8 Aralık 2017




Unutulmayacak 15 Chester Bennington Performansı 

Kaynak: Wannart




   
   
 
  Sadece bir müzisyenden öte, bir jenerasyonu resmen o eşsiz sesiyle büyüten ve etkileyen modern bir ikondu Chester Bennington. Geçtiğimiz yaz henüz 41 yaşında aramızdan ayrılmasıyla birlikte de aslında ölümsüzleşmiş oldu. Çoğumuz onunla yüz yüze tanışamasak da ya da aynı ortamda bulunamasak bile onu çok özleyeceğiz. Neden mi? Çünkü o ve Linkin Park aslında hep bizimleydi. Kronolojik sırasıyla kasetçalar, CD çalar, MP3 çalar ve Spotify’lar sayesinde hep kulaklarımızdaydı. Ayrıca araba teyplerinde, müzik setlerinde, bilgisayarlarda ve Youtube’dan önce TV’deki müzik kanallarında hep o vardı. 2009 yılında ise Rock’n Coke için ilk defa ülkemize geldiğinde de “aman ya nasıl olsa bir daha gelirler izleriz zaten” diyen ve festivale gitmeyen o kadar çok insan vardı ki. İşte o kişiler, 8 yıl önceki konserin ilk olduğu kadar aynı zamanda son olduğunu da geçtiğimiz 20 Temmuz günü öğrendi. İşte o gün, çoğu müzikseverin ve hatta bir jenerasyonun o haberi herhangi bir sosyal medyada gördükten sonra kalplerinden bir parça koptu. Linkin Park da kesinlikle aynı olamayacak. Grubun 6 kişi olmalarını temsilen altıgen olan logosu bile artık hep bir parça eksik olacak. Bunların ardından, 2009’da İstanbul’da ya da başka bir yerde onu canlı izleyebilen / izleyemeyen severleri için unutulmaz performanslarını sizler için derledik; çünkü buna eminiz ki o, unutulmayacak.


15) Listedeki tek cover olan Adele parçası Rolling in the Deep, Chester’ın sesinin gerçekten hangi noktalara ulaşabileceği noktasında çok etkileyici bir örnek.



14) Chester ile olan son albüm One More Light’ın çıkış parçası olan Heavy, orijinalindeki Kiiara düeti ve grup performansı yerine burada Sofia Karlberg’in eşliğinde akustik olarak daha doyurucu gibi.



13) Dördüncü albüm A Thousand Suns’ın son parçası olan ve grubun pek bilinmeyen eserlerinden The Messenger’da ise şarkıcının sesi tüyleri diken diken ediyor. Aynı zamanda ona ithafen yapılan anma konserinin de ilk ve son parçası.



12) Grubun en etkileyici performanslarından biri olan Rock Am Ring 2004’te ise “mohawk” saçıyla Chester, Meteora’nın sevilenlerinden From the Inside’ı içimize işliyor.



11) Yine Almanya’daki aynı festivalde grup, Meteora hiti Somewhere I Belong’un en başarılı performanslarından birini sunuyor.



10) 2015 yılındaki Monster Mash Festivali’nde ise grup, adeta Slipknot görünümlü bir Papercut deneyimi yaşatıyor.



9) Moskova’daki Kızıl Meydan’da Transformers filminin müziği New Divide ile grup, seyircilerin arasındaki Rus Ordusu gençlerini bile heyecanlandırıyor.



8) Aynı konserden What I’ve Done ile Chester, Minutes to Midnight albümünde çoğunlukla yaptığı gibi sesini U2’dan Bono’yu andıran bir şekilde bile kullanabildiğini de kanıtlıyor.



7) Grubun en sevilen parçalarından One Step Closer ve tabii “Shut Up When I’m Talking to You” bölümü ise burada genelde verilen konserlerin aksine ufak olan kapalı bir mekanda. Böyle bir ortamda bile Chester’ı izlemek aynı derecede etkileyici.



6) Animeleri andıran klibiyle akıllarımıza kazınan ve sadece Chester’ın vokal yaptığı ilk parçalardan olan Breaking the Habit ise burada gerçekten muazzam. Grup da bu Milton Keynes konserini daha sonra canlı albüm olarak yayımladı.



5) Ve geldik Linkin Park’ı zamanında Linkin Park yapmış konsere. Texas’ta Metallica’nın alt grubu olarak sahne alan ve performansıyla ağızları açık bırakan grup, bu performansıyla artık büyükler ligine girmişti. Daha sonra da hayranların hep en çok sevdiği canlı albüm olarak hatırlandı.



4) Unutulmaz Texas konserinden unutulmaz bir performans daha. Grubun belki de en iyi canlı işlerinden biri bu. Chester’ın terli gömleği bile her şeyi ifade ediyor. Müzikteki o ruhu hissedebiliyorsunuz.



3) Chester’ın aramızdan ayrılmasının öncesinde verdiği son konserlerden olan Rock Werchter Festivali’nde ise grubun klasiklerinden olan Crawling’in belki de en tüyleri diken diken eden performansı.



