait”in albümü dinlerken yaptığı etkiyi bir nevi de olsa yaratmayı başarıyor. Albümün en derin parçası olarak ifade edilse yanlış olmaz. Sonuç olarak, söz konusu M83 ise “Junk”, deneysellikten taviz vermeyen fantastik parçalar dinlemeyi bekleyen her hayranı memnun edebilecek bir yapıt. Fazlasıyla retro ve pop bir tonda olsa da kayıt, herkes için değil ama bu tarz müziğe yatkın olan her müzikseverin, grubun ertelenen İstanbul konseri öncesi dinleyebileceği bir albüm.



3 Ocak 2016






84 Yaşında Bir Dahiden

John Williams- "Star Wars: The Force Awakens Film Müziği"

10/10






     
      An itibariyle hayatta olan insanlar içinde en fazla Oscar adaylığı (49) bulunan kişi olmak kolay değil. Bunun yanında 65 Grammy ve 25 Golden Globe adaylığı gibi onurlar da haliyle kaçınılmaz oluyor. Biliyoruz ki Nicki Minaj’ın bile ödül aldığı bir dünyada her başarının değeri, ödüllerin sayısıyla ölçülemez. Ancak bir gerçek var ki John Williams ismindeki bu adam -kim aksini iddia ederse etsin- gelmiş geçmiş en büyük film müziği bestecisidir. Ödüllerin bolluğunu bir kenara bırakalım: Star Wars orijinal üçlemesi, Superman, Jaws, E.T, Jurassic Park, Indiana Jones, Evde Tek Başına, Schindler’in Listesi, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi klasiklerin yanında, günümüzden Star Wars “prequel” üçlemesi, Sıkıysa Yakala, Münih, Kitap Hırsızı, Lincoln ve o meşhur “Hedwig’s Theme” dahil olmak üzere Harry Potter’ın ilk üç filmin müzikleri de bu dahi tarafından bestelendi. Bunların yanı sıra şubat ayında 84. yaşına girecek olan Williams, hala üretkenliğinden hiçbir şey  kaybetmiyor. Tüm zamanların en iyi gişe açılışını yapan ve büyük ihtimalle de tarihin en fazla hasılat yapan filmleri arasına girecek olan Star Wars’ın 7. Filmi “The Force Awakens”ın da müziklerini yapıyor, gelenek bozulmuyor. 




“Spoiler” uyarısı vererek yazıya devam edelim. Filmin müzikleri yine her zamanki klasikleşmiş Star Wars besteleriyle dolu. Yani serinin özellikle dördüncü filmine göndermeler yapan J.J. Abrams’ın perdede yaptıklarını Williams da dinleyenlere uyguluyor. 90 kişilik orkestra tarafından kaydedilen albüm, öncelikle her filmdeki intro gibi, “Main Theme” ile birlikte başlangıç yazılarıyla birlikte akmaya başlıyor. Bununla birlikte, istisnasız her Star Wars filminde ve dizisinde rastladığımız, evrenin tüyleri diken diken eden olmazsa olmazı “The Force Theme” (Binary Sunset) de neredeyse albümün çoğu parçasında kendini kısa kısa hatırlatıyor. Ayrıca, “The Falcon” ve “Han and Leia” gibi parçalarda önceki müziklere haliyle daha fazla göndermeler var. Bunların yanında tabii ki Vader artık olmadığı için “The Imperial March”ı da duyabilmek mümkün değil; Kylo Ren’in Vader’ın maskesi ile konuştuğu sahnede bir tutam da olsa marşı duyabilmek mümkün. Buna karşılık olarak ise başka bir marş, albümü dinleyenlerin dikkatini çekebilir: Direniş’i temsil eden “March of the Resistance”, filmin en başarılı müziklerinden biri. Direniş pilotlarının X-Wings’ler ile savaş alanına geldiği sahneden hatırlanabilir. Filmin esas akılda kalan müzikleri ise, İngiliz güzel Daisy Ridley’nin canlandırdığı filmin ana karakteri Rey’in adına yapılmış naif ve hareketli melodilere sahip “Rey’s Theme” ile Vader’ın torunu “Emo” Kylo Ren’in filmde göründüğü neredeyse her sahnede kullanılan 5 notalık ürpertici melodi “Kylo Ren Arrives at the Battle” oldu. Ayrıca bir başka ürpertici parça ise üstadı Snoke’un göründüğü sahnede çalan “Snoke” ise 24 kişilik erkek koro tarafından kaydedilmiş. Bu parçanın internette olay çıkaran esas özelliği ise, an itibariyle teori olan ve gerçekleşmesi de muhtemel bir rastlantı: Serinin üçüncü filminde Palpatine’in Anakin’e “onun ustası olduğu varsayılan” Darth Plagueis’in hikayesini anlatırken çalınan Williams eseri “Palpatine's Teachings” ile “Snoke” parçasının fazlasıyla benzemesi. Bu benzerlikten yola çıkarak Snoke’un aslında Darth Plagueis olduğu iddia ediliyor. Ancak tabii ki bu bir varsayım olsa bile bu seride müziğin, filmin çok önemli bir parçası olduğu unutulmamalı.



