25 Ağustos 2014

Lana del Rey- "Ultraviolence"






Hüzünlü Hollywood Hikayeleri

Lana del Rey- "Ultraviolence"


8/10




     
      Lana del Rey, son yılların en çok konuşulan müzik sanatçılarından biri şüphesiz. 2011 yılının sonlarından 2012 yazına kadar art arda çıkardığı single’lar ile de birden bütün müzik piyasasının zirvesine yerleşen isimlerden oldu. Şarkılarına yapılan remixlerin dışında da günümüz popunun gereği olarak “bangır bangır” bir müzik de yapmamasına, “kendine özgü gangster bir Nancy Sinatra” olarak kendini nitelediği üzere genelde hüzünlü ve ağır parçalar söylemesine rağmen bu başarıyı elde etmesi ise gerçekten dikkat çekiciydi. Kendisini üne kavuşturan albümü “Born to Die”ın ticari başarısı bir yana, onu bu kadar piyasanın gündeminde tutan özelliği ise 60’lar kokan retro imajı ve duruşunun “pop” camiasına getirdiği farklılıktı. Tıpkı, Del Rey gibi en kalın kadın sesi kontraltoya sahip Amy Winehouse ve Adele gibi sanatçıların yaptığı gibi. Bunu yanında, listeleri alt üst eden 17 yaşındaki Lorde’nin de şu anki konumu da aslında bu “farklılığı” sayesinde oluştu: Günümüz kültüründen ayrı bir şekilde yaptıkları müzik, pop müziğine alternatif bir yol, yeni bir seçenek sundu. Popüler müzik severler de doğal olarak birbirine tıpatıp benzeyen müziklerden sıkılıp kopmaya başlayarak bu tarz sanatçılara yöneldi. Hem popüler hem de alternatif olabilen bu müzik tarzı, aslında günümüzdeki indie-pop tabirinin de içinde yer alıyor.




            New York doğumlu Elizabeth “Lizzy” Grant, her ne kadar ilk albümünü 2010 yılında “Lana del Ray a.k.a Lizzy Grant” adı altında yayınlasa da birçok kişi ikinci albümü “Born to Die”ın sanatçının ilk albümü olduğunu düşünüyor. Aslında “Kill Kill” ve “Yayo” gibi parçalara sahip hiç de fena olmayan ilk albümün değerinin bilinmemesi çok doğal: Lizzy Grant, yeni adı olan Lana del Rey’e geçerken sadece ismini ve plak şirketini değil, (estetik operasyonla birlikte) imajıyla görünüşünü de oldukça değiştirdi. Dünyaca ünlü plak şirketi Interscope’un mu yoksa tamamen başka birinin mi bu değişimin arkasında olduğu ise bilinmiyor. Hatta SNL'deki detone performansı sonrası kimilerince bir “proje” olarak nitelendirilen, sahte bir güzellikle ve kişilikle yaratılmış olarak görülen Lana del Rey’in gerçekten de kendi şarkılarını yazıp söyleyebilmesinin gerçekliği (ya da bilgisayarla müdahale edildiği) oldukça tartışma konusu olmuştu. Buna karşılık ön yargılar bir kenara bırakılıp sadece yaptığı müzik dinlenilirse denilebilir ki “Born to Die” ve sonrasında gelen “Paradise EP”den birçok başarılı parça gerçekten de sanatçının kariyeri için önemli eserler oldu, bu albümlerden: Plak şirketiyle anlaştıran şarkı “Video Games”, klibiyle hafızalara kazınan ve Del Rey’i uluslararası üne kavuşturan “Born to Die”ın yanında “Blue Jeans”, “Dark Paradise”,“National Anthem”, “Ride” ve tabii “CedricGervais Remix”i geçen yazın en büyük club hitlerinden olan “Summertime Sadness” gibi birçok hit parça çıktı. Aynı zamanda, Lana del Rey, geçen yılın filmlerinden “The Great Gatsby”de ve albümünde yer alan “Young & Beautiful” ile de başarısını ertesi yıl da devam ettirdi.



            Bu yılın haziran ayında üçüncü stüdyo albümü “Ultraviolence”ı yayınlayan sanatçının, önceki albümün başarısının sonrasında gelen popülarite sonrası müziğinin de modern akıma daha çok evrileceği ve bununla beraber daha da elektronik bir hal alacağı tahmin ediliyordu. Lana ise bütün eleştirilere karşılık, cesurca bir hareketle beklentilerin tam tersi bir yolda ilerlemeyi tercih etti: Albümün prodüktörlüğü için The Black Keys’in vokali/gitaristi Dan Auerbach ile anlaşan Lana del Rey, yine bu albüm için kendi yazdığı şarkıları, önceki albümden farklı olarak bir rock müzisyeni olan Auerbach ve gitarı eşliğinde düzenledi. Ayrıca “Ultraviolence”, bu yüzden sanatçının önceki işlerine göre özellikle vokalden sonra gitarın başrolde olduğu daha enstrümantal bir albüm, zaten parçalardaki müzik altyapılarının bu denli zenginleşmesi de ilk albümlere nazaran çok daha olgun parçalar meydana getirmiş. Ortaya çıkan sonuç ise belli: Önceki albüme kıyasla müzikte çoğunlukla bir tarz değişimi söz konusu. Bu albüm, ikinci albümün baroque-indie pop’undan farklı bir noktada ağırlıklı olarak dream-pop, hatta alternatif rock özellikli taşıyan bir eser olmuş. Bu tarza yakın olan Cat Power, Melody’s Echo Chamber ve Beach House gibi kadın vokalli sanatçılar albümü dinleyince hemen akla gelen isimler oluyor. Del Rey’in gözlerindeki hüzün ise, ilk iki albüm sonrası bu albümde de müziğinde devam ediyor ancak bu sefer özellikle şarkı sözleri çok daha karamsar. Ayrıca her zamanki o sinematikliğinden de bir şeyler kaybetmemiş tabii. Yine 60’ları konu alan filmleri aratmayacak müzik videoları var bu albümde de. Bu nedenlerle kendisine “Born to Die” döneminde yakıştırılan “Hollywood Sadcore” tarzı kısmen hala sürmekte tabii.(Cat Power da “Queen of Sadcore” olarak anılmaktaydı o nedenle de burada da yine onunla bir müzikal yakınlığı var denilebilir.)