2) Grubun 2004 yılında Jay-Z ile ortaklaşa yayımladıkları Collision Course albümü, o dönemde modern müzikteki sınırları yerle bir etmişti. Esasen Numb’ın kendisi çok daha ayrı güzeldir. Ancak o dönem bizi televizyonlara kitleyen bu performans ve klip kesinlikle unutulmaz.



1) Ülkemizde Chester’ı izleyebildiğimiz ilk ve son konserdeki performans ile grubun en büyük hiti olarak ifade edilen In the End, hep bir ağızdan söyleniyor.



BONUS: 20 Temmuz’un ardından Chester anısına verilen konserin tamamı da burada. Özellikle Alanis Morissette ve Avenged Sevenfold’dan M. Shadows’un performansları izlenmeye değer. Onun dışında ise maalesef çoğu şarkıcı “haliyle” Chester’ı aratıyor. Parçalar arasında tatlı videolar da var. Ancak özellikle sonlara doğru Chester’ın olduğu son performans olan Birmingham konserinde kendisinin söylediği “yaşamı kutlama” konuşmasına göz atılmalı. Sonuç olarak her şey için teşekkürler ölümsüz adam, seni her zaman yaşatacağız; çünkü sesin her zaman ve her yerde bizimle.






27 Kasım 2017






Sıra Dışı Bir Ses ve Sıradan Bir Albüm:

Sam Smith- The Thrill of It All

4/10

Kaynak: Wannart






     
      Çoğu müzikseverin hayatına 2012 yılında Disclosure hiti Latch ve 2013 yazının marşı olan Naughty Boy şarkısı La La La ile girdi Sam Smith. Şimdiye kadar geçen bu süre boyunca da uluslararası bir pop stara dönüştü. Sanatçı, “blue-eyed soul” olarak ifade edilen müzik türünün de günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri oldu: Ayrıca şarkıcı, bu akımın son temsilcilerinden Adele ve Amy Winehouse gibi isimlerden ilham aldığını birçok defa açıkladı. Hatta ilginç bir şekilde de hayatının büyük bir bölümünde hep kadın vokalleri dinlediğini de ifade etti. Belki de sesindeki o “diva” karakteristiğinin sebebi de bu olabilir.


2014 yılında ise In the Lonely Hour isimli ilk albümünü yayımlayan İngiliz sanatçı, bütün dünya listelerini ve satış rekorlarının çoğunu altüst etti. Buna rağmen albüm, otoritelerden şarkı yazımı zayıflığı sebebiyle çok pozitif eleştiriler almasa da başarılı bir soul-pop eseriydi: Dünya çapındaki hit Stay with Me'nin yanında I'm Not the Only One ve Money on My Mind gibi birçok kaliteli işe sahip bir albümdü. Bunun sonucunda da Smith, ertesi yıl 4 Grammy’yi evine götürdü. Artık kendisine “yeni Adele” yakıştırmaları yapılıyordu. Bir de üstüne Bond filmi Spectre’nin jenerik müziği Writing’s On the Wall ile 88. Oscar Ödülleri’nde heykelciği kaptı. Bundan bir önceki Bond filmi Skyfall ile ödülü alan Adele’den sonra Smith de böylece yakıştırmaları daha da hak etmiş oldu.

            Artık Grammy’li ve Oscar’lı bir müzisyen olarak beklentileri de yükselten sanatçı, çok ara vermeden ikinci albümü The Thrill of It All ile geri dönüşünü yaptı. Albüm kapağından ve son klibinden anlaşıldığı kadarıyla da bayağı bir kilo vermiş olan şarkıcı, yeni imajıyla da şaşırtıyor. Smith, bu albümde kendisinden bekleneni, verdiği kilolar kadar, verememiş gözüküyor. Albüm için In the Lonely Hour'dan çok daha zayıf bir iş olduğu söylenemez. Buna rağmen Smith’in bu albümde de şarkı yazımında ufak bir sıkıntısı olduğu söylenebilir.


            İlk single olarak yayımlanan Too Good at Goodbyes albümün kalburüstü şarkılarından biri. Özellikle kişisel şarkı sözleri ile dinleyenlere samimi bir biçimde ulaşan bir parça. Bunun dışında Burning de şarkının ilk saniyesinden itibaren sanatçının hislerini en etkileyici ifadeyle anlattığı iş olmuş. Bu şarkıdaki vokal performansı gerçekten çok başarılı. No Peace ve HIM de albümün diğer dikkat çeken şarkılarından. Yalnız bu parçaların uzun uzun anlatılabilecek bir etkileyiciliği ne yazık ki yok. Albümün sonlarındaki ek parçalarda ise resmen bir sürpriz yer alıyor: Nothing Left for You. Gerçekten hem albümün hem de Sam Smith’in yaptığı en tatlı işlerden biri olmuş. Kaliteli bir düzenlemeye ve besteye sahip bu parça, çok özgün bir eser olmamasına rağmen, “kaliteli şarkı yazımı” konusunda çok değerli bir örnek. Sanatçı bu konuda daha çok yol almalı diye düşünüyoruz. Genel itibariyle albümde Writing’s On the Wall’dan daha özenle yazılmış bir parçaya rastlama şansımız (değindiğimiz şarkılar dışında) çok az.
            Sonuç olarak Smith için en çok yapılan eleştiri olan “şarkı yazarlığının kısıtlı bir seviyede olması” müzikseverler için elbette ki üzücü bir durum. İlk albümünde bütün dünyaya kanıtladığı üzere şarkıcı, oldukça sıra dışı bir sese sahip. Hatta bu sesi en doğru şekilde kullanıp, hissettiği duyguları naif ve pürüzsüz biçimde dinleyiciye aktarabilme yetisine de. Belki diğer büyük pop sanatçılarının yaptığı gibi bir şarkı yazarı ordusuyla çalışması, ilerideki işleri için müzisyene yol gösterici olabilir. Kendisi de olgunlaştıkça bu konuda eksik kalan yanını tamamlayacaktır. Sam Smith, 1992 doğumlu bir şarkıcı olarak şu an bulunduğu noktaya rağmen hala büyük potansiyel taşıyan bir isim. Neden daha fazlası olamasın ki?

