8 Aralık 2017

Kısa Film Tadında 15 Indie Rock Klibi






Kısa Film Tadında 15 Indie Rock Klibi

Kaynak: Wannart






   
   
    Zaman geçtikçe müzik kliplerinin daha da sanatsal eserler haline dönüşmesi hiç şaşırtıcı değil. Artık sanatçılar hem sinemada hem de müzikte klişelerden eski zamanlara oranla fazlasıyla arınmış bir karakterdeler. Farkındalık düzeyinin günümüz internet çağıyla beraber artmasıyla ortaya artık çok daha yaratıcı müzik klipleri çıkabiliyor. Artık şarkıcı ya da grubun sadece playback yaptığı o klasik performans videolarındansa daha fazla derin işler üretilebiliyor. Özellikle yeni müzisyenlerin önemli bir kısmı bunu tercih edip müzik videolarında “hikaye anlatma” yoluna gidiyor. Aslında performans yapılan müzik videolarının da yeri ayrıdır. Ancak artık sanatçıların canlı halini merak edenler internette herhangi bir parçanın isminin yanına “live” yazınca rahatlıkla buna ulaşabiliyor. O yüzden sizler için kısa film tadındaki müzik kliplerinden bir derleme yaptık. Son zamanlara hakim müzik anlayışlarından biri olan Indie Rock akımına yakın müzisyenlerden 15 müzik videosu, son videoya kadar spoiler’sız açıklamalarıyla karşınızda.


15) Breaking Bad isimli şaheserde Walter White Jr. karakterini oynamış RJ Mitte, Itch ve Trip Switch parçalarıyla ünlenen rock grubu Nothing But Thieves’in bu duygusal videosuna eşlik ediyor.




14) House of Cards’ın Zoe’si olarak hatırlayacağınız Kate Mara ve maalesef 2016’da kaybettiğimiz Star Trek aktörü Anton Yelchin, ufak bir bilimkurgu filminde bir araya geliyor.




13) Son dönemlerde İngiltere’den çıkan en önemli aktörlerden olan Idris Elba ise folk dörtlüsü Mumford & Sons’ın klibinde yine hiçbir repliği olmadan çok şey anlatmayı başarıyor.




12) “How to Be a Human Being” albümüyle çok ses getiren İngiliz grup Glass Animals’ın bu videosu, aynı zamanda bu albümdeki güzelliklerden “Youth” parçasının klibiyle de bağlantılı.




11) Wolf Alice’in ikinci albümünün en iyi işlerinden biri olarak kabul edilen şarkının klibi, ilişkiler üzerine gerçekten uzun uzun düşündürüyor.




10) Milenyum gençlerinin önemli bir kısmının hastası olduğu The 1975 grubu ise modern bir Bonnie and Clyde hikayesiyle karşımıza çıkıyor.




9) Angus ve Julia Stone kardeşler, en az parça kadar etkileyici bu müzik videosunda hayal ve hayat arasındaki çizgiyi bize gösteriyor.




8) Game of Thrones’un pek sevilen karakteri (!) Cersei Lannister’a can veren Lena Headey, yine burada da ilginç bir romantik ilişki içinde.




7) Bu sefer de Westeros’un kuzeyinin haşin kızı Arya Stark’ı canlandıran Maisie Williams’ın başrolde yer aldığı bu klip, Seafret grubunun gerçekten tanınmasını sağlayan önemli etkenlerden biri.




6) Guardians of the Galaxy vol. 2’nin akılda fazlasıyla kalan yeni karakteri Mantis’i canlandıran güzel oyuncu Pom Klementieff, The Kooks ile beraber Tarantino’culuk peşinde.




5) “Ho Hey” parçası ile dünya çapında tanınan The Lumineers grubu, klibi izleyenlere samimi bir ilişki hikayesi sunuyor.




4) Arcade Fire’ın olağanüstü albümü “The Suburbs” ile aynı adı taşıyan parçanın klibi, aynı zamanda “Scenes from the Suburbs” isimli yarım saatlik bir kısa film ile de bağlantılı.




3) Her müzik klibi birbirinden ayrı güzel olan alt-J grubu, bu videoda da bizi çok uzak ülkelere ve hikayelere götürüyor.




2) “Lonerism” ve “Currents” gibi iki ayrı muazzam albüm yapmış Kevin Parker, saykodelik müziğini video ekranına da taşıyıp Ekşi’deki fenomen başlık “Hatunların efendi adam yerine piç tercihi”ne selam çakıyor.




1) Alex Turner ve Miles Kane ikilisi, her ne kadar şarkılarıyla müzikseverleri çok etkilese de aslında çoğu izleyenin fark etmediği üzere bunu videolarıyla da yapıyorlar. Fark etmemelerin sebebi de bütün videolarının birbirleriyle bağlantılı olması. Daha da merak edenler için spoiler’lı açıklaması ise kronojik olarak şu: Alex ve Miles, Bad Habits'te gelinin bekarlığa veda partisinde onunla birlikte oluyor. Daha sonra Aviation'da damat bu ikiliyi öldürmek istiyor ve gelin kaçıyor. Ardından Everything You've Come to Expect'te ise gelin, ikiliden biriyle beraber olmak istiyor ama onlar “yok sağol kalsın” diyerek kızı reddediyor, bu yüzden de kız onları ölüme terk ediyor. Son olarak Miracle Aligner'da ise sonunda ikili sahilden kaçabiliyor; suratlarındaki yanıklar da bu yüzden var. İyi seyirler!






