folk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
folk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2018






Elliott Smith'in 34 Yıllık Ömrünün En Duygusal İmzası

Elliott Smith- Either/Or

10/10






      
      2003 yılında göğsünü 2 darbede bıçaklayarak intihar eden Elliott Smith, henüz 34’ünde olan çok başarılı bir indie folk müzisyeniydi. Başlarda, Heatmiser isimli Amerikalı alternatif rock grubunun lideriydi. Daha sonra ise solo olarak yayımladığı Roman Candle (1994) ve Elliott Smith (1995) albümleriyle kendini indie müzik dünyasına kanıtladı. Özellikle Needle in the Hay ve The Biggest Lie gibi parçalarla kendine özgü bir şarkı söyleme tekniğinin de olduğunu bütün dünyaya duyurdu: Amerikan medyasının tabiriyle şarkı sözlerini “örümcek ağı gibi ince ince” dokuyan Smith, fısıltıya benzer bir dinginlikteki hüznünü dinleyenleriyle paylaşıyordu. Üçüncü albümü Either/Or ise hayatını tamamiyle değiştiren bir eser oldu.


            Albüm, 1997 yılında yayımlandığında listelerde değil ama müzik eleştirmenlerin değerlendirmelerinde o kadar başarılı oldu ki sanatçının ünü tavan yaptı. Tıpkı başka bir efsane olan Nirvana’dan Nevermind (1991) çıktığındaki gibi kader değiştiren bir albüm oldu. Bunun sebebi ise, Smith’in tıpkı Kurt Cobain gibi uyuşturucu ve alkol sorunları başta olmak üzere büyük bir depresyon sıkıntısının olmasıydı: Bu iki albümün getirdiği “fazla şöhret” ise maalesef mutluluğu getirmedi. Hatta bu şöhret çıtası, ünlü yönetmen Gus van Sant’ın Smith’in bu albümüne bayılmasıyla daha da yükseldi: Smith’in bu şarkıları, daha sonra kültleşen film Good Will Hunting’de kullanıldı. Üstelik şarkıcı, filme özel parçası Miss Misery ile Oscar’larda En İyi Şarkı Ödülü’ne aday gösterilip sahne aldı. Ancak o yıl Titanic’in ve haliyle Céline Dion’un yılıydı.


            Either/Or’un kendi çapındaki başarısının kaynağı ise tabii ki içindeki bu hazineler: Öncelikle Between the Bars, sanatçının ölümünden bu kadar yıl geçmesine rağmen hala en fazla bilinen, en fazla hissedilen ve en özel şarkısı. Ayrıca parça, dahiyane animasyon Rick and Morty’deki şu sahnede mutsuzluğu betimlerken ve Stuck in Love filminde araba sahnesindeyken kullanıldı. Ayrıca şurada değindiğimiz Madonna performansı ve The Civil Wars’ın buradaki samimi yorumu gibi birçok cover’ı mevcut. En önemlisi de eser, şarkıcının birden çok kanalla kaydettiği huzurlu sesiyle ve akustik gitarıyla şarkı yazarlığının zirvelerinden biri: “The potential you'll be, that you'll never see. The promises you'll only make.” ve “Separate from the rest, where I like you the best.” gibi sade ama etkileyici şarkı sözleri de parçanın en önemli yapılarından biri. Şarkı, sınırsızca loop’a alınabilecek nitelikte kendini tekrar dinletebilen bir başyapıt.


            Albümdeki başka bir güzellik Angeles ise sanatçının Portland’daki bağımsız plak şirketinden ayrılıp California yollarına düşeceğini anlatıyor. “So glad to meet you, Angeles” ve  “And sign up with evil, Angeles?” sözlerindeki iğneleme de artık büyük oynamanın onu bir nevi korkuttuğunu ifade ediyor. Şarkıdaki gitar arpejleri ise gerçekten dinleyiciyi kendisine bağlayan en büyük unsurlardan. Say Yes ise yine akustik gitarın Smith’in huzurlu sesine fazlasıyla yakıştığı eserlerden biri. Aslında sanatçının genel olarak hüzünlü haline tam ters bir şekilde oldukça optimist bir iş: “I'm in love with the world through the eyes of a girl. Who's still around the morning after.” gibi tek gecelik ilişki sonrası onu bırakmayanları bile anlattığı pozitif sözlere sahip.