            





21 Yaşında Hayatını Kaybetmesinin Ardından

Lil Peep - Come Over When You're Sober, Pt. 1

6,5/10







     
      Gustav Åhr isimli genç, çıkardığı birkaç mixtape ve Soundcloud kayıtları ile müzik piyasasına girdiğinde henüz 18 yaşındaydı. Annesinin onu küçüklüğünden beri hep Peep diye çağırmasından dolayı da Lil Peep sahne ismini almıştı. Tarz olarak ise gerçekten özgün bir yolda ilerliyordu: Etkilendiği sanatçılar arasında David Bowie, Gucci Mane ve My Chemical Romance gibi birbirinden alakasız isimleri söyleyen sanatçı, buna bağlı olarak da müziğini “emo-trap” tarzı adı altında ifade ediyordu. Sonuçta böyle bir akımın çok fazla temsilcisi de olmadığı için modern müzikte gerçekten yeni bir sayfa açmaya çalışan isimlerden biriydi. Hatta önemli müzik dergileri tarafından da “Emo’nun geleceği” olarak nitelendiriliyordu.


            İlk stüdyo albümü Come Over When You’re Sober, Part 1’ın turnesi kapsamında bir süredir yollarda olan müzisyen, 15 Kasım günü ise turne otobüsünde yanlış ilaç kullanımından hayatını kaybetti. Henüz 21 yaşındaydı: Bu kadar kısa süre içinde resmen birden yandı ve kül oldu. Tıpkı, Cobain’in intihar mektubunda da yer alan Neil Young dizesi  “It's better to burn out than to fade away” gibi. Hatta Peep, verdiği röportajlardan birinde de “Yeni Kurt Cobain olmak istiyorum.” diyordu. Tabii ki olması mümkün değildi; ancak geriye belli bir kitleye hitap edebilmiş yenilikçi bir müzisyen imajı bıraktı. Bu imaj sadece suratındaki dövmeler ya da marjinal yaşam biçimiyle değil, yayımladığı parçalar ile “ilk ve son albümüyle” gerçekleşti.

            Albüm, 24 dakikaya yakın süresiyle ortalama albüm sürelerine göre biraz kısa. Aslında bunun sayesinde de sanatçının ifade etmek istediğini, dinleyeni hiç sıkmadan aktarabildiği bir eser. Gündemdeki müzisyenleri takip edenlerin bildiği üzere rap’in yeni akımlarından olan trap’te şarkı uzunlukları da genelde çok fazla tutulmaz. Bunun da bir sonucu olarak karşımızda sadece 7 kısa parça var. Şarkıların hepsini kendisi yazan Lil Peep, albümün açılışını ise belki de en iyi işlerinden olan Benz Truck ile yapıyor. Özellikle “I don't wanna wait now. But i know you gon' make me. Who you wanna hate now? Pretty soon you gonna hate me.” sözleriyle şarkı, gerçekten akıp giden bir bölüme sahip. Parçanın, günümüz milenyum kuşağına hitap eden bir Mercedes-Benz reklam filmi gibi olan müzik klibi ise gerçekten ilginç. Evet, sadece ilginç.



            Save That Shit ise müzisyenin basit şarkı sözlerine rağmen vokal performansı sayesinde gayet başarılı bir parça. Ayrıca albüm genelinde de sık sık rastladığımız beat’lerde elektro gitar kullanımı da oldukça yakışmış. Gitarın hakim olduğu başka bir parça olan The Brightside da albümün en iyi şarkıların biri. Aynı zamanda albümün en duygusal işlerinden olan şarkı, sözleriyle ve vokalleriyle de emo kültürünün zirve yaptığı 2000’lerin başını da ufaktan anımsatıyor. Bunun dışında Awful Things ise şarkının kendisinden çok klibiyle dikkat çekerken Lil Peep, burada üzerinde “Ash is our purest form.” yazılı çakmağıyla kendisini diri diri yakıyor. Klibinde tasvirle vermek istediği mesajın birkaç ay sonra kısmen gerçek olması ise maalesef sinir bozucu. Albüm bir yana, “Come Over When You’re Sober, Part 2”nin de asla gelmeyecek ya da gelse bile “onun iradesiyle” gelmeyecek olması üzücü bir durum. Şarkı sözlerinden, milyonların takip ettiği Instagram hesabından ve müzik kliplerinden de anlaşıldığı üzere uyuşturucularla ilaçların hayatında bolca yer ettiği sanatçı, kendi sonuna da bu şekilde yaklaşmış oldu. Ayrıca ölmeden 1 gün önce de Instagram’da paylaştığı “When I die, you'll love me” başlıklı fotoğraf da maalesef düşündürücü. Çok başarılı bir isim olarak ifade edilemese de Lil Peep, tam anlamıyla umut vadeden bir müzisyendi. 21 yaşında böyle bir son, kalp kırıcı. 