      




Oasis Birleşmesin Dedirten Muazzam Albüm:

Noel Gallagher's HFB - Who Built the Moon?

8,5/10







   
  Oasis ile özellikle 90’lı yıllarda müzik piyasasına resmen hükmettikten sonra 2009 yılında grubu dağıtmasının ardından yoluna tek başına devam eden bir müzik dahisi Noel Gallagher. Sanatçı, Oasis’in bütün parçalarının neredeyse yüzde 99’unu tek başına yazıyordu. Hatta bu nedenle de kendisine “şef” lakabı verilmişti. Gruptan sonra da hikayelerini “yine” başka bir grup adı altında anlatmaya devam etti: 2011’de Noel Gallagher's High Flying Birds isimli ilk albüm, beklentileri oldukça karşılayabilen bir kayıttı. The Death of You and Me, If I Had a Gun... ve Everybody's on the Run gibi hitlerine sahip olan albüm, ilk Beady Eye kaydıyla birlikte Oasis özlemine ilaç gibi gelmişti. Tam 4 yılın ardından Gallagher, ikinci kayıt Chasing Yesterday ile yine bildiği sularda yüzmeye devam etti: Ballad of the Mighty I, In the Heat of the Moment ve The Dying of the Light gibi parçalarla kendisine yakışan bir albüm daha yapmış oldu.


            2017’de ise yılın en başarılı işlerinden biri olan küçük kardeş Liam Gallagher’ın As You Were albümünün ardından standartların yükselmesiyle Noel’in işi zorlaşmıştı. Ancak tıpkı 2011’de Beady Eye’a karşı yaptığı gibi şef, bu yıl da kardeşine en güzel cevabı bir albümle veriyor: Who Built the Moon? isimli üçüncü stüdyo albümü ile sanatçı, müziğindeki sınırları bu sefer oldukça genişletmiş. Bu parçaların tarzına da kendi söylemiyle “cosmic pop” ismini veriyor. İlk albümlerde ise tarz olarak genellikle alternatif rock sınırları hakimdi. İkinci kayıttaki The Right Stuff başta olmak üzere birkaç parçada kullanılan psychedelic rock ögeleri, bu üçüncü albümle birlikte artık iyice müziğin odağına oturtuluyor. Tabii ki bunu yaparken de Gallagher, Oasis’in ilk üç albüm sonrası çoğu başarısız olan psychedelic kafalarından ders almışa benziyor.



            Albüm kapağında eşi Sara MacDonald’ın bulunduğu bir fotoğrafı kullanmış müzisyen, parçalarında da aralarındaki aşkı şarkı sözleriyle birçok kez açıkça ifade ediyor. Bunun yansıması olarak da sanatçının bu kayda özenle yaklaştığı söylenebilir. Neredeyse her şarkıya ayrı ayrı aşırı özen gösterilmiş. Böylece birçok ufak ve tatlı ayrıntı ortaya çıkmış: Örneğin, She Taught Me How to Fly’ın Jools Holland performansında makas çalan bir müzisyen var. Evet, bildiğiniz makas. Parça ise adından ve sözlerinden de anlaşılabileceği gibi daha önce değindiğimiz aşk dolu işlerden biri. Albümün en güzellerinden olan şarkı, tarz olarak tam Blondie ve New Order gruplarının karışımını yansıtıyor. Bu farklılıkta High Flying Birds’e 2017’de katılan emektar Oasis gitaristi Gem Archer’ın gitarlarının da payı var. Bunun yanında nakarat öncesindeki davullar da parçanın önemli bağlayıcılarından olmuş. Ayrıca bizim için ilginç olan bir ayrıntı da şu: Emre Ramazanoğlu isimli müzisyen / prodükör, bu parça dahil 4 parçada davul çalmış ve bazı parçalarda programlama yapmış. Önemli bir CV’ye de sahip olan sanatçının başarılarının sürmesini diliyoruz.



            Albüm açılışını yapan Fort Knox, ismini ABD’nin altın rezervlerini topladığı üsten alıyor. Şarkı da gerçekten altın değerinde: Gallagher’ın şimdiye kadarki en psychedelic işlerinden olan parça, usul usul ilerliyor ve dinleyiciyi “You gotta get yourself together” bölümünde kafasından vuruyor. Ardından gelen Holy Mountain, albümün de aynı zamanda ilk single’ı. Gerçekten de tam bu doğrultuda bir şarkı; çünkü flütleriyle ve nakaratıyla ilk dinleyişte akılda kalan tempolu bir eser. Noel’in kankası olan efsane İngiliz müzisyen Paul Weller da şarkıda org çalmış. Ayrıca parça ilk yayımlandığında, “She fell, she fell, right under my spell” ile başlayan nakaratıyla da internette olay olmuş; parçanın bu kısmı unutulmaz Ricky Martin hiti She Bangs’e benzetilip dalgaya alınmıştı.
            It’s A Beautiful World, Noel’in verdiği bir röportajda ifade ettiği üzere albümündeki en sevdiği şarkı. Birçok müziksever de bu görüşe rahatlıkla katılabilir. Ayrıca sanatçının yine kendi ifadesiyle parça, dış görünüşünün aksine optimist bir iş değil; şarkı sözlerinde sarkastik bir üslup kullandığını söylüyor. Sözlerin dışında beste açısından ise şarkı orijinal enstrümantal altyapılar içeriyor: Nakarata gelindiğinde sanki Peter Pan’in Tinker Bell’deki peri tozundan çocuklara dökmesi sesi duyuluyor. Sonrasını ise biliyorsunuz, hep beraber uçuyorlar. Bu anlamda şarkı da tekrar tekrar sıkılmadan dinlenebilecek bir iş olmuş. Bunun yanında da sonlara doğru ise bahsettiğimiz “makasçı” kadının bu sefer de sesini duyuyoruz: Charlotte Courbe isimli bu Fransız kadın, “C’est juste la fin du monde” ile sonlandırdığı bölümünde özetle, dünyanın sonunun geldiğinin mesajını insanlara iletiyor.