            Albümün dikkat çekenlerine gelecek olursak, öncelikle çıkış parçası olan “West Coast”, sözleriyle olsun, nakaratının akıcılığıyla olsun tam anlamıyla insanın hiç sıkılmadan defalarca dinleyebileceği bir şarkı olmuş. Ayrıca aranjmanı üzerinde de oldukça zaman harcandığı çok belli. “Shades of Cool” da ikinci single olarak piyasaya sürüldü ve özellikle parçanın atmosferi ile buna paralel müzik videosuyla gerçekten ön plana çıkıyor. Aynı zamanda hem bu parça hem de albüm geneli için söylemek gerekirse Lana del Rey’in, önceki işlerdekine göre sesinin sınırlarını daha da zorlayıp cesurca kullandığı açıkça hissedilebilir. Bunların yanında albüme adını veren “Ultraviolence” parçası da kesinlikle dikkat çeken bir başka şarkı olmuş. Bu yaz sahne aldığı ünlü Glastonbury Festivali’nde de Del Rey, bu parçayı etkileyici şekilde icra etmişti. Ayrıca albümün ve söz konusu konserin açılışını yapan “Cruel World”, basit ama güzel yapısıyla albümün belki de en özel şarkısı “Pretty When You Cry”, çıkış parçasına göndermelerde bulunan, Lou Reed etkili “Brooklyn Baby”, eski günlüklerin hiç çekinmeden paylaşıldığı “Fucked My Way Up to the Top” ve geçmişten fırladığı belli, bir Jessie Mae Robinson coverı olan albümün kapanışı “The Other Women”, öne çıkan parçalar olmuş.



"Born to Die" ve "Ultraviolence" Arasındaki İmaj Farklılığı




            “Ultraviolence”ın, görkemli “Born to Die” günlerinden bir farkı da sanatçıda minimum ölçüde makyaj ve renklilik barındırması. Onun bu kendine göre sade görüntüsüyle anlaşılıyor ki sanatçı, imaj olarak eskiden attığı adımların izinden gitmemeye kararlı görünüyor. Aynı zamanda da her zamanki kişisel yapıdaki şarkı sözlerinin de bu albümde daha da derinlere indiği görülüyor. Bu yüzden artık neler yaşıyor ya da hangi ruh hali içinde bilinmez ama Del Rey’in elindeki “Die Young” yazılı dövmeyi ileride bizlere hatırlatacak girişimlerde bulunmaması ve yaşadığı hüznü en azından ileride tekrardan bizlerle paylaşıp parçalarıyla yeniden kaybolmamızı sağlaması dileğiyle.









14 Ağustos 2014

Jack White- "Lazaretto"





Mavi Adam & Dünyanın En Hızlı Kaydı

Jack White- "Lazaretto"



6,5/10




   
        40’ına merdiven dayamış biri olsa da Jack White, müzik sektörü için hiç de yaşlı değil, tabii ki hala yapacak çok işi var Leonard Cohen 80 oldu hala sahnede; yine de White’ı daha şimdiden bir müzik efsanesi olarak ilan etmek pek yanlış olmaz. Öncelikle, 4 yıl evli kaldığı ve hatta soyadını da aldığı eski eşi Meg White ile birlikte 1997’de kurdukları The White Stripes ile modern rock n roll müziğinde çığır açtıkları kesin. Grup, blues ve garage gibi türleri harmanlayarak oluşturdukları tarzlarıyla ve imajlarıyla kendi alanlarında ikonlaştı. İkili, “Blue Orchid”, “Fell in Love with a Girl”, “The Hardest Button to Button” ve “Icky Thump” gibi hitleriyle listelerde birçok başarı kazanıp ödülleri evlerine götürdü. Ve tabii ki melodisiyle müzik tarihine geçmiş, 2004 yılının “En İyi Rock Parçası” Grammy’sinin de sahibi, malum şarkı “Seven Nation Army” ise hala fazlasıyla popülerliğini korumakta, özellikle son yıllarda Avrupalı futbol taraftarlarının favori marşlarından biri oldu. Jack White, aynı zamanda “Steady, As She Goes” ve “Salute Your Solution” gibi hitler çıkarmış olan, 2011 yılında müziğe ara veren The Raconteurs’in yanında The Kills’in solisti Alison Mosshart’ın vokali olduğu The Dead Weather gruplarının da birer parçası oldu ve ikişer albüm de onlarla çıkardı. The White Stripes ikilisinin ise 3 yıl önce yollarını ayırmasından sonra grubun şarkılarının büyük bir bölümünün yazarı, davul dışında bütün enstrümanların sorumlusu ve frontman’i, kısacası her şeyi Jack White, kariyerine solo devam etme kararı aldı.



            The Whites Stripes’ın da albümlerini çıkartmış olan kendi plak şirketi Third Man Records’tan yayınlanan ilk solo albümü “Blunderbuss”, iki yıl önce piyasaya sürüldü. Eski grubunda yakaladığı havayı devam ettirmeye kararlı olan White, yine benzer bir müzik tarzıyla yol almaya devam etti: Albüm, Blues, Garage ve hatta kimi zaman Country ile Folk ezgileri de taşıyan çoğulcu karakteri, hit parça bolluğu, melodilerin sadeliği ve şarkıların düzenlemeleriyle, beklendiği gibi önemli bir başarı elde etti. Grammy’de ise “Yılın Albümü” ödülü adaylığı gibi erişilmesi zor noktalara bu sefer tek başına ulaştı ve basından oldukça pozitif eleştiriler aldı. Özellikle albümün enerjik hiti “Sixteen Saltines” başta olmak üzere, “Love Interruption”, “I’m Shakin” ve “Freedom at 21” gibi parçaları Jack White konserlerinin vazgeçilmez parçaları oldu.