25 Kasım 2017

Morrissey- Low in High School





Monarşiyi Baltalayan Bir Konsept Albüm:

Morrissey- Low in High School 

6/10






     
      Hem The Smiths ile hem de solo sanatçı olarak neredeyse tüm müzikseverlerin kalbine dokunmuş, kelimelerle ifade edilemeyecek bir ikon Steven Patrick Morrissey. Ayrıca şu an dinlemekte olduğumuz alternatif-indie müzik çatısı altındaki sanatçıların büyük bir bölümünün de ilham aldığı kişiliklerden biri. Bununla birlikte Morrisey, sadece müziğiyle de değil; aynı zamanda da hayat felsefesi, hayvan hakları savunuculuğu, vegan kişiliği ve savaş karşıtlığını her fırsatta dile getirmesiyle de toplumsal bir figür. Bir de bunların üstüne İstanbul’a şarkı yapacak kadar ülkemizi çok benimsemesi ve sürekli buraya konserlere gelmesi de kendisinin hayatımızdaki yerini daha da sağlamlaştırıyor. Tıpkı John Lennon ve Paul Simon gibi isimlerin yaptığı gibi, hem grubuyla hem de solo olarak çok büyük başarı yakalayan İngiliz sanatçı, şimdiye kadar tam 10 stüdyo albümü yayımladı. İlk albüm olduğu için de haliyle çok fazla The Smiths esintileri taşıyan “Viva Hate” , “Everyday Is Like Sunday” ve “Suedehead” gibi klasiklere sahip bir eserdi. Ardından, albüm bazında inişli çıkışlı bir yol izleyen şarkıcı, 2004 yılında ise adeta yeniden doğdu: Birçok hite sahip yedinci stüdyo kaydı “You Are the Quarry” ve sonrasında yayımladığı üç başarılı albümle beraber Moz, eski grubuyla da artık büyük ölçüde bağlı olmayan daha alternatif-rock ağırlıklı bir tarzda yol aldı.



            2017’de ise on birinci eseri “Low In High School” ile sanatçı, yaratıcılığını konuşturmaya hala devam ediyor. Albümde yine politik göndermelerin doruklarında bir anlayış var: Neredeyse her parça, siyasi bir anlam ifade ediyor. Kapak fotoğrafı da haliyle albümün içindeki şarkıları bir şekilde özetlemiş. Bunun dışında albüm hakkında genel olarak söylenebilecek en önemli unsurlardan biri, albümün çeşitliliği: Parçaların tarzlarının ve kullanılan altyapıların birbirinden farklılığı, eseri tam anlamıyla baştan sona dinlemesi keyif veren bir albüm haline getirmiş. Bu farklılık ise albüm, bir önceki Morrissey albümü gibi prodüktör Joe Chiccarelli tarafından doğru bir şekilde düzenlendiği için kayda resmen renk katmış. Böylelikle, baştan sona hiç sıkılmadan rahatlıkla dinlenebilecek bir albüm ortaya çıkıyor.

            Şarkının ismine ve anlattıklarına rağmen klibinde herhangi bir “yatak” görülemeyen “Spent the Day in Bed”, albümün ilk single’ı olarak çıktı. Ayrıca şarkıcının 18 Eylül’de açtığı Twitter hesabının da ilk paylaşımı bu şarkının ismiydi. Parça, sadece 1 defa dinlenildiğinde bile klavyenin öncülük ettiği akıcı melodi ve klasik Moz kafiyeleriyle birlikte hemen akıllarda yer ediyor. Sözlerinde ise “Stop watching the news! Because the news contrives to frighten you” gibi ironik bir üslupla da “cehalet erdemdir” ifade ediliyor. Albümün açılışını yapan parça “My Love, I'd Do Anything for You” ise üflemelileriyle tam bir Bond filmi müziğini anımsatırken, dinleyeni yakalayan bu melodisiyle de kaydın da en başarılı şarkılarından biri oluyor. Başka dikkat çeken eser ise “Jacky's Only Happy When She's Up on the Stage”: Şarkının ismine bakıldığında kişisel anlamlar içerdiği düşünülebilir; ancak Jacky burada Britanya Krallığı’nın bayrağı olan Union Jack’in kısaltılmışı olarak kullanılmış. Parça, referandum sonucunda Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermiş Britanya’ya gönderme yapıyor. Sonlara doğru duyulan “Exit!” nidaları da bu yüzden Brexit’e bir mesaj.