            Pictures of Me ve Ballad of Big Nothing, albümün birden fazla enstrümanla kaydedilen işlerinden en çok dikkat çekenlerden oluyor. Tam bir “müzik grubu” parçaları olan bu eserler, aslında Smith’in nasıl bir müzikal dahi olduğunun başka bir kanıtı; çünkü aslında sanatçı, bu albümdeki tüm parçalardaki bütün enstrümanları teker teker çalan yegane kişi. Albümdeki bu one man band karakteri ise kaydın geneline o kadar harika şekilde yansıyor ki! Bu yüzden bütün parçalar, dinleyiciye üzerinde fazlaca özenilerek yaratılmış birer folk rock eseri gibi geliyor. Karşımıza ise baştan sona kesintisiz bir şekilde çok zevkle dinlenebilen bir başyapıt çıkıyor. Smith’in albümün bu özelliğini, delicesine hayranı olduğu The Beatles’tan da aldığı söylenebilir. Özellikle bu albümün yapılış sürecinde şurada belirtildiği gibi çok fazla Magical Mystery Tour (1976) dinlemiş. Her Beatles albümü gibi bu da baştan sona özenin doruklarda olduğu akıcı bir klasik.


            Albümün açılışını yapan Speed Trials ise biz dinleyicilere bu kayıtta tam olarak ne ile karşılaşmamız gerektiğini belirten uzun bir intro gibi. Ardından gelen Alameda ile tam olarak albümün ruhuna girişinizi tamamlamış oluyorsunuz. Gitarları ve back vokalleriyle büyüleyen şarkı, bu kaydın da belki de hak ettiği değeri en çok göremeyen eseri. Özellikle şu düşündürücü sözlerle de şarkının büyüsünden bahsedebiliriz: “Nobody broke your heart. You broke your own 'cause you can't finish what you start.”. Aslında bu dizeler, Smith’in bir nevi hayatını da özetleyen sözler; çünkü o da başladığı bu kariyeri ve hayatı hakkıyla bitiremeyeceğini bildiği için kalbi hep kırıktı. Tıpkı en büyük hitlerinden olan Waltz #2 parçasını seslendirirken sonlarda yaşadığı o an gibi. Orada da “Üzgünüm.” dedi, gerçekten de içten içe hep öyleydi. Ancak ne mutlu bize ki, yeteneğini insanlardan mahrum etmedi ve o kırılgan anlarını bütün dünyayla paylaştı. Seni hep kulaklarımızda anacağız, sen yeter ki huzurlu uyu...

Kaynak: 1

29 Aralık 2017

      



Filmlerde Kalbimize Dokunmuş 15 Folk Performansı 

Kaynak: Wannart




   
 
Öyle filmlerde öyle parçalar var ki, filmi izledikten yıllar sonra bile o şarkı duyulduğunda akıllara hemen sahneleri getirebiliyor. Böyle film müziklerine de özellikle enstrüman sadeliğine sahip bir tür olan folkta çok sık rastlıyoruz. Böylece çoğunluğu “singer-songwriter” olarak ifade edilen bu müzisyenler de anlatmak istedikleri hikayeleri görsel bir şekilde de sunabiliyor. İşte bu nedenlerle size filmlerde kalbimize dokunmuş folk parçalarının değerli performanslarını sunuyoruz.

            15) 2009 yapımı Watchmen’in kareleri, büyük üstad Bob Dylan’ın 1964 çıkışlı klasiği The Times They Are A-Changin' ile açılıyor. Zamanın gerçekten de değiştiğini bize hatırlatan klip, bir Zack Snyder güzelliği.



            14) Submarine filminde Arctic Monkeys’den Alex Turner’ın müzikleri filmi çok etkileyen değerlerdendi. Bu parçaya ek olarak Stuck on the Puzzle gibi şarkıların da olduğu EP ise Turner’ın aynı zamanda ilk solo işiydi. Başroldeki karakterin ise müzisyenin “Grease-vari saçlı imajından önceki haline” oldukça benzemesi de acayip ilginçti.



            13) Eternal Sunshine of the Spotless Mind ise filmin mükemmelliğinin yanında 1980 yapımı bu The Korgis hitinin “Loser” Beck tarafından tatlı bir şekilde yorumlanmasıyla da akıllara kazındı.



12) Rufus Wainwright ise Beatles klasiği Across the Universe’ün yanında bir Leonard Cohen “ilahi”si olan Hallelujah ile birlikte resmen ekmeğini cover’dan kazanıyor. Ancak gelmiş geçmiş en başarılı animasyonlardan Shrek’teki bu cover, Cohen’in C’sini bilmeyen kitle için bile çok akılda kalıcı bir etki bırakıyor.



11) Robert Downey Jr. ile Robert Duvall’ı bir araya getiren başarılı film The Judge'da da Bon Iver’i hayranlıkla dinliyoruz. Skinny Love ile ünlenen sanatçı, Holocene ile de bu samimi filme çok yakışmış.



10) Sarkozy’nin eşi olarak tanıdığımız Carla Bruni’nin Quelqu'un m'a dit’si, modern bir kült film haline gelen (500) Days of Summer’daki araba sahnesinde derinlik katıyor.