Bu yıl vizyona girecek olan ara film “Rogue One: A Star Wars Story”nin müziklerinin altında ise imza olarak ilk defa Williams’ı değil; Büyük Budapeşte Oteli ve Harry Potter’ın son iki filminden tanınan Alexandre Desplat’yı göreceğiz. Belki de 84 yaşındaki Williams’ın halefi olarak sonraki filmlerde de müzikler bu isme emanet edilecek. Son yılların en başarılı bestekarlarından biri olan Desplat’nın Williams’ın izinden başarıyla gidebilmesi dileğiyle... Bu arada özellikle bilindiği üzere orijinal üçleme, çoğunluk tarafından artık bir klasik olarak kabul edilse de özellikle prequel üçlemenin kalitesi çoğu zaman eleştiri konusu oldu. Ancak bütün filmlerin belki de üzerinde en az tartışılan unsuru ise müzikleri oldu. Böylelikle, 6 film de müzikal anlamda oldukça özgün kabul ediliyor. Ve yeni karakterleri eskileriyle en güzel şekilde harmanlayan 7. filmin 23 parçalık müziğini, artık bu 6 filmin yanına rahatlıkla ekleyebiliriz: Her şey için yeniden teşekkürler John Williams.

            


17 Aralık 2015






Büyüme Zamanı

The Neighbourhood- Wiped Out!

7/10






2011’de kurulan Amerikalı topluluk The Neighbourhood, henüz ilk albümüyle ismini birden dünyaya duyurdu. Grubun “I Love You.” (2013) isimli bu albümleriyle yaratmış olduğu “karamsar ve atmosferik tarz”, Rolling Stone dergisinin deyimiyle grubun muadili diğer sanatçılardan en büyük farkı. Bu orijinalliği sağlayan ise 91’li vokal Jesse Rutherford’un kendine özgü sakin vokalleri, basit ama etkili şarkı sözleri ve müzikal altyapının sadeliği. Aslında kimilerine göre bu sadelik ve basitlik, renkli fotoğraf vermeyen grubun ilgi çekici imajıyla birleşince ortaya pazarlama harikası bir “Tumblr gençliği idolü” ortaya çıkıyor. Bu tamamen grubun müziğine önyargılı yaklaşmak ile alakalı. Alternatif rock, indie pop ve yer yer hip-hop sentezli bu müzik, yeni bir şeyler arayan her müziksevere hitap edecek bir türe sahip. Grubun başarılı ilk albümünde ve çıkardığı EP’lerde dinlemesi oldukça keyifli bu gece şarkıları, herkese tavsiye edilebilir: Her ne kadar özellikle ikinci single “Sweather Weather” grubun piyasadaki en büyük hiti olarak ön plana çıksa da “I Love You.” albümünün tamamı, baştan sona her bir parçası kesinlikle sevilmeye değer.