            Be Careful What You Wish For, Beatles-vari ritmiyle dinleyeni doğrudan yakalayan bir şarkı. Sanatçı, kendi ifadesiyle buradaki sözlerde başta kendi çocukları olmak üzere bütün diğer çocuklara ün, şöhret ve uyuşturucu gibi konular için dikkatli olmalarını söylüyor. Bunun yanında kadın vokaller de cidden çok başarılı. Albümdeki iki enstrümantal parça olan Wednesday Part 1 ve Part 2 ise gitar melodisiyle gerçekten beyin rahatlatan acayip özenli bir iş olmuş. Albüme böylece daha da bir derinlik katılmış. Ayrıca albüme kısmen adını veren The Man Who Built The Moon ise özellikle klavyeleriyle ilk kayıttaki Everybody’s On the Run’ı uzaktan anımsatan bir karaktere sahip başarılı bir şarkı.



            Belki de kaydın unutulmazlarından biri haline gelecek olan, canlı canlı dinlediğimiz ek parça Dead in the Water ise gerçekten acayip değerli bir iş olmuş. Daha henüz Noel parçanın başında sözlere girdiği an bunu anlayabiliyorsunuz; bu bir hit. Bununla birlikte hikayesi de ilginç: Sanatçı, bu albümden birkaç yıl önce Dublin’de bir radyo yayınına katılır. Yayın ertesinde stüdyodakiler müzisyenden bir parça daha çalmasını rica eder. Noel de henüz birkaç gün önce yazdığı bu parçayı orada öyle “kendi kendine” çalar. Daha sonra üçüncü albümü hazırlığında kayda hangi bonus şarkıyı ekleyeceğine karar veremeyen Gallagher’a bu şarkı önerilir. O da parçayı çaldığı an stüdyonun bunu kaydettiğini bilmediğini söyler; ancak durum öyle değildir. Dublin’dekilerden parçanın kaydına ulaşılır ve sanatçı, performansını ağzı açık bir şekilde dinler. Resmen kendi kendine çalıp söylediği bu özel şarkıyı kesinlikle doğrudan albüme koyacağını söyler. İşte albüm genelinde ise bu tarz küçük ve anlamlı ayrıntılarla bezenmiş bir eserler bütünü var karşımızda. Özetle gerçekten Oasis tekrar birleşmesin dedirten muazzam bir kayıt bu. Neredeyse her şarkısının yeri ayrı olan ve samimiyet kokan bir albüm. Bu yüzden kesinlikle baştan sona bir bütün halinde dinleyin, dinlerken de en yükseklerde uçun!







Unutulmayacak 15 Chester Bennington Performansı 

Kaynak: Wannart




   
   
 
  Sadece bir müzisyenden öte, bir jenerasyonu resmen o eşsiz sesiyle büyüten ve etkileyen modern bir ikondu Chester Bennington. Geçtiğimiz yaz henüz 41 yaşında aramızdan ayrılmasıyla birlikte de aslında ölümsüzleşmiş oldu. Çoğumuz onunla yüz yüze tanışamasak da ya da aynı ortamda bulunamasak bile onu çok özleyeceğiz. Neden mi? Çünkü o ve Linkin Park aslında hep bizimleydi. Kronolojik sırasıyla kasetçalar, CD çalar, MP3 çalar ve Spotify’lar sayesinde hep kulaklarımızdaydı. Ayrıca araba teyplerinde, müzik setlerinde, bilgisayarlarda ve Youtube’dan önce TV’deki müzik kanallarında hep o vardı. 2009 yılında ise Rock’n Coke için ilk defa ülkemize geldiğinde de “aman ya nasıl olsa bir daha gelirler izleriz zaten” diyen ve festivale gitmeyen o kadar çok insan vardı ki. İşte o kişiler, 8 yıl önceki konserin ilk olduğu kadar aynı zamanda son olduğunu da geçtiğimiz 20 Temmuz günü öğrendi. İşte o gün, çoğu müzikseverin ve hatta bir jenerasyonun o haberi herhangi bir sosyal medyada gördükten sonra kalplerinden bir parça koptu. Linkin Park da kesinlikle aynı olamayacak. Grubun 6 kişi olmalarını temsilen altıgen olan logosu bile artık hep bir parça eksik olacak. Bunların ardından, 2009’da İstanbul’da ya da başka bir yerde onu canlı izleyebilen / izleyemeyen severleri için unutulmaz performanslarını sizler için derledik; çünkü buna eminiz ki o, unutulmayacak.