            Bu yılın haziran ayında ise White’ın merakla beklenen ikinci solo albümü “Lazaretto” müzikseverlerle buluştu. Albüm, bir haftada 40.000 adet plak versiyonu satılarak da 1991’den beri ilk haftasında en fazla satın alınan plak olarak tarihe geçti. Aynı zamanda Jack White’ın Stripes ile birlikte albüm kapakları ve konser kostümlerinde sadece siyah, beyaz ve kırmızı renklerini kullanarak yarattıkları imajdan sonra “mavi” renk kullanımına geçmesinin “Blunderbuss”tan sonra burada da sürdüğü görülüyor. Bunun yanında da albümün esas ilginç özelliği de Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olması: Jack White bu albümle, 3 saat, 55 dakika ve 21 saniye ile “Dünyanın En Hızlı Kaydedilen Stüdyo Albümü” ünvanının yeni sahibi oluyor. Müzik kaydı konusunda gerçekten de günümüz piyasasına önemli mesajlar vermeye devam ediyor White. Özellikle Neil Young’un da son albümü “A Letter Home”u White’ın kayıt makinesi olan küçücük bir kulübede kaydetmiş olması da oldukça dikkat çekici.




            “Lazaretto”nun açılışı, Bob Dylan’ın bile adına parça bestelediği efsanevi blues sanatçısı Blind Willie McTell’in 1928 yılında kaydedilmiş olan “Three Women Blues”un Jack White adaptasyonu “Three Women” ile yapılıyor. White, blues ustalarına olan hayranlığını bir kez daha ifade ederken büyük ihtimalle de kendisini taklit ettiğini düşündüğü The Black Keys’e de bir göndermede daha bulunuyor. Bunun yanında eskiden adalarda bulunan deli karantinası anlamında gelen “Lazaretto” ile birlikte sanatçı, kendi müzikal sınırlarını da albümün adına yakışır şekilde zorluyor. Özellikle önceki albümden de fark edildiği gibi artık White, gitar ve davulun yanında piyano ve keman gibi çeşitli enstrümanları da müziğine ekleyip dinleyenlere daha özgün işler sunuyor. Albümle aynı ismi taşıyan parça “Lazaretto” ise bu çeşitliliğin gayet başarılı bir ürünü. Albümün en öne çıkan parçası olmakla birlikte sonundaki keman solosuyla da kesinlikle beklenmedik güzellikte bir iş.

            “Lazaretto” parçasının yanında “Would You Fight for My Love?” da özellikle enstrüman tercihleriyle ve akılda kalıcı melodisiyle insanı hemen saran parçalardan biri oluveriyor. Ayrıca “That Black Bat Licorice” ise The White Stripes günlerini özleyen dinleyicilere ilaç olabilecek bir parça olmuş. Şarkıya çok yakışan bir spontanelik var gitarlarda.Yakın dostu ve ustası Young’un belki de izinden gitmeye kararlı olan Jack White bu albümde onunla özdeşleşmiş olan Country- Folk tadında eserler de ortaya çıkarmayı ihmal etmiyor. “Temporary Ground”, “Entitlement” ve albümün naif güzellikteki son parçası “Want and Able” ile birlikte tempoyu da zaman zaman düşürüyor. Bunların dışında albümün öne çıkan diğer parçaları ise ikinci single olarak yayınlanan “Just One Drink” ve etkileyici şarkı sözleriyle “I Think I Found the Culprit” oluyor.




                        Genel olarak değerlendirildiğinde albüm, “Blunderbuss”a nazaran Stripes’ın ilk dönemlerine daha çok benziyor. Bununla birlikte diğer albümlere göre de burada daha deneysel ve dağınık bir hava var; ancak bunun pozitif anlamda olduğunu söylemek pek mümkün değil. Parça bazında bakıldığında albüme adını veren şarkı dışında şimdilik pek fazla “The White Stripes düzeyinde” hit bulunduramasa da albüm, bir bütün olarak dinlendiğinde ve White’ın şarkı yazarlığının incelikleri hissedildiğinde tabii ki de fazlasıyla değerleniyor. Ancak belirtmekte fayda var: “Dünyanın En Hızlı Kaydedilen Stüdyo Albümü”nü yapmanın beraberinde getirdiği çok açık bir özensizlik var albümde. O nedenle ilk albümün altında bir devam gibi gözüküyor “Lazaretto”; yine de söz konusu olan kişi sıradan biri değil, yaşayan bir müzik efsanesi olan bu adam, aynı zamanda albüme ve geleceğine her zaman pozitif bakılmasına sebep oluyor. White, Glastonbury 2014’te de görülebildiği gibi eski günlerden hiçbir şey kaybetmemiş. Hatta artık bu sefer daha özgür, daha yaratıcı ve daha renkli.

            







15 Temmuz 2014






Yeni Hikayelerin Başlangıcı

123- "Anja"

7/10




            Güney şehirlerinde yaşayan 13-14 yaşlarındaki Aksel, doldurulmuş bir baykuş ile ruhani bir arkadaşlık yaşar. Birlikte kuzeye doğru tren yolculuğu yaparlar, bindikleri trenin makinistinin yani Arve’nin de baykuşu öldürüp içini dolduran kişi olduğu ortaya çıkar. Daha sonra vardıkları balinalar diyarında da ikili, Anja isimli bir balinanın sırtına çıkarlar... İşte bu fantastik hikayenin yazarı Berke Can Özcan (davul, vokal) ile Feryin Kaya (bas) ve Burak Irmak (klavye), “Tamburada” ve “Dandadadan” maceraları sonrasında 123 isimli yeni projelerini 2004 yılında hayata geçirirler. 5 yıl sonra ise söz konusu hikayenin, bir albüm üçlemesi olarak müziğe uyarlanma süreci başlar: Adını öykünün kahramanı Aksel’den alan ilk albüm yayınlanır, ülkemiz için oldukça özgün bir tarza sahip olan albüm, alternative-jazz yapısı ve Özcan’ın İngilizce vokalleriyle grup için başarılı bir çıkış olur. Bu sürede aralarına çocukluğu Stockholm’de geçmiş yarı Türk yarı İsveçli sayılan Dilara Sakpınar (vokal) katılır. Grubun ertesi yıl piyasaya sürülen “Stereo Love” EP’si, özellikle ilk parçası “Again”, isimlerinin artık daha fazla duyulmasını sağlar.