               Grup ile ilgili önemli bir nokta ise üretilen parçaların, hatta istisnasız olarak hepsinin aslında Rutherford’un günlüklerinin bestelenmiş halleri gibi durması oluyor. Bu parçalar, şarkı sözlerinin bireyselliği ve duyguları açık ifadelerle doğrudan dinleyiciye aktarmasıyla bizleri grubun vokalinin özel hayatına 3-4 dakikalığına konuk ediyor: İlk albüm, Rutherford’un 17 yaşından beri birlikte olduğu, ismini de boynuna dövme yaptırdığı şarkıcı Anabel Englund ile olan ilişkisini ve “I Love You.” başlığıyla da haliyle ona olan bağlılığını anlatıyor. Ertesi yıl, 2014’te çıkarılan mixtape’lerinin “#Icanteven” isimli single’ında ise “Just got cheated on, no it's not my day” ve “Shame on me, you fooled me twice” dizeleriyle ise Englund’ın kendisini ikinci kez aldattığını ve bu yüzden ilişkilerinin bittiğini ifade ediyor. Hatta bunlarla birlikte, grubun 2015’te Ekim sonunda piyasaya sürülen ikinci albümü “Wiped Out!”, başlığı ile Englund’un isminin (Rutherford, artık Devon Carlson isimli eski bir arkadaşıyla ilişkide olduğu için) artık silinip çıktığını ve bu süreçte de bir de babasını kaybeden Rutherford’un içinde bulunduğu ruh halini yansıtıyor. Fazla magazinsel gözükse de bu bilgiler, grubun yaptığı müziği net bir şekilde etkiliyor. Bu anlamda aslında The Neighbourhood’un bir grup yapısından çok solo projeyi andırdığı söylenebilir.


Soldan sağa: Lise yıllarındaki Rutherford ve Englund / Yaklaşık 6 yıl sonra yine aynı ikili / Rutherford & Carlson


“Wiped Out!”, böylelikle ilk albüme göre daha konsept bir kayıt olarak karşımıza çıkıyor. Albümün açılışı, Rutherford’un babasına ithafen 30 saniyelik sessizlikle yapılırken sonraki parça “Prey” ile birlikte grup, ilk albümdeki sound’a benzer bir tarzla yol alıyor. Kelime oyunları (“I feel like prey, I feel like praying”) ve gitarlarıyla dikkat çeken şarkı, albümün öne çıkanlarından. Ardından gelen “Cry Baby” de akıp giden temposuyla albümün değerli parçalarından biri. “I know I'll fall in love with you, baby. And that's not what I wanna do” gibi dizelerle Rutherford, yeni ilişkisine başlamasındaki tereddütleri anlatıyor. Albüme adını veren “Wiped Out!”ta ise sadece ikinci bölümündeki karışık tempolu enstrümantal bölüm rahatsız ediyor. Parça, liseden kalma ilişkinin bitmesi ve babanın ölmesi ile birlikte bu yüzden albümün konseptini oluşturan “büyüme” evresiyle ilgili.




Ardından gelen parça albümün kapağı olan “The Beach” ise en başarılı işlerden biri olmuş. Özellikle nakaratın vuruculuğu dikkat çekerken, “I've been callin' you "friend," I might need to give it up” gibi birçok basit sözle ifade edildiği gibi bu şarkı da Rutherford’un eski dostu-yeni kız arkadaşı hakkında. Hatta “Single” parçasında, kızın babası bile (Dave Carlson) şarkı sözüne dahil olmuş (“I'm sorry Dave, I never meant to hurt your baby girl.”). Grubun kendine özgü bu söz yazarlığı devam ediyor. Bunun dışında, şarkıcının kendi babasının ardından kaleme aldıkları; “Daddy Issues” ve ilk single “R.I.P. 2 My Youth”, yine albümün konsepti olan olgunlaşma ile ilgili fena olmayan işler. Genel olarak bakıldığında ise, albümün ilk albümlerinin başarısının ve bütünlüğünün altında kaldığı çok açık. Grubun her şeyi, Jesse Rutherford’un özel hayatındaki olumsuzlukları günlük yazar gibi dinleyiciye aktarmasının bu defa başarılı olup olmadığı tartışılabilir. Belki de bu kadar olay sonrasında kabuğuna çekilip kendisine biraz zaman ayırması, grubun ileride daha eli yüzü düzgün parçalar çıkarmasını sağlayabilirdi. Her şeye rağmen “Wiped Out!”, belli parçalara zaman ayırmaya değer bir albüm.





8 Aralık 2015



Bir Rock’n Coke Güncesi 

Malum bir dergide yayınlanmak üzere yazılmış;

fakat hiç yayımlanmamış bir yazı...