15) Listedeki tek cover olan Adele parçası Rolling in the Deep, Chester’ın sesinin gerçekten hangi noktalara ulaşabileceği noktasında çok etkileyici bir örnek.



14) Chester ile olan son albüm One More Light’ın çıkış parçası olan Heavy, orijinalindeki Kiiara düeti ve grup performansı yerine burada Sofia Karlberg’in eşliğinde akustik olarak daha doyurucu gibi.



13) Dördüncü albüm A Thousand Suns’ın son parçası olan ve grubun pek bilinmeyen eserlerinden The Messenger’da ise şarkıcının sesi tüyleri diken diken ediyor. Aynı zamanda ona ithafen yapılan anma konserinin de ilk ve son parçası.



12) Grubun en etkileyici performanslarından biri olan Rock Am Ring 2004’te ise “mohawk” saçıyla Chester, Meteora’nın sevilenlerinden From the Inside’ı içimize işliyor.



11) Yine Almanya’daki aynı festivalde grup, Meteora hiti Somewhere I Belong’un en başarılı performanslarından birini sunuyor.



10) 2015 yılındaki Monster Mash Festivali’nde ise grup, adeta Slipknot görünümlü bir Papercut deneyimi yaşatıyor.



9) Moskova’daki Kızıl Meydan’da Transformers filminin müziği New Divide ile grup, seyircilerin arasındaki Rus Ordusu gençlerini bile heyecanlandırıyor.



8) Aynı konserden What I’ve Done ile Chester, Minutes to Midnight albümünde çoğunlukla yaptığı gibi sesini U2’dan Bono’yu andıran bir şekilde bile kullanabildiğini de kanıtlıyor.



7) Grubun en sevilen parçalarından One Step Closer ve tabii “Shut Up When I’m Talking to You” bölümü ise burada genelde verilen konserlerin aksine ufak olan kapalı bir mekanda. Böyle bir ortamda bile Chester’ı izlemek aynı derecede etkileyici.



6) Animeleri andıran klibiyle akıllarımıza kazınan ve sadece Chester’ın vokal yaptığı ilk parçalardan olan Breaking the Habit ise burada gerçekten muazzam. Grup da bu Milton Keynes konserini daha sonra canlı albüm olarak yayımladı.



5) Ve geldik Linkin Park’ı zamanında Linkin Park yapmış konsere. Texas’ta Metallica’nın alt grubu olarak sahne alan ve performansıyla ağızları açık bırakan grup, bu performansıyla artık büyükler ligine girmişti. Daha sonra da hayranların hep en çok sevdiği canlı albüm olarak hatırlandı.



4) Unutulmaz Texas konserinden unutulmaz bir performans daha. Grubun belki de en iyi canlı işlerinden biri bu. Chester’ın terli gömleği bile her şeyi ifade ediyor. Müzikteki o ruhu hissedebiliyorsunuz.



3) Chester’ın aramızdan ayrılmasının öncesinde verdiği son konserlerden olan Rock Werchter Festivali’nde ise grubun klasiklerinden olan Crawling’in belki de en tüyleri diken diken eden performansı.



2) Grubun 2004 yılında Jay-Z ile ortaklaşa yayımladıkları Collision Course albümü, o dönemde modern müzikteki sınırları yerle bir etmişti. Esasen Numb’ın kendisi çok daha ayrı güzeldir. Ancak o dönem bizi televizyonlara kitleyen bu performans ve klip kesinlikle unutulmaz.



1) Ülkemizde Chester’ı izleyebildiğimiz ilk ve son konserdeki performans ile grubun en büyük hiti olarak ifade edilen In the End, hep bir ağızdan söyleniyor.



BONUS: 20 Temmuz’un ardından Chester anısına verilen konserin tamamı da burada. Özellikle Alanis Morissette ve Avenged Sevenfold’dan M. Shadows’un performansları izlenmeye değer. Onun dışında ise maalesef çoğu şarkıcı “haliyle” Chester’ı aratıyor. Parçalar arasında tatlı videolar da var. Ancak özellikle sonlara doğru Chester’ın olduğu son performans olan Birmingham konserinde kendisinin söylediği “yaşamı kutlama” konuşmasına göz atılmalı. Sonuç olarak her şey için teşekkürler ölümsüz adam, seni her zaman yaşatacağız; çünkü sesin her zaman ve her yerde bizimle.






27 Kasım 2017






Sıra Dışı Bir Ses ve Sıradan Bir Albüm:

Sam Smith- The Thrill of It All

4/10

Kaynak: Wannart






     
      Çoğu müzikseverin hayatına 2012 yılında Disclosure hiti Latch ve 2013 yazının marşı olan Naughty Boy şarkısı La La La ile girdi Sam Smith. Şimdiye kadar geçen bu süre boyunca da uluslararası bir pop stara dönüştü. Sanatçı, “blue-eyed soul” olarak ifade edilen müzik türünün de günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri oldu: Ayrıca şarkıcı, bu akımın son temsilcilerinden Adele ve Amy Winehouse gibi isimlerden ilham aldığını birçok defa açıkladı. Hatta ilginç bir şekilde de hayatının büyük bir bölümünde hep kadın vokalleri dinlediğini de ifade etti. Belki de sesindeki o “diva” karakteristiğinin sebebi de bu olabilir.