            Hemen ardından gelen üçlemenin devamı, “Arve” ise Sakpınar sonrası grubun müziğinin karakterinin tam anlamıyla oturduğu albüm oldu: Özellikle grupta iki vokalin olması da çeşitliliği artırırken, trip-hop’tan fusion jazz’a birçok tarzı içinde barındıran albüm, “Grass”, “Mossa”, “Laughter”,“Gegga” ve ünlü trompetçi Norveçli Arve  Henriksen’in de eşlik ettiği  “Arve” gibi parçalarla oldukça dikkat çekti. 2 yıllık bir aradan sonra “Lara” isimli 4. albümlerini yayınlayan grup, söz konusu çeşitliliğini daha da artırarak yine başka birçok önemli  isimle çalıştı: “Sun in the Arms of Love”da aynı zamanda Sakpınar’ın dayısı olan ünlü müzisyen İlhan Erşahin, “Trip”te ünlü avant-garde müzisyen Arto Tunçboyacıyan ve “Yokuz”da Hakan Kurşun, gruba eşlik eden isimler oldular. Ayrıca “So Much to Say”,“Green Bag” ve “Binalar” gibi parçalar da albümde öne çıktılar. Aynı zamanda 123’ün ilk defa Türkçe sözlü parçalar içeren albümü olan “Lara”, bir bütün olarak değerlendirildiğinde içerdiği hit sayısı ve aldığı eleştiriler bakımından da grubun geldiği noktada en başarılı işi oldu. Çoğu parça konser setlistlerine dahil edildi.


©dave borovsky


            “Aksel” ve “Arve”den sonra ise geçtiğimiz ay yayınlanan “Anja” ile üçleme böylece tamamlanmış oldu. Albümün en dikkat çekici özelliği ise parçaların çoğunda hemen ilk dinlenişte hissedilebilen tarz değişikliği olmuş. Burak Irmak’ın gruptan ayrılması ve Dorian grubuna katılması sonucu kadroya eklenen Arda Erboz (gitar) ve Seçil Kuran (vibrofon) ile beraber 123’ün de müziğinde ciddi bir değişim yaşanmış. Haliyle gitar kullanımı da yoğunlaşınca grubun müziği azcık sertleşmiş ve daha tempolu hale gelmiş. Bununla beraber şarkı düzenlemeleri de önceki albümlere göre daha progressive bir yapıda, hatta fazlasıyla yalınlaşmış bu melodilerle alternatif rock bile denilebilir. Ancak tabii ki 123’ün o her zamanki kendine has müziği de bu albümde de devam ediyor. Bunun yanında, Berke Can Özcan’ın da vokallere artık katılmaması ses çeşitliliğini sınırlamış, bunlar gibi ve daha birçok nedenlerle “Anja” eksiklikleri çok belirgin bir albüm. Özellikle şarkı düzenlemeleri ve vokaller çok fazla aceleye getirilmiş gibi. Bir yarım kalmışlık hissi hakim albüm genelinde. Bu belirtmenin sebebi olarak ise grubun geçmiş işleri örnek gösterilebilir; 123, müziğini giderek geliştiren ve daha kaliteli parçalar ortaya çıkaran bir gruptu. Bu potansiyeli kesinlikle hala korusa da özellikle kadro değişikliği gruba çok etki etmiş gibi gözüküyor. Ayrıca grubun yan işleri, Berke Can Özcan’ın “Big Beats Big Times” adlı davul ağırlıklı projesinin bu yıl “Full Moon Theory” isimli albümünün çıkacak olması, Dilara Sakpınar’ın solo projesi “Lara di Lara”da albüm hazırlığı içinde olması  ve çok aktif olmasa da “Alike Places” isimli elektronik duo grubu da “Anja”nın hazırlanış sürecini ister istemez olumsuz yönde etkileyen işler olmuş.



            Albümün kendini tekrar tekrar dinleten parçalarına gelince ilk olarak “Undertow”tan söz edilmeli. Oi Va Voi’nin işlerini andıran çok enstrümanlı bir grup müziği yapısına sahip bir şarkı. Özellikle canlı performansları da albüm versiyonunu aratmıyor, ilk gitar notasından itibaren insanı alıp uzak yerlere götürüyor. 123’ e gerçekten bu tarzda bir şarkı çok yakışmış. Bunun dışında, albümün ilk şarkısı “No Return” de tempolu yapısıyla öne çıkan parçalardan; ancak özellikle bu parçada sözü edilen o yarım kalmışlık fazlasıyla hissedilebilir. Hemen ardından gelen “Aşk Şarkısı” ise aslında çok şey anlatan sadeliği ve nakaratıyla büyük ihtimalle şimdiden grubun canlı çaldığı parçaların vazgeçilmezleri arasına girebilir. Bunların yanında, progressive yapısıyla ve akılda kalıcı şarkı sözleriyle “There I Go” ve yeni 123’ün yine en güzel meyvelerinden “Low Sign” da albümde dikkat çeken diğer parçalar. Ayrıca grubun eski üyesi Burak Irmak’a ithaf edildiği adından da belli olan ve ondan sonraki dönemi ifade eden “Post Burak” da özellikle şarkı sözleriyle ve Dilara Sakpınar’a özgü vokalleriyle albümün en iyilerinden.



©rahsan umay karamanlar
            Yeni albümleriyle birlikte 123, birçok kesimin daha fazla konser vermelerini umduğu ve aslında kendilerinden çok şey beklediği bir grup oluverdi. Özellikle grup üyelerinin bütün kalpleriyle çaldıklarının ve yaptıkları işi fazlasıyla sevdiklerinin hissedildiği canlı performansları kesinlikle çok etkileyici, yavaş yavaş yurtdışında da Almanya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, hatta Brezilya gibi çeşitli yerlerde konser vererek hitap ettiği kitleyi de belki de en güzel şekilde geliştiriyorlar. Ayrıca dünyaca ünlü Norveçli ikili Kings of Convenience ile de Babylon’da iki defa beraber sahne aldılar. Bunun yanında aynı zamanda solist Dilara’nın babası olan Ender Sakpınar’ın şefliğinde İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile de birlikte performans sergilediler. Üstelik grup, kendi parçalarının yanında Thom Yorke’tan “The Eraser” gibi başka eserleri de layıkıyla coverlıyor.