2010'dan sonra her iki yılda bir yapılacağı açıklanmasına rağmen bu yıl düzenlenmeyince hayal kırıklığı yaşatan yerli Glastonbury'miz, Rock'n Coke'un 2013 yılını hatırlamak isteyenlere:


                                                                                

Gün geldi… Yapılamayan, iptal edilen, ertelenen konserler, festivallerle gecen bir yazın ardından Eylül’ün ilk hafta sonu, koyduk Creedence kasetini 73 model Impala’ya, çıktık öğlene doğru yola, Hezarfen havaalanına… Bir yandan şehirden uzaklaştıkça sıcaklaşan hava ensemizden aşağı boncuk boncuk terletirken diğer yandan festival programımızı konuşuyoruz; daha önce gördüklerimizden, daha önce sık sık gördüklerimizden, görmeyi hep istediklerimizden, görmeyi iple çektiklerimizden bahsediyoruz birbirimize. Haliyle 69’ Woodstock deneyimini yaşayabilmiş kimseler olmasak da fark ettiğimiz ve kendimize sorduğumuz bir şey var; sanki son zamanlardaki rock festivalleri  çok bir rock’n roll yoksunu mu oldu ne.. derken arka koltuktan Neil (Young) “My my hey hey” diye girince sustuk ve uzun bir highway muhabbetinin ardından arabamızı park edip alana ayağımızı bastık.




Festival tartışmalarını sürdürmek bir yana ana sahnede bizi ilk olarak konser kadrosu ve bir indie grubuna yakışacak abartısız set-up’ıyla Büyük Ev Ablukada karşıladı. Davul kick’inin üstündeki “Rakın yok” yazısını okuyunca hemen gittik birer ikişer biralarımızı aldık malum rakı bulabileceğimizi sanmayarak ve de güneşin de tam tepemizde olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek... Neticede her zamanki gibi bir BEA klasiğiydi konser; fakat kendilerini daha mütevazi sahnelerde görmeye alıştığımızdan Rock’n Coke’un dev ana sahnesine biraz fizik olarak küçük kaçmış gibiydiler.

İlk günün büyük çoğunluğunu ana sahnedeki konserleri izleyerek geçirdiğimizi göz önünde bulundurursak ayağımızın tozunu silkelemek ve de gölge bir yerlerde pineklemek suretiyle Editors’i dinledik. Bu sene festivaldeki yoğun Britanya çıkarmalarından biri olup memlekete ikinci kere gelen Editors, ilk gelişlerinden bu yana 2013’te yayınladıkları pek de bizi açmayan, birbirini tekrar eden şarkıların olduğu “The Weight of Your Love” albümünden bir şarkıyla açılışı yaptılar. Glastonbury'de "headliner"lıktan burada güneş altında.. nereden nereye demeden de edemedik.





Biraz kendimize geldikten ve güneşi iteledikten sonra Editors’u yarıda bırakarak festivalin ikinci büyük sahnesi olan Cola Zero sahnesinde ilk günün o zamana kadar izlediğimiz en iyi performansını, kuruluşları aslında çok da yeni olmayan (1998) fakat toplamda sadece 3 tane stüdyo, 2 tane de canlı performans albümleri olan Belçikalı grup Triggerfinger’ı izlemeye vakıf olduk. Açıkça söylemek gerekirse soundlari festivale lazım olan sert ve eski usul bir sounddu. Kanımca herhangi bir rock festivalindeki Queens Of The Stone Age açığını doldurabilecek kadar sağlamlardı. Üstüne gerek sahne performansları olsun gerekse oradaki enerjileri olsun seyirciyi coşturmayı, izleyenlere deli bir enerji bombardımanı sağlamayı da kusursuz başardılar diye düşünüyorum. Slide’lı bas gitar partisyonları, sahneyi destekleyen ana demirlere gitarın klavyesini sürütmece usulüyle gürültünün dozajını arttırma, davul setinin hi-hat’ini ısırma vs. gibi hareketleri seyirciye iyiden iyiye keyif ve hareket veren türdendi. Grubun frontman’i Ruben Block’un tüm sahne karizmasının yanı sıra Rammstein’ın Keine Lust klibinden çıkma bir hali vardı (izleyen hatırlayacaktır). Bizim oraların eski kovboy tarzına ve usulüne gönül vermiş basçıları Paul van Bruystegem  ve afili pembe takımının bir kez olsun bir düğmesini dahi açmadan tam performans çalıp üstüne bir davul solo çakıp, Lykke Li’nin ünlü şarkısını (I Follow Rivers) coverlamak suretiyle mikrofonlanmış tuzluk biberlik takımıyla sahne performansının sınırlarını zorlayan Mario Goossens’dan oluşuyordu Triggerfinger. Hafif stoner’a kaçan rock’n rollamalarıyla tanımayanlar, bilmeyenler için herhalde müthiş bir keşif olmuştur. Ayrıca Triggerfinger’ın sadece I Follow Rivers olmadığını da göstermiştir. Tabii turnelerinin, yeni albüm çalışmaları öncesindeki son konserini de Rihanna’nin ‘’Man Down’’ (nam-ı diğer Ram papapam)  şarkısını kendi tarzlarınca sert bir şekilde coverlayarak bitirmelerinin I Follow River’in yanında onları bunca yılın ardından daha da popülerleştireceklerine şüphem yok.  Genelde pop şarkılarının değişik tarzlardaki coverlarının ilginç ve nadir olarak  güzel olmasına naçizane bir örnek oluşturdular. Bir sonraki konserlerinde bir de Britney Spears’tan Toxic coverını beklemekteyiz kendilerinden.