2014 yılında ise In the Lonely Hour isimli ilk albümünü yayımlayan İngiliz sanatçı, bütün dünya listelerini ve satış rekorlarının çoğunu altüst etti. Buna rağmen albüm, otoritelerden şarkı yazımı zayıflığı sebebiyle çok pozitif eleştiriler almasa da başarılı bir soul-pop eseriydi: Dünya çapındaki hit Stay with Me'nin yanında I'm Not the Only One ve Money on My Mind gibi birçok kaliteli işe sahip bir albümdü. Bunun sonucunda da Smith, ertesi yıl 4 Grammy’yi evine götürdü. Artık kendisine “yeni Adele” yakıştırmaları yapılıyordu. Bir de üstüne Bond filmi Spectre’nin jenerik müziği Writing’s On the Wall ile 88. Oscar Ödülleri’nde heykelciği kaptı. Bundan bir önceki Bond filmi Skyfall ile ödülü alan Adele’den sonra Smith de böylece yakıştırmaları daha da hak etmiş oldu.

            Artık Grammy’li ve Oscar’lı bir müzisyen olarak beklentileri de yükselten sanatçı, çok ara vermeden ikinci albümü The Thrill of It All ile geri dönüşünü yaptı. Albüm kapağından ve son klibinden anlaşıldığı kadarıyla da bayağı bir kilo vermiş olan şarkıcı, yeni imajıyla da şaşırtıyor. Smith, bu albümde kendisinden bekleneni, verdiği kilolar kadar, verememiş gözüküyor. Albüm için In the Lonely Hour'dan çok daha zayıf bir iş olduğu söylenemez. Buna rağmen Smith’in bu albümde de şarkı yazımında ufak bir sıkıntısı olduğu söylenebilir.


            İlk single olarak yayımlanan Too Good at Goodbyes albümün kalburüstü şarkılarından biri. Özellikle kişisel şarkı sözleri ile dinleyenlere samimi bir biçimde ulaşan bir parça. Bunun dışında Burning de şarkının ilk saniyesinden itibaren sanatçının hislerini en etkileyici ifadeyle anlattığı iş olmuş. Bu şarkıdaki vokal performansı gerçekten çok başarılı. No Peace ve HIM de albümün diğer dikkat çeken şarkılarından. Yalnız bu parçaların uzun uzun anlatılabilecek bir etkileyiciliği ne yazık ki yok. Albümün sonlarındaki ek parçalarda ise resmen bir sürpriz yer alıyor: Nothing Left for You. Gerçekten hem albümün hem de Sam Smith’in yaptığı en tatlı işlerden biri olmuş. Kaliteli bir düzenlemeye ve besteye sahip bu parça, çok özgün bir eser olmamasına rağmen, “kaliteli şarkı yazımı” konusunda çok değerli bir örnek. Sanatçı bu konuda daha çok yol almalı diye düşünüyoruz. Genel itibariyle albümde Writing’s On the Wall’dan daha özenle yazılmış bir parçaya rastlama şansımız (değindiğimiz şarkılar dışında) çok az.
            Sonuç olarak Smith için en çok yapılan eleştiri olan “şarkı yazarlığının kısıtlı bir seviyede olması” müzikseverler için elbette ki üzücü bir durum. İlk albümünde bütün dünyaya kanıtladığı üzere şarkıcı, oldukça sıra dışı bir sese sahip. Hatta bu sesi en doğru şekilde kullanıp, hissettiği duyguları naif ve pürüzsüz biçimde dinleyiciye aktarabilme yetisine de. Belki diğer büyük pop sanatçılarının yaptığı gibi bir şarkı yazarı ordusuyla çalışması, ilerideki işleri için müzisyene yol gösterici olabilir. Kendisi de olgunlaştıkça bu konuda eksik kalan yanını tamamlayacaktır. Sam Smith, 1992 doğumlu bir şarkıcı olarak şu an bulunduğu noktaya rağmen hala büyük potansiyel taşıyan bir isim. Neden daha fazlası olamasın ki?

            





21 Yaşında Hayatını Kaybetmesinin Ardından

Lil Peep - Come Over When You're Sober, Pt. 1

6,5/10







     
      Gustav Åhr isimli genç, çıkardığı birkaç mixtape ve Soundcloud kayıtları ile müzik piyasasına girdiğinde henüz 18 yaşındaydı. Annesinin onu küçüklüğünden beri hep Peep diye çağırmasından dolayı da Lil Peep sahne ismini almıştı. Tarz olarak ise gerçekten özgün bir yolda ilerliyordu: Etkilendiği sanatçılar arasında David Bowie, Gucci Mane ve My Chemical Romance gibi birbirinden alakasız isimleri söyleyen sanatçı, buna bağlı olarak da müziğini “emo-trap” tarzı adı altında ifade ediyordu. Sonuçta böyle bir akımın çok fazla temsilcisi de olmadığı için modern müzikte gerçekten yeni bir sayfa açmaya çalışan isimlerden biriydi. Hatta önemli müzik dergileri tarafından da “Emo’nun geleceği” olarak nitelendiriliyordu.