            “In Your Lap”te, daha şarkının başında bile Moz, “The Arab Spring called us all. The people win when the dictators fall.” ifadeleriyle söze Arap Baharı’yla giriyor. Teröre karşı bir duruşta muazzam sözlere sahip olan parça, enstrümantal olarak da çok doyurucu bir piyano performansıyla albümün en etkileyici eserlerinden biri olmuş. Tekrar tekrar dinlemek isteyeceğiniz bir parça bu. Bunun dışında, “The Girl from Tel-Aviv Who Wouldn't Kneel” ise bol bol Amerika eleştirileriyle sanatçının siyasal düşüncelerini bir kez daha dinleyenlerle paylaşıyor. Daha önce albümün çeşitliliği olarak ifade edilen farklı müzik tarzlarının ve altyapıların kullanılması hususu da özellikle bu parçada biraz daha Dünya Müziği’ne kayılmasıyla da görülebiliyor. Buna ek olarak, “When You Open Your Legs”in altyapısında da aynı çizgide gidilmiş.

Sanatçı, kendi müzik sınırlarını daha da genişletip dinleyicilere artık farklı bir açıdan yaklaşma yoluna gidiyor. Bu yolda da büyük ölçüde başarılı olduğu söylenebilir. Ancak daha önce birçok defa albümlerinde siyasi eserlere yer vermiş olan Morrissey’in bu kayıtta ise neredeyse tamamen bu yönde bir albüm yapması, şarkı yazarlığının yaratıcılığını olumsuz anlamda etkilemiş gibi. Bu şekilde bir konsept albüm yapmak her ne kadar çok değerli olsa da aynı zamanda çok zor bir iş. Bu nedenlerle de Morrissey hayranlarının büyük bir bölümü, beklentilerini bu albümle karşılayabilse de ona duygusal bağı olmayan kitle için ise bunu söylemek pek mümkün değil.

11 Kasım 2017

    



Carla Bruni'den Tatlı Bir Cover Albümü

Carla Bruni- French Touch

6/10

Kaynak: Wannart





 
      2008 yılında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile evlenerek ismini ve güzelliğini tüm dünyaya duyuran Carla Bruni, modellik geçmişinin yanı sıra başarılı da bir müzisyen. Piyanist bir anne ve besteci bir babanın çocuğu olarak İtalya’da doğan Bruni, sanatçı kimliğini bu nedenle genlerine de borçlu. Eline gitarını alarak Fransız “chanson” kültürü ve Amerikan “folk” müziğini harmanlayan sanatçı, genellikle aşk ve hüzün üzerine şarkılar yazdı. Bu yüzden de eserleri buram buram Fransız romantikliği kokulu. Hatta neredeyse her parçasında ya “amour” ya da “chagrin” kelimesi geçer. Ancak Bruni, tıpkı “baba torpilli” Charlotte Gainsbourg ve Kanadalı muazzam yetenek Cœur de Pirate gibi bu klişenin hakkını gerçekten veren “ender” modern müzisyenlerden biri. Tarz olarak da daha çok Brigitte Bardot, Jane Birkin ve Françoise Hardy gibi ikonların peşinden giden eski First Lady, kariyeri boyunca 4 stüdyo albümü yayımladı.


            (500) Days of Summer filmindeki araba sahnesinde de çalan “Quelqu'un m'a dit”, sanatçının şimdiye kadarki en önemli hiti olarak gösteriliyor. Şarkıyla aynı adı taşıyan ilk albüm ise en önemli eseri gibi. “Le Plus Beau Du Quartier”, “Tout le monde” ve eski sevgilisine ithafen yazdığı “Raphaël” gibi parçalar da bu albümdeydi. Bu yüzden şarkıcının “Sarkozy dönemi”nden önceki bu eserinin aynı zamanda hala kariyerinin zirvesi olarak görülmesi, bu medyatik siyasi kariyerinin haliyle müzisyenliğini de arka plana attığını kanıtlıyor.
İkinci albümü “No Promises” hariç hep Fransızca albümler yapan Bruni, 2017 yılında “French Touch” isimli cover albümüyle tekrar eski aşkı İngilizce’ye dönüyor. Sanatçı, bu dilde telaffuzda ya da duyguyu aktarmada sorun yaşamamış. Ancak yine de Fransızca parçalardaki o hafif hızlı vokalleriyle birlikte sesinin karakteristik özelliğinin de bu albümde kaybolduğu söylenebilir: Hani bazı özel müzisyenler radyolarda dinlenildiğinde sadece ses tonundan bile tanınabilir ya, burada o hissiyat kaybedilmiş. Youtube’u açıp bu albümdeki cover parçaların isimleri aratıldığında ise çok daha “özgün” işlerle karşılaşmak mümkün. Ancak tabii ki her Carla Bruni albümü gibi bu kayıt da geride birkaç tatlı iş bırakmayı başarıyor.