Triggerfinger’in hemen ardından ana sahneye geri dönüş ve bu sefer akşamın ilk konseri tadında Rock’n Coke’un kontratlı elemanları çoluk çocuk yorgunluğu demeden her zamanki kalabalık dinleyicisine dinlettiriyor kendisini. Duman’ın alanda kendisine saygı duyan genel ve de yerel bir dinleyici kitlesi var. Yeni albümden içinde bulunulan bağlama uygun olarak, beklendiği üzere, “Eyvallah” ile girip bir daha yeni albümlerine dönmeden klasik şarkılarıyla coşturdular. Yerel, Türkçe rock’ın Seattle soundu ve ruhuna bulanmış bir sentezi halinde artık olgunluk mertebesinden de daha yukarılara çıkan grup ne olursa olsun “Bu Akşam” introsu girdiğinde insanların çılgınlar gibi çığlık atmalarını, bağıra çağıra şarkıyı söylemelerini ve hoplamalarla zıplamalarla coşmalarını her zamanki gibi başarılı bir şekilde sağlıyor. En “Duman baydı abi” diyeni bile bir ayak sallamıyor değil (şahit olunmuştur).

Daha tek albümlü fakat “Best of Friends” singlelarıyla NME’den yılın bir numaralı şarkısı ödülünü alan ünlü İngiliz Rough Trade labellı, 2011’de kurulan Palma Violets Zero sahnesinde kendilerinin de konser ortasında dalga geçerek bahsettiği üzere az bir izleyici kitlesine performans gösterse de İngiliz indie/garage rock sahnesinin klasik soundlarından The Kooks’u anımsatan şarkılarını çalarlarken  genç kızları en ön sıraya dizip onlarla flörtleşmeyi ihmal etmediler. Eğlenceli ve efendi bir indie rock grubunu sahnede izleme fırsatını yakaladık sayelerinde. İki sene önceki festivalde gördüğümüz The Kooks’un birkaç doz daha serti ve ayni zamanda birazcık daha “naïve”i bir grup karşımızdaydı. Onları dinlerken kendimizi şu klasik, genelde neşeli fakat hafif buruk Amerikan lise filmlerinden herhangi birinin müziklerini dinliyor gibi hissettik.

2000’lerin Depeche Mode’u olarak anılan, güçlü baslarıyla vücutları titreten, ağırbaşlı synthpop ikilisi Hurts’un izleyicisi kalabalık olmasına rağmen İngiliz ikilinin tarzlarından olsa gerek pek bir sakindi. Grupta ise izleyiciye nazaran daha aktif bir şekilde performans gösteren Theo Hutchcraft bir ara mikrofonla intihar triplerinden kendini alamadı. Ayrıca Illimunated sırasında Hutchcraft’in ricasıyla tüm telefonlar  havaya kaldırılmak suretiyle şarkıya illumine şekilde eşlik edildi. En sonunda da bütün konser boyunca beklenen ve en sevilen şarkıları olan “Stay”i sürpriz yapmayıp çalarak sahneyi Arctic Monkeys’e bıraktılar.