            İlk stüdyo albümü Come Over When You’re Sober, Part 1’ın turnesi kapsamında bir süredir yollarda olan müzisyen, 15 Kasım günü ise turne otobüsünde yanlış ilaç kullanımından hayatını kaybetti. Henüz 21 yaşındaydı: Bu kadar kısa süre içinde resmen birden yandı ve kül oldu. Tıpkı, Cobain’in intihar mektubunda da yer alan Neil Young dizesi  “It's better to burn out than to fade away” gibi. Hatta Peep, verdiği röportajlardan birinde de “Yeni Kurt Cobain olmak istiyorum.” diyordu. Tabii ki olması mümkün değildi; ancak geriye belli bir kitleye hitap edebilmiş yenilikçi bir müzisyen imajı bıraktı. Bu imaj sadece suratındaki dövmeler ya da marjinal yaşam biçimiyle değil, yayımladığı parçalar ile “ilk ve son albümüyle” gerçekleşti.

            Albüm, 24 dakikaya yakın süresiyle ortalama albüm sürelerine göre biraz kısa. Aslında bunun sayesinde de sanatçının ifade etmek istediğini, dinleyeni hiç sıkmadan aktarabildiği bir eser. Gündemdeki müzisyenleri takip edenlerin bildiği üzere rap’in yeni akımlarından olan trap’te şarkı uzunlukları da genelde çok fazla tutulmaz. Bunun da bir sonucu olarak karşımızda sadece 7 kısa parça var. Şarkıların hepsini kendisi yazan Lil Peep, albümün açılışını ise belki de en iyi işlerinden olan Benz Truck ile yapıyor. Özellikle “I don't wanna wait now. But i know you gon' make me. Who you wanna hate now? Pretty soon you gonna hate me.” sözleriyle şarkı, gerçekten akıp giden bir bölüme sahip. Parçanın, günümüz milenyum kuşağına hitap eden bir Mercedes-Benz reklam filmi gibi olan müzik klibi ise gerçekten ilginç. Evet, sadece ilginç.



            Save That Shit ise müzisyenin basit şarkı sözlerine rağmen vokal performansı sayesinde gayet başarılı bir parça. Ayrıca albüm genelinde de sık sık rastladığımız beat’lerde elektro gitar kullanımı da oldukça yakışmış. Gitarın hakim olduğu başka bir parça olan The Brightside da albümün en iyi şarkıların biri. Aynı zamanda albümün en duygusal işlerinden olan şarkı, sözleriyle ve vokalleriyle de emo kültürünün zirve yaptığı 2000’lerin başını da ufaktan anımsatıyor. Bunun dışında Awful Things ise şarkının kendisinden çok klibiyle dikkat çekerken Lil Peep, burada üzerinde “Ash is our purest form.” yazılı çakmağıyla kendisini diri diri yakıyor. Klibinde tasvirle vermek istediği mesajın birkaç ay sonra kısmen gerçek olması ise maalesef sinir bozucu. Albüm bir yana, “Come Over When You’re Sober, Part 2”nin de asla gelmeyecek ya da gelse bile “onun iradesiyle” gelmeyecek olması üzücü bir durum. Şarkı sözlerinden, milyonların takip ettiği Instagram hesabından ve müzik kliplerinden de anlaşıldığı üzere uyuşturucularla ilaçların hayatında bolca yer ettiği sanatçı, kendi sonuna da bu şekilde yaklaşmış oldu. Ayrıca ölmeden 1 gün önce de Instagram’da paylaştığı “When I die, you'll love me” başlıklı fotoğraf da maalesef düşündürücü. Çok başarılı bir isim olarak ifade edilemese de Lil Peep, tam anlamıyla umut vadeden bir müzisyendi. 21 yaşında böyle bir son, kalp kırıcı. 

25 Kasım 2017

Morrissey- Low in High School





Monarşiyi Baltalayan Bir Konsept Albüm:

Morrissey- Low in High School 

6/10






     
      Hem The Smiths ile hem de solo sanatçı olarak neredeyse tüm müzikseverlerin kalbine dokunmuş, kelimelerle ifade edilemeyecek bir ikon Steven Patrick Morrissey. Ayrıca şu an dinlemekte olduğumuz alternatif-indie müzik çatısı altındaki sanatçıların büyük bir bölümünün de ilham aldığı kişiliklerden biri. Bununla birlikte Morrisey, sadece müziğiyle de değil; aynı zamanda da hayat felsefesi, hayvan hakları savunuculuğu, vegan kişiliği ve savaş karşıtlığını her fırsatta dile getirmesiyle de toplumsal bir figür. Bir de bunların üstüne İstanbul’a şarkı yapacak kadar ülkemizi çok benimsemesi ve sürekli buraya konserlere gelmesi de kendisinin hayatımızdaki yerini daha da sağlamlaştırıyor. Tıpkı John Lennon ve Paul Simon gibi isimlerin yaptığı gibi, hem grubuyla hem de solo olarak çok büyük başarı yakalayan İngiliz sanatçı, şimdiye kadar tam 10 stüdyo albümü yayımladı. İlk albüm olduğu için de haliyle çok fazla The Smiths esintileri taşıyan “Viva Hate” , “Everyday Is Like Sunday” ve “Suedehead” gibi klasiklere sahip bir eserdi. Ardından, albüm bazında inişli çıkışlı bir yol izleyen şarkıcı, 2004 yılında ise adeta yeniden doğdu: Birçok hite sahip yedinci stüdyo kaydı “You Are the Quarry” ve sonrasında yayımladığı üç başarılı albümle beraber Moz, eski grubuyla da artık büyük ölçüde bağlı olmayan daha alternatif-rock ağırlıklı bir tarzda yol aldı.