            Kısaca 123, ülkemizde hem İngilizce hem Türkçe sözlü kaliteli işler yapan, kendi plak şirketleri sayesinde indie duruşlarıyla popüler piyasadan bir şekilde ayrı durmaya ve gitgide kendini geliştirmeye çalışan ülkemizden çıkmış en değerli modern gruplardan biri. Bunun bilincinde olarak grup, müzikseverlere daha birçok öykü anlatacak ve “Anja” üçlemenin sonu olduğu kadar grubu daha da büyüten, yenilenen kadrosuyla grup için yepyeni bir başlangıç aslında.



©dave borovsky





             


6 Temmuz 2014

    


Danger Mouse ile Yükselişe Devam

The Black Keys- "Turn Blue"

8/10



        The White Stripes’ın müzik dünyasına kazandırdığı “garage blues-rock duo” sıfatının belki de onlarla birlikte en fazla hakkını veren gruptur The Black Keys. Sadece iki kişi ile modern müziğin giderek pop odaklı hale geldiği bir piyasada blues yapmak gerçekten de kolay bir iş değil. Hatta bir de geleneksel rock n roll karakterinde yapılan blues ise -kaliteli olduğu takdirde- günümüzde yapılması çok daha değerli bir müzik türü haline geldi. Ohio’nun Akron şehrinde aynı mahallede oturan Dan  Auerbach ve Patrick Carney tarafından lise yıllarında kurulan The Black Keys de müzik kariyerine bu tarzda parçalar icra ederek başladı: Kısıtlı imkanlarla birer yıl arayla çıkardıkları ilk üç albümleri ve dördüncü kayıt “Magic Potion”, içerdikleri birbirinden başarılı blues parçalarıyla grubu piyasada önemli bir konuma getirdi. Bu süreç sonrasında, Gorillaz’ın kült albümü “Demon Days” ve Gnarls Barkley’i meşhur etmiş debut albümü “St. Elsewhere” gibi kayıtlarda yaptığı prodüktörlükle dünyaca ünlü bir müzik adamı haline gelmiş Brian “Danger Mouse” Burton, gruba 2008’de çıkan yeni albümleri “Attack & Release”de katıldı. (Son zamanlarda da kendisi U2’nun yeni çıkacak albümü ile meşgul.) Yapmış olduğu işlerde, günümüz müziğinin de olmazsa olmazı haline gelen “alternatif indie” tadında eserler yayınlamış olan sanatçı, albümde The Black Keys’e de bu etkiyi aşıladı. “I Got Mine”, “Strange Times” ve “Lies” gibi parçaları içeren albüm, önceki işlerinden bile çok daha olumlu eleştiriler aldı. Yaşanan bu değişim, rap sanatçılarıyla yaptıkları “Blakroc” isimli rap-rock albümü ve Auerbach’ın ilk solo albümü “Keep It Hid” gibi gruba farklı çalışmalar yapma cesareti de sundu.




            Grubun müziğinin esas değişimi ise bir sonraki albümleri 2011 çıkışlı “Brothers” ile oldu. Hatta değişimden öte grup, müziğini bu albümle tam anlamıyla “geliştirdi”. Dünya çapında 1 milyondan fazla satan albüm sayesinde grubun müziği çok daha farklı kitlelere de ulaştı. Bunun yanında grup, 3 tane de Grammy’i evine götürdü. Özellikle “Tighten Up” ve “Howlin’ for You” albüm hitleri oldular ancak albüm zaten bütünüyle de kendisini defalarca dinletebilen komple bir eserdi. Hemen ertesi yıl yine Danger Mouse’un eşliğiyle “El Camino” isimli 7. albümleri yayınlandı. Bu albüm de öncekinden geri kalmadı ve aldıkları eleştirilerle satış rakamları sayesinde giderek yükselen çizgilerini sürdürdüler: Albümle tam 4 Grammy alan The Black Keys artık bu albümle birlikte “modern rock n roll”a yakın bu müzik türünün belki de dünyadaki en önemli temsilcilerinden biri haline geldi. “Lonely Boy”, “Gold on the Ceiling” ve “Little Black Submarines” gibi parçalar şimdiden birer klasik haline geldi. Grubun bu başarısına paralel olan değişimleri sonucunda aslında ilk albümlerindeki o saf blues tonlarından da yavaş yavaş uzaklaşıldı. Hal böyleyken grubun birçok hayranı ve müzik yazarı tarafından fazlaca eleştirilmesi de kaçınılmaz oldu. Ancak yine de tabii ki 2008 sonrası grubun gerçekten de büyük aşama kaydettiği ve kendilerini sürekli geliştirdikleri rahatlıkla söylenebilir.





            Gelişimin bir parçası olarak da artık psychedelic etkili sularda yüzmeye karar veren grup 3 yıllık aranın ardından geçen mayıs ayında “Turn Blue” isimli yeni albümlerini piyasaya sürdü. Bu sefer prodüktörlüğün yanında şarkı yazımında da gruba eşlik eden Mouse, artık neredeyse grubun  üçüncü üyesi gibi. Albüm kapağı ise hem bir psychedelic gönderme yapıyor hem de albüm ismini niteliyor. Bunun yanında, bu hüzünlü albüm ismiyle birlikte parçaların genel yapısı da önceki albümlere göre daha fazla kişisel şarkı sözlerine sahip: Bu duygu yükünün oluşmasında vokal Dan Auerbach’ın (intihara eğilimli) karısından boşanma süreci de şüphesiz etkili olmuş. Ancak tabii ki “Turn Blue” bu sürece rağmen yine alışıldığı gibi çok başarılı bir iş: Özellikle parçaların besteleri her zamanki The Black Keys işleri gibi çok çeşitli ve derin bir yapıda.