İngiltere’nin kendilerini artik tam anlamıyla kanıtlamış, ergenlik triplerini fazlasıyla atmış hatta ve hatta her albümlerinde kendilerini gittikçe daha da aşan Arctic Monkeys  konserden iki gün sonra yayınlanacak olan son albümlerinin (AM) turnesi için ilk defa Türkiye topraklarına Rock’n Coke 2013’de ayak bastı. Hurts’den sonra ana sahne alanında yerinden ayrılmayan insanlar sanki Hurts konserinin neden seyirci açısından pek de coşkulu geçmediğinin ipucunu veriyordu. İlk günün headlinerı ve konserin dev isimlerinden Monkeys artık her ne kadar, neredeyse bütün  şarkıları klasikleşmiş olsa da konsere 9 Eylül’de çıkan 5. Stüdyo albümleri AM’in ilk şarkısı ve albümün çıkışından önce yayınlanan üç single’dan ikincisi Do I Wanna Know? ile başladı. Her yeni albümünde bir öncekinden çok daha üst  kalitede bir sound yakalayan ve aynı, birbirini tekrar eden şarkılardan kaçınan Monkeys sahnede her zamanki gibi daha yoğunlukla eski şarkılarından da çalarak izleyicinin beğeni terazisinde mutlak dengeyi kurdu diyebiliriz. Yayınlanan single’ların dışında yeni albümün favori şarkılarından Arabella’yi da çalmayı ihmal etmediler; fakat şimdi olsa Arabella’nin yanında bir de Fireside çalmaları çok şık bir hareket olurdu. Çalınan, söylenenlerin yansıra Kyuss ve Queens Of The Stone Age’den tanıdığımız Josh Homme’a tarz ve görünüş olarak her gecen gün daha da benzeyen hatta her iki müzisyenin de aralarındaki sıkı fıkı ilişkilerinden ötürü amca-yeğen benzetmesini yapabileceğimiz Monkey’s frontmani Alex Turner ettiği iki güzel kelamla da kızların sevgisini hemen kaptı. Tabii konserde unutulmaması gereken anlardan biri de Turner’ın kıç cebinden bir anda bir dolmuş şoförü  çevikliğiyle tarağını çıkarıp yolda gidiyormuş gibi saçlarını taradıktan sonra geri cebine koymasıydı ki kendisi daha önce 2011’de Hollanda’daki Lowland Festival’da bu hareketi nispeten bayacak bir şekilde pampası Miles Kane’in  505 solosunu atarken ona karşı yapmıştı. Güzel ve eğlenceli bir konserdi vesselam fakat kendilerinin daha önce daha iyi performansla çaldıklarını görmüştük. En son “See you next time” diyerek grubun sahneden ayrılması belki bir telafinin geleceğinin göstergesidir… 

Arctic Monkeys ile ilk günün kapanışını yapıp çadır kentimizde usulca günün değerlendirmesini yaparken hala etkisi üzerimizde, eski albümlerden çalmadıkları şarkıları dinlemekten kendimizi alıkoyamadık…

2. Gün

Yağmur beklentili, bolca esintili, tozun dumana katıldığı festival alanının ikinci gün açılış konserini Kadıköy’ün medar-ı iftiharlarından  Umut Adan ile yaptık. Şairane sözleri ve kişiliğiyle 70’lerdeki Anadolu Pop ‘un günümüzde dinlenmesi gereken, ender bulunan müzisyenlerinden Umut Adan keşif sahnesinde pek ala bir performans gösterdi; fakat bizce keşfedilmesi için Rock’n Coke’a gerek kalmayan bir sanatçı kendisi. Sahnedeki duruşu yerli Miles Kane’i anımsatan, yine Kadıköy’den Standart FM label'lı Umut Adan konser boyunca gerek sözleri gerek tavır ve davranışları gerekse orta hızlı, neşeli, şarkılara mükemmel uyan soloları olsun az ve öz olan seyircisine keyifli anlar yaşatmayı başardı. Hit şarkısı “Beni Seçtiğin Bu Yerde” ile ağır rock’n roll’a bağladı; Rock’n Coke ve öncesindeki İtalya’daki psychedelic pop festivalinde “headliner”lığı çekmenin yorgunluğunu atmak üzere sahneden ayrıldı.