            2017’de ise on birinci eseri “Low In High School” ile sanatçı, yaratıcılığını konuşturmaya hala devam ediyor. Albümde yine politik göndermelerin doruklarında bir anlayış var: Neredeyse her parça, siyasi bir anlam ifade ediyor. Kapak fotoğrafı da haliyle albümün içindeki şarkıları bir şekilde özetlemiş. Bunun dışında albüm hakkında genel olarak söylenebilecek en önemli unsurlardan biri, albümün çeşitliliği: Parçaların tarzlarının ve kullanılan altyapıların birbirinden farklılığı, eseri tam anlamıyla baştan sona dinlemesi keyif veren bir albüm haline getirmiş. Bu farklılık ise albüm, bir önceki Morrissey albümü gibi prodüktör Joe Chiccarelli tarafından doğru bir şekilde düzenlendiği için kayda resmen renk katmış. Böylelikle, baştan sona hiç sıkılmadan rahatlıkla dinlenebilecek bir albüm ortaya çıkıyor.

            Şarkının ismine ve anlattıklarına rağmen klibinde herhangi bir “yatak” görülemeyen “Spent the Day in Bed”, albümün ilk single’ı olarak çıktı. Ayrıca şarkıcının 18 Eylül’de açtığı Twitter hesabının da ilk paylaşımı bu şarkının ismiydi. Parça, sadece 1 defa dinlenildiğinde bile klavyenin öncülük ettiği akıcı melodi ve klasik Moz kafiyeleriyle birlikte hemen akıllarda yer ediyor. Sözlerinde ise “Stop watching the news! Because the news contrives to frighten you” gibi ironik bir üslupla da “cehalet erdemdir” ifade ediliyor. Albümün açılışını yapan parça “My Love, I'd Do Anything for You” ise üflemelileriyle tam bir Bond filmi müziğini anımsatırken, dinleyeni yakalayan bu melodisiyle de kaydın da en başarılı şarkılarından biri oluyor. Başka dikkat çeken eser ise “Jacky's Only Happy When She's Up on the Stage”: Şarkının ismine bakıldığında kişisel anlamlar içerdiği düşünülebilir; ancak Jacky burada Britanya Krallığı’nın bayrağı olan Union Jack’in kısaltılmışı olarak kullanılmış. Parça, referandum sonucunda Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermiş Britanya’ya gönderme yapıyor. Sonlara doğru duyulan “Exit!” nidaları da bu yüzden Brexit’e bir mesaj.



            “In Your Lap”te, daha şarkının başında bile Moz, “The Arab Spring called us all. The people win when the dictators fall.” ifadeleriyle söze Arap Baharı’yla giriyor. Teröre karşı bir duruşta muazzam sözlere sahip olan parça, enstrümantal olarak da çok doyurucu bir piyano performansıyla albümün en etkileyici eserlerinden biri olmuş. Tekrar tekrar dinlemek isteyeceğiniz bir parça bu. Bunun dışında, “The Girl from Tel-Aviv Who Wouldn't Kneel” ise bol bol Amerika eleştirileriyle sanatçının siyasal düşüncelerini bir kez daha dinleyenlerle paylaşıyor. Daha önce albümün çeşitliliği olarak ifade edilen farklı müzik tarzlarının ve altyapıların kullanılması hususu da özellikle bu parçada biraz daha Dünya Müziği’ne kayılmasıyla da görülebiliyor. Buna ek olarak, “When You Open Your Legs”in altyapısında da aynı çizgide gidilmiş.

Sanatçı, kendi müzik sınırlarını daha da genişletip dinleyicilere artık farklı bir açıdan yaklaşma yoluna gidiyor. Bu yolda da büyük ölçüde başarılı olduğu söylenebilir. Ancak daha önce birçok defa albümlerinde siyasi eserlere yer vermiş olan Morrissey’in bu kayıtta ise neredeyse tamamen bu yönde bir albüm yapması, şarkı yazarlığının yaratıcılığını olumsuz anlamda etkilemiş gibi. Bu şekilde bir konsept albüm yapmak her ne kadar çok değerli olsa da aynı zamanda çok zor bir iş. Bu nedenlerle de Morrissey hayranlarının büyük bir bölümü, beklentilerini bu albümle karşılayabilse de ona duygusal bağı olmayan kitle için ise bunu söylemek pek mümkün değil.

11 Kasım 2017

    



Carla Bruni'den Tatlı Bir Cover Albümü

Carla Bruni- French Touch

6/10

Kaynak: Wannart





 
      2008 yılında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile evlenerek ismini ve güzelliğini tüm dünyaya duyuran Carla Bruni, modellik geçmişinin yanı sıra başarılı da bir müzisyen. Piyanist bir anne ve besteci bir babanın çocuğu olarak İtalya’da doğan Bruni, sanatçı kimliğini bu nedenle genlerine de borçlu. Eline gitarını alarak Fransız “chanson” kültürü ve Amerikan “folk” müziğini harmanlayan sanatçı, genellikle aşk ve hüzün üzerine şarkılar yazdı. Bu yüzden de eserleri buram buram Fransız romantikliği kokulu. Hatta neredeyse her parçasında ya “amour” ya da “chagrin” kelimesi geçer. Ancak Bruni, tıpkı “baba torpilli” Charlotte Gainsbourg ve Kanadalı muazzam yetenek Cœur de Pirate gibi bu klişenin hakkını gerçekten veren “ender” modern müzisyenlerden biri. Tarz olarak da daha çok Brigitte Bardot, Jane Birkin ve Françoise Hardy gibi ikonların peşinden giden eski First Lady, kariyeri boyunca 4 stüdyo albümü yayımladı.