            Parçaların üzerinde oldukça uğraşılmış eserler oldukları hemen ilk dinleyişte dikkat çekiyor.  Bunun getirdiği bir artı da albümde çok fazla hit potansiyelli şarkı olması: Özellikle belki de bütün albümün de üstünde bir parça olan, psychedelic düzenlemesiyle Pink Floyd çağrışımları yapan, hatta büyük ihtimalle uzun yıllar sonra bir rock klasiği olarak hatırlanacak, albümün ilk parçası “Weight of Love”, grubun belki de şu ana kadar yaptığı en iyi işlerden biri. Her ne kadar 6:50 dakikalık süresiyle radyolar için ideal bir single parçası olmasa da parçanın yakında adından söze ettireceği kesin gibi. Buna karşılık grup, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen dünyaca ünlü Glastonbury Festivali’nde de şarkıyı çalmamayı tercih etti. Gerçi yeni albümden sadece 2 parça çaldılar, sebebini anlamak gerçekten güç.




            İlk müzik klibi olarak yayınlanan “Fever” ise tam tersi şekilde sanki bir Foster the People parçası havasında bir single. Kolayca akılda kalıcılığıyla çıkış parçası olarak doğru bir seçim olan bu parça, klavyelerin yoğun olarak kullanıldığı bas ağırlıklı bir indie-rock şarkısını andırıyor. Yine de bu parçayla birlikte albümdeki elektronik yapının diğerlerine göre biraz daha arttığı rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu yine de grubun blues köklerini kaybettiği anlamına gelmiyor: Özellikle üçüncü single “Bullet in the Brain” kendilerine yakışan çok dolu bir Black Keys parçası. Bunların yanında “In Time” ve “In Our Prime” da kesinlikle albümün sözü edilen yüksek hit potansiyelli niteliğinin birer parçaları. Aynı zamanda ilk albümlerinden çıkmış gibi bir “It’s Up to You Now” ve albüme adını veren “Turn Blue” da albümün öne çıkan parçalarından. Klavyeler eşliğindeki nakaratıyla “10 Lovers” ve son parça "Gotta Get Away" yine dikkat çeken başka şarkılar.



            Danger Mouse ile çalışılan dördüncü albüm olan “Turn Blue”, beklentileri boşa çıkarmadı ve yine gruba yakışır bir şekilde eleştiriler aldı. Özellikle Dan Auerbach, şarkı sözleri, soloları, riffleri ile ne kadar yaratıcı bir şarkı yazarı olduğunu gerçekten bir kez daha kanıtlamış oldu. Grup dışında Lana del Rey’in geçtiğimiz günlerde çıkan albümü “Ultraviolence”da da prodüktörlük görevini üstlenmesinin yanında gitarları da çalan Auerbach, yaratıcılığını başka sanatçılarla paylaşmaktan da  çekinmiyor. Özetle The Black Keys,  gerçekten çok takdir edilesi bir şekilde hem köklerine bağlı, blues esintileri taşıyan, hem de modern tınıları olan, ticari amaca da bağlı olmamaya çalışarak yani sadece yapmak istedikleri müziği icra ederek çok başarılı bir albümü daha müzikseverlerin beğenisine sunmuş oldu. Artık canlı performanslarında da yeni albümden parçaları bir an önce dinlemek ve esas bu deneyimi ülkemizde de yaşayabilmek dileğiyle.










            

14 Haziran 2014

Kasabian- "48:13"





 Fazla Elektronik Enerji

Kasabian- "48:13"

6,5/10



      1997 yılından bu yana çıkardıkları 4 albümle birlikte yakaladıkları ivme, Kasabian’ı İngiltere’deki modern müziğin sayılı gruplarından biri haline getirdi. Özellikle henüz ilk albümleri (Kasabian, 2004) çok başarılı eleştiriler aldı. Buradaki The Stone Roses etkili “Madchester” tınısının ve melodik yapılı gitar müziğinin, başarıda oldukça etkisi olduğu söylenebilir. Albüm, FIFA 13 ve 14 adlı oyunlarda da yer almış olan “Club Foot” ve ilk single’ları “Reason Is Treason” gibi parçaları barındırıyordu. Daha sonraki eserlerinde de grubun adım adım yükselmesi hiç şaşırtıcı değildi: Bu başarı sonrasında Oasis ile turneye çıkma ayrıcalığına kavuşan grubun dönüşte çıkardığı “Empire” ile artık listelerde 1 numaraya ulaşılmıştı bile. Özellikle “Empire” ve “Shoot the Runner” parçaları ile biraz daha elektronik denemeler içeren bu albüm sonrası grup, 3. kayıtları “West Ryder Pauper Lunatic Asylum”da artık tam anlamıyla müzik tarzlarını oturttu. Aynı zamanda bu albümde ilk defa ünlü prodüktör Dan the Automator ile çalışıldı. Büyük bir kesime göre grubun en iyi işi olarak kabul edilen bu eser, yine belki de en büyük hitleri sayılan “Fire” ve “Underdog” gibi başarılı single’larıyla da, bunun yanında “Thick as Thieves” gibi gizli hitleriyle oldukça dikkat çekmişti. Artık önemli festivallerde de büyük grup statüsüne erişen, hayran kitlesini genişleten Kasabian, yine aynı prodüktörle çalışarak 2011 yılında çıkardığı “Velociraptor!” ile de tam anlamıyla yeniden kendi müziğinin zirvesine ulaştı: Özellikle ülke medyası tarafından şimdiye kadar hiç almadığı kadar yüksek derecelerde eleştiriler aldı, NME albümü grubun zirvesi olarak gösterdi. Buradan akılda kalanlar ise hit single “Days are Forgotten”, bir absent parçası “La Fée Verte”, sözleriyle dikkat çeken “Re-Wired” ve Lana del Rey’in de coverladığı ”Goodbye Kiss” oldu. Aslında kısaca söylenebilir ki “Velociraptor!”, son yıllarda görmeye alışık olmadığımız bir şekilde bütün parçaları da zevkle dinlenebilen bir albüm yapısındaydı.