Umut Adan’ın ardından son yarım saatine girmekte olan 123’u Parti sahnesinde dinledik. Alana vardığımızda dikkati ilk çeken herhalde basçılarının Nicki Minaj #direniyor tişörtüydü; sonrasında da vokalistleri Dilara Sakpınar’ın hem kendisinin hem de sesinin duruluğu, güzelliğiydi. Türkiye indie sahnesinin başını çekenlerden 123, konserde bol groove’lu, enstrümanlı, seyircili ve de arada da ufak tefek noise’lu bir performans gösterdi Parti sahnesinde. Sakpınar’ın seksi ve içi kıpır kıpır eden vokalinin yanında gitarlar da sağlamdı, “Yokuz”da enfes bir soloyu izleyiciye bahşettiler. Kendilerinden gösterdikleri performans doğrultusunda neredeyse festivalin en iyi yerli gruplarındandı diye söz etmek mümkün.



Keşif sahnesinde yine bizi keşif sahnesinde olmasıyla şaşırtan hızlı, pasif-agresif gitar sololarıyla bulunduğu sahneden daha fazlasını hak eden Radio Moscow iki kişilik, garage band tarzlarıyla Retro blues ve psychedelic pop’un naçizane soundlarini tattırdılar. Konserlerinin gayet hareketli ve dinamik olmasını sıradan davul ritimlerinden daha çok sırma saçlı vokal-gitar abimizin alabildiğine uzun fakat hızlıca attığı sololara borçluyuz. Festivalin psychedelia’sini bize yaşattılar sağ olsunlar.

14. Roxy Müzik günlerinde birincilikle seslerini duyuran Ankara menşeili kendi tabirleriyle Acid Punk grubu Softa , 2013’de çıkan Peyote labelli ilk albümleri “Hunili Ayin”den parçalarını tüm öğlen sıcağı ve Şehir Sahne’sinin sera etkisi yapan çadırına rağmen gayet başarılı, gaz bir şekilde çaldılar. Konserde çaldıkları kendi parçalarının yanı sıra vokalist Ece’nin adeta bir Kim Gordon’a dönüşmesi de sahne performanslarında dikkate değerdi. Sahnede herhangi bir garage ve punk grubundan daha çok insani kendinden geçiren sıra dışı bir noise rock grubu vardı adeta. Şovlarını keşke daha çalsalardı dedirten erken bir sonla bitirerek sahneyi 2012 Miller Music Factory’nin birincisi Sapan’a bıraktılar. Her hâlükârda Rock’n Coke 2013’teki bu performansları yine tarzlarının Türkiye’de öncü gruplarından olduğunu kanıtlamış oldu Softa.

Replikas akşamüstü saatinde hava çok da sıcak değilken festivalin en güzel dinlenen gruplarındandı. Biralarımız elimizde çok da çoluk çocuğa karışmadan arkalarda yerimizi alıp yorulmadan, sıkılmadan kendilerini yine kendileri gibi ağırbaşlı şekilde dinledik.  Son EP’lerinden hiç çalmayan grup klasikleşen şarkıları “Gece Kadar Rahatsız Etmiyor” ve “Dayan“ın yanında yine beğenilen şarklarından “Bugün Varım Yarın Yokum” ile 2012’de yayınlanan 6. Stüdyo albümleri “Biz Burada Yok İken”den “Kaleden Kaleye Sahin Uçurdum” şarkılarını çalarak Anadolu rock tarzlarını çok başarılı bir şekilde sahnede gerçekleştirdiler.

Primal Scream festivalin eğlencelik akşamüstü gruplarındandı. Yaptıkları müzik pozitif enerji ve mutluluk yayarken kendilerinin "American Dream"vari tavırları da ana sahnede keyifli bir konser dinleme imkânı sağlıyordu izleyiciye.


Aksama doğru güneşi batırırken kesif sahnesinde Barselona merkezli fakat Latin Amerika orijinli, dinlerken bize Gogol Bordello’nun Latin versiyonunu andıran şen şakrak Che Sudaka konserin ilk birkaç dakikası 40-50 kişiye çalarken, gitaristleri Santana gibi şarkıya kesik, tiz ama dolu bir riffle girip oynak izleyiciyi adeta mıknatıs gibi sahneye çekerek konseri olması gerektiği gibi bol danslı, hoplamalı zıplamalı şekilde başlattı. Rock, reggae, ska karışımı soundlariyla ve de şarkılarının İspanyolca olmasından dolayı da Gogol Bordello’nun yanında Manu Chao’yu daha çok anımsatan grubun, vokaline baktığımız zaman açık gök mavisi eşofman takımlarının içerisinde sanki bir Maradona görür gibi oluyoruz. Bunun yanında grubun politik duruşu ve sözlerinin sahne performanslarına etkisi de çok büyüktü. Akordeoncunun Guantanamo tutsakları için turuncu tulumla sahneye çıkması,  çakma Maradona Abi’nin Türkçe “Kimse İllegal Değildir” diye bitirdiği politik, barışçıl bir metin okuması işin eğlence kısmına biraz da ciddiyet ve duyarlılık serpti diyebiliriz. Seyirciyi çok iyi eğlendirmeyi beceren gruptan kendilerince ska tarzında aranje ettikleri bir Englishman in New York dinledik ve ardından da bis kısmında hoplaya zıplaya “babolin”ledik.