9) Buram buram Dublin kokan başarılı müzik filmi Sing Street’te ise bu parça, grup ve solo versiyonu olarak iki şekilde karşımıza çıkıyor. Soundtrack albümü ise bu şarkı gibi film için özel yazılmış ve söylenmiş. Ferdia Walsh Peelo ve Mark McKenna’yı ileride daha farklı yerlerde görebiliriz.



8) Aynı yönetmenden Begin Again’in en fazla akılda kalıcı parçalarından biri bu. Ayrıca, Keira Knightley’nin de ne kadar yetenekli ve çok yönlü bir aktris olduğunu bu güzel filmle anlıyoruz.



7) Inside Llewyn Davis ise gerçekten olağanüstü bir müzik filmi. The Force Awakens öncesi bir araya gelmiş Oscar Isaac ve Adam Driver’ın yanı sıra Carey Mulligan ve rockstar eşi Marcus Mumford’dan Justin Timberlake’e kadar acayip bir kadrosu var. Bu parçada ise Isaac gerçekten etkileyici.


6) Bilimkurgulu aşk filmlerinin en iyilerinden Her’de çalındığı sahnede orijinalinde Scarlett Johansson’un sesiyle dinlediğimiz bu parça, Yeah Yeah Yeahs vokali Karen O’nun bestesi. Oscar Töreni’nde de Vampire Weekend solisti Ezra Koenig ile birlikte söylemişler.



5) Hayatın gerçeklerini bize acı acı anlatan Into the Wild’ın unutulmaz soundtrack albümü ise Pearl Jam vokali Eddie Vedder’ın elinden çıkma. Vedder, filme müzikleriyle öyle bir etki yapıyor ki adeta filmin başrollerinden biri haline geliyor. Bu videoda da sürpriz bir isim ona eşlik ediyor.



4) Yönetmen John Carney, Sing Street ve Begin Again’den önce ilk kez Once ile karşımıza çıkmıştı. Bu parçayla o yılın en iyi film müziği Oscar’ını evine götüren eski sevgililer Glen Hansard ve Marketa Irglova, Once‘da gerçekten izleyenleri kendi hayatlarına konuk ediyor. Neredeyse her parçası ayrı bir hikaye olan soundtrack albümü, baştan sona filmde anlatılıyor. Böylelikle gelmiş geçmiş en güzel müzik filmlerinden biri karşımıza çıkıyor.



3) Oyuncu kadrosu ve hikayesiyle etkileyici bir film olan Closer ise Damien Rice’ın bu hitiyle açılıyor. Şarkı ile bu açılış sahnesi arasındaki uyum ise tek kelimeyle muazzam.



2) Ben Affleck ve Matt Damon iklisine gencecik yaşta Oscar kazandıran Robin Williams’lı Good Will Hunting filmi, bu parça ile daha da ölümsüzleşiyor: 2003 yılında henüz 34 yaşında aramızdan ayrılan eşsiz yetenek Elliott Smith, ardında bıraktığı mükemmel albümlere bir de film müziği ekliyor. Bu videodaki performans ise parçanın aday olduğu Oscar Ödülleri’nden.




1) Kült film The Graduate’in açılış sahnesi olan bu parçadan tutun da filmin neredeyse her sahnesinde kendisini gösteren bir soundtrack’e imza atmış Simon & Garfunkel. Hatta efsane ikili, Mrs. Robinson’u bu filme özel bestelemişti. Videodaki konser ise belki de müzik tarihinin en önemli performanslarından biri: 500 bin kişiden fazla insanın katıldığı 1981 tarihli Central Park konseri. İyi seyirler ve iyi dinlemeler!


11 Kasım 2017

    



Carla Bruni'den Tatlı Bir Cover Albümü

Carla Bruni- French Touch

6/10

Kaynak: Wannart





 
      2008 yılında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile evlenerek ismini ve güzelliğini tüm dünyaya duyuran Carla Bruni, modellik geçmişinin yanı sıra başarılı da bir müzisyen. Piyanist bir anne ve besteci bir babanın çocuğu olarak İtalya’da doğan Bruni, sanatçı kimliğini bu nedenle genlerine de borçlu. Eline gitarını alarak Fransız “chanson” kültürü ve Amerikan “folk” müziğini harmanlayan sanatçı, genellikle aşk ve hüzün üzerine şarkılar yazdı. Bu yüzden de eserleri buram buram Fransız romantikliği kokulu. Hatta neredeyse her parçasında ya “amour” ya da “chagrin” kelimesi geçer. Ancak Bruni, tıpkı “baba torpilli” Charlotte Gainsbourg ve Kanadalı muazzam yetenek Cœur de Pirate gibi bu klişenin hakkını gerçekten veren “ender” modern müzisyenlerden biri. Tarz olarak da daha çok Brigitte Bardot, Jane Birkin ve Françoise Hardy gibi ikonların peşinden giden eski First Lady, kariyeri boyunca 4 stüdyo albümü yayımladı.