      3 yıllık bir aranın ardından ince eleyip sık dokuyan Kasabian, eserlerinde giderek artırdığı elektronik altyapılarını daha da üst seviyeye taşıyarak, hatta abartarak, neredeyse tamamı bilgisayardan çıkma bir albümle dinleyicilerinin karşısına çıkıyor. 6 Haziran’da yayınlanan ve ismi, parçaların sürelerinin toplamından oluşan “48:13” adlı 5. albümleri ile grup, belki de müzikseverleri ilk defa bu kadar şaşırtıyor. Solist Tom Meighan’ın Sine Büyüka’ya verdiği röportajda da belirtiliyor: Meighan, zaten amaçlarının da böyle bir sürpriz yaratmak olduğunu, bununla birlikte albüme kesinlikle çok güvendiğini ve hatta en iyi işleri olduğunu ifade ediyor. Yayınlanan ilk single “Eez-eh”, oldukça enerjik olduğu kadar melodik, akılda kalıcı sözlere sahip ve esasen dopdolu bir parça; ancak doğruyu söylemek gerekirse ilk dinleyişte Kasabian hayranlarını tatmin edebilecek yapıda bir parça kesinlikle değil. Grubun kendini böyle bir değişikliğe götürerek daha da geliştirmeye çalışması çok doğal olsa da alışık olunan Kasabian müziğinden çok daha ayrı, daha çok bir yan proje gibi gözüken bir şekilde. Hatta bu farklılaşma şarkının isminden bile hissedilebilir. (Easy’nin güzel gözükmediğini belirtmişti Meighan). Yine de söylenilebilir ki böyle bir albümün çıkış parçası için hiç de fena bir parça değil.




      Anlaşılacağı üzere de ilk single ile albümün geneli de paralel bir karaktere sahip. Grubun bir nevi imzası sayılan o basit gitar melodileri bu albümde bulunmuyor, hatta “48:13” ün önceki albümlere nazaran “gitar müziği” ile uzaktan yakından alakası yok. Tanıtım konserlerinde de grubun gitaristi ve vokalisti Sergi Pizzorno, çoğunlukla klavye çalarken gözüküyor. Zaten prodüktörlüğün sadece Pizzorno tarafından üstlenilmesi de önceki iki albüme göre bir başka değişiklik. Her ne kadar çoğunlukla, yabancı tabirle “grower” denilen, yani dinledikçe benimsenen parçalar da barındıran bir yapıya sahip olsa da albümdeki gitar eksikliği çok açık bir şekilde hissediliyor. Zaten grubun diğer gitaristi Jay Mehler de oluşturulmak istenen bu yeni Kasabian tarzını fark etmiş olacak ki kısa bir süre önce ayrılıp post-Oasis grubu Beady Eye’a katıldı. Ayrıca stadyum konserleriyle ünlü Oasis ve The Stone Roses etkili bir kültüre sahip olan grubun, bu tarz değişimler sonucunda canlı performanslarının da hala yeterli düzeyde olup olamayacağı belli değil. Özellikle birçok büyük festivalde “Fire” ile dinleyicisine unutulmaz anlar yaşatan grubun aynı şekilde bu albümden bir parçayı da bu kadar etkili bir şekilde kullanabilmesi biraz zor gözüküyor. Bu sorunun cevabını da Kasabian, bu ay sonunda gerçekleşecek olan ünlü Glastonbury Festivali’nde Arcade Fire ve Metallica’yla birlikte headliner olarak sahne aldığında en iyi şekilde verecektir tabii ki.



      Bütün bunların yanında “48:13”ün de grubun her albümünde olduğu gibi, oldukça dikkat çeken parçaları var elbette. Özellikle “Treat” gerçekten çok özel bir parça olmuş, şarkıyı daha doğrusu ikiye ayırmak gerek; çünkü ilk kısım gayet güzel bir melodiye sahip fena olmayan bir Kasabian eseriyken parça, ikinci kısmı ve klavyenin girmesiyle birlikte dopdolu, insanı şaşırtan bir esere dönüşmüş, gruba çok da yakışmış bu değişiklik. Bunun yanında “Doomsday” de özellikle nakaratıyla enerjik bir hit potansiyeli taşıyan başka bir şarkı, konserlerinin ilk bölümlerine oldukça yakışacak bir seçim olabilir. Yine böyle başka enerjik bir parça olan albümün ilk şarkısı “Bumblebee” de diğer bir single adayı. Muhtemelen yine müzikseverlerin canlı olarak birçok defa dinleme fırsatı bulabileceği bir parça olacaktır. Ancak özellikle belirtmekte fayda var ki “Stevie” gerçekten Kasabian’a çok yakışmış bir parça olmuş, hatta Tom Meighan’ın vokalleri bile bu şarkıda eski albümlerini anımsatıyor dinleyicilere, çok daha oturmuş bir yapıda şarkı. Hatta çoğu dinleyicisinin de 3 yıldır özlediği o Kasabian’dan geliyor “Stevie”,  adeta geçen albümden çıkmış gibi. Akustik versiyonu da ayrı güzel. Ayrıca nakaratıyla ve şarkı sözleriyle diğer Kasabian klasikleri arasına şimdiden rahatça konulabilir, büyük ihtimalle de single olarak yayınlanacaktır zaten.





      Son olarak belirtmek gerekir ki albümün diğer kayıtlarına göre daha az hit şarkı içerdiği, birkaç defa dinlenildiğinde bile rahatlıkla hissedilebilir. Sanki aceleye getirilmiş gibi bir yapıya sahip. Halbuki 3 yıllık bu ara, yeterli birikimi çıkarmak için gayet uygun bir süre olarak gözüküyordu. Bunun yanında ilk albümdeki gibi albümün çeşitli yerlerinde bulunan üç tane interlude’un da gerekliliği sorgulanabilir. Ancak genel olarak eleştirmek gerekirse “48:13”ün kesinlikle kötü bir müzik albümü olduğu söylenemez; yine de grubun önceden yaptıkları hatırlanırsa, bu albümün “yeterli” bir Kasabian albümü olmadığı da ne yazık ki söylenebilir. Bu elektronik değişikliğin devamı gelecekse de bundan sonra “Treat” tadında parçalar yaratmaları ise, grubun geleceği açısından en mantıklı çözüm olacaktır.