Jamiroquai her zamanki gibi klasik bir konser verdi. En sonuncu İstanbul konserinin üzerinden kendisinden bir sonra çıkacak headliner The Prodigy kadar kendisini özletmeden bu sefer Rock’n Coke 2013 ana sahnedeydi. Festivalin yaş ortalaması, gözlemlediğimize göre, en büyük olan seyirci kalabalığına performans gösterdi artık kendisiyle klasikleşen eşofman takımıyla.

Parti çadırında gecenin en iyilerinden olan yine festivalin Brit indie çıkarmalarından Londra merkezli ve birçok müzik ödülü sahibi Klaxons bu ikinci İstanbul ziyaretlerinde gayet kalabalık olan parti çadırına keyifli bir performans çıkardı. Klaxons’u izleyenler arasında yerli gruplarımızdan epey bir müzisyen de gözlerimizden kaçmadı. En iyi şarkılarını baştan dinleyip yavaş yavaş kendimizi Prodigy’e hazırlamaya başladık.

Prodigy öncesinde Belçikalı drum and bass, elektronik müzik DJ’i  DJ Netsky’ın konser projesi Netsky Live parti çadırında kendilerini DnB dinleyip  kaybetmek isteyen bir sürü izleyiciyle doluydu. Sahnede canlı enstrümanların ve müzisyenlerin yanında DJ’imiz ne kadar geri planda kalsa da vokalistin her daim onu unutturmaması ve seyirciye gerek  “Netsky” dedirterek, onlara kalpler yollatarak gaza getirmesi klasik bir DnB konserinden daha farklı bir şekilde sahnede performanslarını icra ettiklerini gösterdi.




Festivalin son anda açıklanan ve açıklandığı andan itibaren herkesin esasen beklediği isim The Prodigy kapanışı yapmak için sahneye çıktığı andan itibaren artık son bir dans bekleyen seyirciye, onun hakkettiği performansı gerçekleştirdi mi söylemek zor. 2009’dan beri albüm yayınlamayan; fakat o zamandan beri çıkardıkları tek tük birçok single ile festival ve konserlerinde izleyiciyi şaşırtan grup klasik şarkılarının  mirasına yatarak yine de ne olursa olsun çılgın bir parti ortamı yaratmayı başardı. Daha çıkmamış olan yeni albümleri “How To Steal a Jet Fighter”ı bekleyedururken, son zamanlarda hemen hemen çıktıkları her festivalde çaldıkları ve albümde olması muhtemel “AWOL”, “Jetfighter”, “Rock Weiler” gibi şarkıları da çalmayı ihmal etmediler. Her ne kadar üstün bir performans göstermemiş olsalar da konseri 1992’de yayınladıkları “Experience” albümlerinden “Hyperspeed” ile bitirmeleri hem festivale hem de konsere çok şık bir veda oldu.

The Prodigy de bittikten sonra pılımızı pırtımızı toplayıp çadır kentimize ve de eşe dosta selam çaktıktan sonra bir sonraki festivalde tekrar görüşmek üzere sevgili Impala’mızla alanı terk ettik. Dönüşte yine Creedence kasetiyle; fakat bu sefer yorgunluğun verdiği sessizlikle eve doğru gece yolculuğumuzu gerçekleştirdik.  

PS. Tarık Mengüç özür dileriz, maalesef  her ne kadar allem edip kallem edip reklamlara çıkmış olsan da RnC 2013'de kaçırdık seni; bir dahaki konsere artık... 


PS 2. Barkın'a da ta İzmir'den gelip keyifli bir festival ve çadır arkadaşlığı yaptığı için teşekkürlerimi iletirim. 

Rusty, İstanbul/Kadıköy'den bildirdi...


Kerem Yalçıner