            (500) Days of Summer filmindeki araba sahnesinde de çalan “Quelqu'un m'a dit”, sanatçının şimdiye kadarki en önemli hiti olarak gösteriliyor. Şarkıyla aynı adı taşıyan ilk albüm ise en önemli eseri gibi. “Le Plus Beau Du Quartier”, “Tout le monde” ve eski sevgilisine ithafen yazdığı “Raphaël” gibi parçalar da bu albümdeydi. Bu yüzden şarkıcının “Sarkozy dönemi”nden önceki bu eserinin aynı zamanda hala kariyerinin zirvesi olarak görülmesi, bu medyatik siyasi kariyerinin haliyle müzisyenliğini de arka plana attığını kanıtlıyor.
İkinci albümü “No Promises” hariç hep Fransızca albümler yapan Bruni, 2017 yılında “French Touch” isimli cover albümüyle tekrar eski aşkı İngilizce’ye dönüyor. Sanatçı, bu dilde telaffuzda ya da duyguyu aktarmada sorun yaşamamış. Ancak yine de Fransızca parçalardaki o hafif hızlı vokalleriyle birlikte sesinin karakteristik özelliğinin de bu albümde kaybolduğu söylenebilir: Hani bazı özel müzisyenler radyolarda dinlenildiğinde sadece ses tonundan bile tanınabilir ya, burada o hissiyat kaybedilmiş. Youtube’u açıp bu albümdeki cover parçaların isimleri aratıldığında ise çok daha “özgün” işlerle karşılaşmak mümkün. Ancak tabii ki her Carla Bruni albümü gibi bu kayıt da geride birkaç tatlı iş bırakmayı başarıyor.



“The Winner Takes It All”, bu albümdeki “Fransız dokunuşu” ile birlikte ABBA’nın olağanüstü pop klasiğinin hakkını verebiliyor. Özellikle, İsveçli grubun da güzelce ifade edebildiği bir İngilizce düzeyinde yazılmış olduğu için olsa gerek Bruni de bu parçayı söylerken ayrı bir etkileyici. Hatta bir de şarkıcının New York Times’a verdiği son röportajda belirttiği üzere bu düzenleme, Sarkozy’nin de -romantik bulduğu için- albümdeki favori parçasıymış. Kesinlikle de haksız değil. Bunun dışında, bir Depeche Mode güzelliği “Enjoy the Silence” da aynı şekilde çok başarılı yorumlanmış. Yine her zamanki Bruni havası var: Sakin, yer yer hüzünlü ve derin. Özellikle orijinal versiyonundaki synth yerine piyano kullanılması şarkıyı çok olgun bir şekilde dolduruyor.
The Rolling Stones klasiği “Miss You” ise belki de şarkıcının albümde kendi tarzının karakteristiğine en yakın bir şekilde uyarladığı parça. Aralara “Tu me manques”ları da serpiştiren müzisyen, ortaya cidden samimi bir eser çıkartıyor. Hatta Stones bile Twitter üzerinden Bruni’nin bu versiyonunu sevdiklerini belirtmişti. Bu şarkıların dışında, Lou Reed’in en özel işlerinden olan “Perfect Day”in de orijinalinden farklı bir şekilde hafif tempolu ve hatta akordeonlu hali de dinleyenler için ilginç bir deneyim olmuş.




Bruni, röportajında metal dinleyicisi oğlu için albüme “Highway to Hell”i de koyduğunu söylüyor. Ancak, blues etkileri de taşıyan bu düzenlemeyle birlikte şarkıyı alıp çok farklı diyarlara götürmek isterken maalesef o duyguyu dinleyene geçiremiyor. Aynı şekilde The Clash klasiği “Jimmy Jazz” de öyle. Sanki 13 yaşındaki Japon bir kızın evinde gitarıyla üç akor çalarak cover’ladığı ve hep aynı ses tonuyla şarkı söylediği bir Youtube videosu gibi. Albümün geri kalanı da aynı şekilde. Sonuç olarak bu Fransız dokunuşu, ne yazık ki sadece “düşünce olarak” tatlı bir proje. Aslında Paris’ten çıkan 20-21 yaşlarındaki herhangi bir yeni sanatçı için gerçekten çok başarılı bir cover albümü olabilirdi. Ancak, böyle bir kariyeri geride bırakmış bir sanatçı için biraz “kolaya kaçılmış” bir çalışma olmuş. Yine de ilk albümünden beri bekleneni veremeyen bir sanatçı için çok da fena olmayan bir albüm “French Touch”. Albüm turnesi kapsamında da 13 Aralık’ta İstanbul’a gelecek olan sanatçıyı ilk defa ülkemizde izleyebileceğiz.