     





19 Mayıs 2014




Kötü Günleri Geride Bırakmak İçin

Kaiser Chiefs- "Education, Education, Education & War"

6/10





         2000’li yılların başından bu yana İngiltere’deki “post-punk revival” hareketinin önemli bir temsilcisi oldu Kaiser Chiefs: Franz Ferdinand, Bloc Party, The Libertines ve Arctic Monkeys gibi isimlerin yanında o dönemlerin parlayan topluluklarından biriydi. Özellikle ilk iki albümleri “Employment” ve “Yours Truly, Angry Mob” grubu birden piyasada büyük grup statüsüne eriştiren eserler oldular. Bu albümlerdeki hit şarkı potansiyeli o kadar fazlaydı ki neredeyse bütün şarkılar konserlerde hep çalınması istenen marşlar olmuşlardı. İlk albümden “Everyday I Love You Less and Less”, “I Predict a Riot”, “Modern Way” ve Lily Allen’ın da daha sonra Mark Ronson ile coverladığı “Oh My God” gruba oldukça ün katmış, hemen ardından gelen albümdeki “The Angry Mob”, “Love’s Not a Competition” ve belki de en büyük hitleri olarak ifade edilen “Ruby” ile birlikte grup birden ülkenin sayılı modern rock grupları arasında yerini aldı.







            İlk iki albümün ardından 2008 çıkışlı “Off with Their Heads” ile “Never Miss a Beat” gibi parçalara sahip, bu sefer fena olmaya bir albümle ortaya çıkan grup bi sonraki kaydı “The Future is Medieval/ Strat the Revolution Without Me” ile tam anlamıyla ortalama, hatta basit bir indie rock grubuna dönüşüverdi. Bu gerilemenin ardında ilk albümlerindeki hit şarkı üretebilme yeteneğinin azalması olduğu söylenebilir. Bunun kanıtı olarak 2012 yılında çıkardıkları “Souvenir” isimli toplama albümdeki parçaların çoğunluğunun da yine ilk albümlerinden olması gösterilebilir. Bu düşüşün farkına varan grup kayıtlara 3 yıl ara verip stüdyoya kapandı ve yeni materyeller üzerinde çalışmaya başladı. Bu arada 2012 Londra Olimpiyatları kapanış seremonisinde de performans sergileyen grup toparlanma sürecine hızlıca girip konserlere de devam etti. Bunun yanında ilginç gelişmeler de yaşandı: Grubun aynı zamanda ikinci solisti ve şarkı yazarı olan davulcusu Nick Hodgson, Kaiser Chiefs’ten ayrıldığını ve artık kariyerine stüdyoda prodüktör olarak devam etmek istediğini açıkladı. Diğer taraftan grubun solisti Ricky Wilson’ın görüntüsü de bir hayli değişti oldukça zayıfladı, bununla birlikte geçen yıl da İngiltere’deki O Ses yarışması The Voice UK isimli programda jüriliğe başladı.






            Yenilenmiş Kaiser’ın bu kısa arasından sonra 5. albümleri “Education, Education, Education & War”, 2014 Mart’ında piyasaya çıktı. Grup, bu albümde yine o eski albümlerindeki enerjik post-punk revival anlayışını koruyor ve açıkçası kendilerinden uzun süredir beklenen o devam albümünü sonunda yayınlıyor. Albümdeki melodik yapı çok rahat dinlenebilen kaliteli ve tempolu parçalar ortaya çıkarıyor. Aynı zamanda çok basit bir anlayışta kaydedilmiş enstrümanlar ve akılda kalıcı şarkı sözleri yine grubun o parlak dönemlerini bize hatırlatıyor. Ülkelerindeki çoğu eleştirmen tarafından da albüm, “Kaiser Chiefs’in tabii ki de en iyi işi değil ama bize gelecekleri için artık umut veriyor” şeklinde değerlendirilmiş. Özellikle son iki albümleriyle “Education..”ı kıyaslarsak çok kesin bir şekilde söylenebilir ki bu albümdeki parçalar çok daha özenli bir şekilde yazılmış, bestelenmiş ve kaydedilmiş, bu da kesinlikle grubun artık eskisi gibi bir çıkış içinde olduğunun göstergesi. Belki de kan değişikliği, davulcunun değişmesi, gruba yaratıcılık anlamında çok şey katmış.





            Albümün öne çıkan parçalarını inceleyecek olursak en başta söylenebilir ki albümde öyle yeni bir “Ruby” bulmak pek mümkün değil. Yani insanı içine çeken, ilk dinleyişte çok sevilen bir parçaya rastlamak pek olası olmasa da yine de gerçek anlamda güzel şarkılar var. İlk single “Bows & Arrows”, tipik enerjikliğiyle “The Factory Gates”, yine fena olmayan bir Chiefs parçası olan “Coming Home”, eski günleri en çok hatırlatanlardan “Ruffians on Parade”, daha çok Kasabian baladlarını andıran albümün duygusal sonu “Roses” ve bunların yanında yakında albümün 3. single’ı olarak yayınlanacak olan albümün muhtemelen en iyi parçası “Meanwhile Up In Heaven” öne çıkan parçalar olarak gösterilebilir.



            İngiliz eleştirmenlere katılmakla birlikte geçmişe bakarak Kaiser Chiefs’in potansiyelinin bundan çok daha fazlası olduğu ve ileride çok daha başarılı albümler üreteceği söylenebilir. Albüm, kötü günleri geride bırakmak için bir umut ışığı. Bu albüm turnesi kapsamında da haziran ayının başında grubu %100 Fest kapsamında Küçükçiftlik Park’ta bir kez daha canlı izleme olanağına sahip olacağız. Umarız bu albümle eski günlere, hak ettiği yerlere geri dönüp bayrağı devretmeden daha çok başarılı albümler yaparlar.