“The Winner Takes It All”, bu albümdeki “Fransız dokunuşu” ile birlikte ABBA’nın olağanüstü pop klasiğinin hakkını verebiliyor. Özellikle, İsveçli grubun da güzelce ifade edebildiği bir İngilizce düzeyinde yazılmış olduğu için olsa gerek Bruni de bu parçayı söylerken ayrı bir etkileyici. Hatta bir de şarkıcının New York Times’a verdiği son röportajda belirttiği üzere bu düzenleme, Sarkozy’nin de -romantik bulduğu için- albümdeki favori parçasıymış. Kesinlikle de haksız değil. Bunun dışında, bir Depeche Mode güzelliği “Enjoy the Silence” da aynı şekilde çok başarılı yorumlanmış. Yine her zamanki Bruni havası var: Sakin, yer yer hüzünlü ve derin. Özellikle orijinal versiyonundaki synth yerine piyano kullanılması şarkıyı çok olgun bir şekilde dolduruyor.
The Rolling Stones klasiği “Miss You” ise belki de şarkıcının albümde kendi tarzının karakteristiğine en yakın bir şekilde uyarladığı parça. Aralara “Tu me manques”ları da serpiştiren müzisyen, ortaya cidden samimi bir eser çıkartıyor. Hatta Stones bile Twitter üzerinden Bruni’nin bu versiyonunu sevdiklerini belirtmişti. Bu şarkıların dışında, Lou Reed’in en özel işlerinden olan “Perfect Day”in de orijinalinden farklı bir şekilde hafif tempolu ve hatta akordeonlu hali de dinleyenler için ilginç bir deneyim olmuş.




Bruni, röportajında metal dinleyicisi oğlu için albüme “Highway to Hell”i de koyduğunu söylüyor. Ancak, blues etkileri de taşıyan bu düzenlemeyle birlikte şarkıyı alıp çok farklı diyarlara götürmek isterken maalesef o duyguyu dinleyene geçiremiyor. Aynı şekilde The Clash klasiği “Jimmy Jazz” de öyle. Sanki 13 yaşındaki Japon bir kızın evinde gitarıyla üç akor çalarak cover’ladığı ve hep aynı ses tonuyla şarkı söylediği bir Youtube videosu gibi. Albümün geri kalanı da aynı şekilde. Sonuç olarak bu Fransız dokunuşu, ne yazık ki sadece “düşünce olarak” tatlı bir proje. Aslında Paris’ten çıkan 20-21 yaşlarındaki herhangi bir yeni sanatçı için gerçekten çok başarılı bir cover albümü olabilirdi. Ancak, böyle bir kariyeri geride bırakmış bir sanatçı için biraz “kolaya kaçılmış” bir çalışma olmuş. Yine de ilk albümünden beri bekleneni veremeyen bir sanatçı için çok da fena olmayan bir albüm “French Touch”. Albüm turnesi kapsamında da 13 Aralık’ta İstanbul’a gelecek olan sanatçıyı ilk defa ülkemizde izleyebileceğiz.





Yeniden Yükselişe Devam:

Marilyn Manson- Heaven Upside Down

6,5/10

Kaynak: Wannart






Genel kanının aksine yıllardır piyasada solo sanatçı olarak bilinen ancak aynı zamanda bir müzik grubu olan Marilyn Manson, endüstriyel rock akımının başlıca temsilcilerinden biri. Akımın öncüsü olan Nine Inch Nails'ın yani Trent Reznor'un ise grubu keşfeden kişi olması bu yüzden tesadüf değil. Bununla birlikte, son 30 yılda 8 albüm yapmış Manson da kesinlikle bir ikon: Aslında "The Beautiful People" ve "This Is the New Shit" gibi kendi şarkılarının yanı sıra grup, "Tainted Love", "Personal Jesus" ve tabii "Sweet Dreams" gibi cover'lar ile akıllara daha çok kazındı. Vokaldeki Manson'un marjinal imajı da aslında bu başarının sebeplerinin önemli bir parçasıydı. Şimdilerde ise her zamanki görüntüsünün biraz daha normalleştirilmiş bir haliyle sahne alan sanatçı, grubuyla birlikte 9. albümleri "The Pale Emperor"ı 2015 yılında piyasaya sürdü. İçinde birçok blues rock ögeleri de içeren bu başarılı albümle birçok övgü toplayan Manson, düşüşteki kariyerinde bir nevi ikinci baharını yaşamış oldu. Ayrıca grup, albümün en iyilerinden “Killing Strangers”ı da “John Wick” filmine verdi. Böylelikle, tekrar yükselişe geçen başka bir sanatçı olan Keanu Reeves ve kurşunları, arka fonda bu şarkıyla birleşince ortaya muazzam bir film sahnesi çıktı.


Son albümüne benzer bir çizgide yoluna devam ettiği onuncu albüm “Heaven Upside Down” ile çok ara vermeden geri dönen Manson, kaldığı yerden devam ediyor. Albümün henüz ilk parçalarında bile fark edilen “Daha az blues’lu The Pale Emperor 2” hissiyatı, dinleyenlerin albüm ile ilgili bilgilere biraz göz atmasıyla da kesinleşiyor: Prodüktör koltuğunda bir önceki kayıttaki gibi gitarist Tyler Bates oturuyor. Grubun en yeni üyesi olan Bates, uzun zamandır film müzikleri üzerine çalışan çok başarılı bir müzisyen. “Guardians of the Galaxy” serisi, “Watchmen” ve “300 Spartalı” gibi filmlerin müziklerinde imzası olan Bates, bu albümde de gitarları ve düzenlemeleriyle etkisini hissettiriyor.