            (500) Days of Summer filmindeki araba sahnesinde de çalan “Quelqu'un m'a dit”, sanatçının şimdiye kadarki en önemli hiti olarak gösteriliyor. Şarkıyla aynı adı taşıyan ilk albüm ise en önemli eseri gibi. “Le Plus Beau Du Quartier”, “Tout le monde” ve eski sevgilisine ithafen yazdığı “Raphaël” gibi parçalar da bu albümdeydi. Bu yüzden şarkıcının “Sarkozy dönemi”nden önceki bu eserinin aynı zamanda hala kariyerinin zirvesi olarak görülmesi, bu medyatik siyasi kariyerinin haliyle müzisyenliğini de arka plana attığını kanıtlıyor.
İkinci albümü “No Promises” hariç hep Fransızca albümler yapan Bruni, 2017 yılında “French Touch” isimli cover albümüyle tekrar eski aşkı İngilizce’ye dönüyor. Sanatçı, bu dilde telaffuzda ya da duyguyu aktarmada sorun yaşamamış. Ancak yine de Fransızca parçalardaki o hafif hızlı vokalleriyle birlikte sesinin karakteristik özelliğinin de bu albümde kaybolduğu söylenebilir: Hani bazı özel müzisyenler radyolarda dinlenildiğinde sadece ses tonundan bile tanınabilir ya, burada o hissiyat kaybedilmiş. Youtube’u açıp bu albümdeki cover parçaların isimleri aratıldığında ise çok daha “özgün” işlerle karşılaşmak mümkün. Ancak tabii ki her Carla Bruni albümü gibi bu kayıt da geride birkaç tatlı iş bırakmayı başarıyor.



“The Winner Takes It All”, bu albümdeki “Fransız dokunuşu” ile birlikte ABBA’nın olağanüstü pop klasiğinin hakkını verebiliyor. Özellikle, İsveçli grubun da güzelce ifade edebildiği bir İngilizce düzeyinde yazılmış olduğu için olsa gerek Bruni de bu parçayı söylerken ayrı bir etkileyici. Hatta bir de şarkıcının New York Times’a verdiği son röportajda belirttiği üzere bu düzenleme, Sarkozy’nin de -romantik bulduğu için- albümdeki favori parçasıymış. Kesinlikle de haksız değil. Bunun dışında, bir Depeche Mode güzelliği “Enjoy the Silence” da aynı şekilde çok başarılı yorumlanmış. Yine her zamanki Bruni havası var: Sakin, yer yer hüzünlü ve derin. Özellikle orijinal versiyonundaki synth yerine piyano kullanılması şarkıyı çok olgun bir şekilde dolduruyor.
The Rolling Stones klasiği “Miss You” ise belki de şarkıcının albümde kendi tarzının karakteristiğine en yakın bir şekilde uyarladığı parça. Aralara “Tu me manques”ları da serpiştiren müzisyen, ortaya cidden samimi bir eser çıkartıyor. Hatta Stones bile Twitter üzerinden Bruni’nin bu versiyonunu sevdiklerini belirtmişti. Bu şarkıların dışında, Lou Reed’in en özel işlerinden olan “Perfect Day”in de orijinalinden farklı bir şekilde hafif tempolu ve hatta akordeonlu hali de dinleyenler için ilginç bir deneyim olmuş.




Bruni, röportajında metal dinleyicisi oğlu için albüme “Highway to Hell”i de koyduğunu söylüyor. Ancak, blues etkileri de taşıyan bu düzenlemeyle birlikte şarkıyı alıp çok farklı diyarlara götürmek isterken maalesef o duyguyu dinleyene geçiremiyor. Aynı şekilde The Clash klasiği “Jimmy Jazz” de öyle. Sanki 13 yaşındaki Japon bir kızın evinde gitarıyla üç akor çalarak cover’ladığı ve hep aynı ses tonuyla şarkı söylediği bir Youtube videosu gibi. Albümün geri kalanı da aynı şekilde. Sonuç olarak bu Fransız dokunuşu, ne yazık ki sadece “düşünce olarak” tatlı bir proje. Aslında Paris’ten çıkan 20-21 yaşlarındaki herhangi bir yeni sanatçı için gerçekten çok başarılı bir cover albümü olabilirdi. Ancak, böyle bir kariyeri geride bırakmış bir sanatçı için biraz “kolaya kaçılmış” bir çalışma olmuş. Yine de ilk albümünden beri bekleneni veremeyen bir sanatçı için çok da fena olmayan bir albüm “French Touch”. Albüm turnesi kapsamında da 13 Aralık’ta İstanbul’a gelecek olan sanatçıyı ilk defa ülkemizde izleyebileceğiz.