Vokal Manson, 50’ye dayanan yaşına rağmen hiç bitmeyen o enerjisi ve bir o kadar tutkulu şarkı söyleyişinin yanında ise her zamanki imaj orijinalliğine devam ediyor: Gotik makyajlar, ters haçlar, aykırı müzik klipleri, sahnede kendini sakatlama ve hatta seyirciye sahte bir tüfekle ateş açma gibi işlerin arkasında tabii ki o var. Albümün öne çıkan parçalarına gelince kayıt, “Revelation #12” ile her ne kadar fena olmayan bir açılış yapsa da albümdeki şarkı sözü sıkıntısı, kendini daha ilk dakikadan belli ediyor. “One, two, three, four, five, six, seven, eight, nine, ten. Revelations come in twelve, I'll say it again” gibi sözler, bu kolaya kaçma hususuna bir örnek. Sonraki parça “Tattooed in Reverse” ile yine kendisini dinleyen o kemik kitleye dini göndermelerle istediğini veren Manson, enstrümanların biraz etkisiz kalmasıyla şarkıyı maalesef derinleştiremiyor.
Parça isimlerindeki kelime oyunlarıyla dikkat çeken albümde ilk okunuşta bile akılda kalan ve “Caps Lock” destekli şarkı adı ise şüphesiz bu: “WE KNOW WHERE YOU FUCKING LIVE”. Böyle bir isme sahip bir parçanın narin bir Simon & Garfunkel icraati olamayacağı da tabii ki belli. Marilyn Manson, her zamanki öfkesini ve agresifliğini bu parçada yine konuşturuyor. Vokallerin ve gitarların adeta birer silah görevi gördüğü şarkı, albümün en iyilerinden biri. Ardından, SAY10 ile de “So you say GOD and I say SAY10” sözü hafızalara kazınıyor. Ayrıca Johnny Depp’in tanrıyı, Manson’un ise şeytanı oynadığı müzik klibinde ise grup, adeta “Die Antwoord o klipleri yapmayı bizden öğrendi!” mesajı veriyor. Ancak akılda kalıcı olsun diye basit şarkı sözü yazma hatasına bu parçada da düşülmüş.



“KILL4ME” de albümün başarılı işlerinden biri. Klavyelerdeki synth-pop sosu parçaya oldukça yakışmış. Albümün sonuna kadar olan kısımda ise pek etkileyici bir iş çıkaramayan grup, kayıttaki en doyurucu parçasını “Threats of Romance” ile sona saklamış. Özellikle piyanonun ön planda olması bile şarkıyı birkaç adım yukarı çıkarıyor. Ayrıca Tyler Bates’in gitarları da arada kalan bölümleri çok başarılı bir şekilde doldurup parçayı art arda dinlemesi zevk veren bir esere dönüştürüyor. Genel olarak ise “Heaven Upside Down”, beklentileri haliyle bir yere kadar karşılayabilen; ancak grubun bu yeni seyrinin ne kadar da doğru olduğunu kanıtlayan bir albüm. Yeniden yükselişte bir kariyer için de gerçekten sağlam bir hamle; yine de fazlası değil.


31 Ekim 2017




İkinci Albüm Sendromu:

Wolf Alice- Visions of A Life

6/10

Kaynak: Wannart






Global müzik grubu fabrikası İngiltere’den çıkan son ürünlerden olan Wolf Alice, günümüz indie müziğinin “gürültülü kadın vokalli ve hafif grunge soslu alternatif rock grubu” ihtiyacına karşılık veriyor. Tıpkı Palma Violets ya da The Vaccines gibi daha ilk albümleri çıkmadan bile İngiliz basını tarafından yere göğe sığdırılamayan grup, gerçekten de 2013 çıkışlı EP’leriyle ve özellikle kayda ismini veren “Blush” parçasıyla çok ses getirmeyi başardı. Vokal Ellie Rowsell’in duru güzelliğiyle birlikte de tıpkı Hannah Reid’in London Grammar için istemsiz bir biçimde yaptığı “imaj çalışmasıyla” beraber grubun ismi de haliyle daha kolay tanındı. Bunun dışında Wolf Alice, icra ettikleri müzik tarzı hala tam bir kategoriye konulamasa da naif bir modern indie-pop anlayışından shoegaze’e ve ayrıca 90’ların Sonic Youth, Hole ve Pixies’ine kadar uzanan geniş bir yörüngede kendilerine özgü bir tarz buldu.

2015 yazında ilk stüdyo albümleri “My Love Is Cool”u piyasaya sürdükten sonra ise grup, İngiliz medyasının pohpohlamasının aslında çok da haklı olduğunu dinleyenlere ispatladı. Tabii belli bir kesimin “Ortalıkta zaten gitar müziği yapan çok yeni grup yok o yüzden Wolf Alice şişirilmiş bir balon” benzetmelerine de özellikle internet ortamında maruz kaldı. Buna rağmen albüm, neredeyse her müzik otoritesi tarafından pozitif eleştiriler almayı başardı ve hatta Ada’nın meşhur Mercury Prize ödülüne de aday gösterildi. Her parçası ayrı bir özenle yazılmış olan albüm, “Bros”, “Giant Peach”, “You’re a Germ”, “Your Loves Whore” ve “T2 Trainspotting” filminde de akıllara kazınmış olan tatlı mı tatlı “Silk” gibi birçok önemli parçaya sahipti. Ayrıca albümün deluxe versiyonundaki buram buram 90’lar kokulu “Moaning Lisa Smile”, grubun en önemli hitlerinden oldu ve ertesi yılki Grammy’lere adaylığıyla da Wolf Alice ismini tüm dünyaya duyurdu.

İki yıl sonra 2017’de ise grup, Ellie Rowsell’in halasının eski bir fotoğrafının kapak olduğu ikinci albümleri “Visions of A Life” ile ortamlara dönüyor. Dörtlü, ilk kayıtlarında oluşturduğu müziği daha spontane bir yaklaşımla biraz da risk alarak geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bu yönden albümün en dikkat çekici parçası “Don’t Delete the Kisses”, grubun resmen piyasada sahip olduğu toprakları genişletiyor. Rowsell’in fazlasıyla açık ve vurucu olan uzun şarkı sözleri ile nakaratın “What if it's not meant for me? Love.” ve “Me and you were meant to be. In love.” gibi farklı şekillerde söylenmesi gibi detaylarla şarkı, dinleyenleri alıp başka dünyalara götürüyor. Ayrıca kısa film tadındaki muazzam müzik klibinin de etkisiyle albümün ve hatta belki de grubun en sağlam işlerinden biri bu.

Albümün single olarak çıkan diğer parçaları “Yuk Foo” ve “Beautifully Unconventional” ise çok net bir şekilde ifade etmek gerekirse “basit” işler. Grubun çok da uzun olmayan geçmişine bile bakıldığında konserlerinde çalmadıkları kıyıda köşede kalmış şarkıları bile bunlara kıyasla daha özenli duruyor. “St. Purple & Green” ise ilk albümden tatlar taşıyan melodik yapısıyla pozitif anlamda öne çıkan bir parça. Bunun yanında yine Rowsell’in kişisel şarkı sözleri ile birlikte parçanın onun büyükannesine ve ölüm-hayat arasındaki ilişkiye odaklandığı belli oluyor. Bir başka dikkat çekici parça ise albüme ismini veren 8 dakikalık “Visions of A Life”. Özellikle canlı performanslarıyla da ünlü bu grubun, şarkıdaki gitar performansı resmen dinleyenleri konserlerine gitmeye özendiriyor.


Albümde, dikkatli müzikseverlerin yakından tanıdığı “ikinci albüm sendromu”yla bir kez daha karşı karşıya kalmamak elde değil. Herkesin tahmin edebileceği üzere bir müzik sanatçısının ilk albümü genelde bütün hayatları boyunca yaptıkları çalışmanın en iyi meyvelerini içerir. Başarılı bir ilk albümden sonra bu yüzden devamında da en azından aynı çizgiyi yakalayabilmek kolay değildir. Bunu hakkıyla yapmış olanlar da şu an müzik sektörünün önemli isimlerinin birçoğu olduğu için Wolf Alice’i bu kefeye koymak doğru mu orası tartışılır. NME ve DIY gibi bu albüme 5 yıldız veren İngiliz otoriteleri, haliyle grubu övmeye de doyamıyor. Amerikan medyası albüme daha objektif baksa da dünya çapında genel görüş ise albümün yine çok başarılı bir iş olduğu. Takdir tabii ki bu müziği evinde, arabasında, kulaklığında dinleyen müzikseverlerin; ancak şu bir gerçek ki grup, bu albümde ivmeyi fazlasıyla düşürüyor. Sanki bahsedilen birkaç istisna hariç, ilk albümden arda kalan parçalar hemen 1 saatte stüdyoda kaydedilip piyasaya sürülmüş gibi bir özensizlik ve hayal kırıklığı taşıyor “Visions of A Life”. Buradaki hatalardan ders çıkarılması dileğiyle de üçüncü albümün yolu ise maalesef şimdiden gözleniyor.





Sabaha Kadar Dinlenebilen Bir Albüm:

Angus and Julia Stone- Snow

8/10

Kaynak: Wannart





   
        Avustralyalı Kim ve John Stone çiftinin üç çocuğundan ikisinin aile mesleklerini icra etmesiyle kurulmuş bir folk ikilisi: Angus & Julia Stone. Anne ve babalarının da boşanmalarından önce birlikte yarı zamanlı müzisyenlik yapması, grubun en önemli ilham kaynağı olarak gösterilebilir. Küçükken trompet ve trombon gibi enstrümanlarda uzmanlaşan ikili, daha sonra Angus’un gitara geçmesi ve beste yapmaya başlamasıyla temellerini de atmış oldu. Ardından abisinden iki yaş küçük olan Julia ise onun sayesinde gitar çalmayı öğrendi ve şarkılarına çoğunlukla geri vokal yaptı.



 Grup, müziğinin temeline dingin bir ruh haliyle ustaca yazılmış ve her şarkıda bir hikaye anlatan folk kültürünü yerleştirdi. Ayrıca iki farklı vokal harmonisiyle de beslediği bu duygusal tarzıyla günümüze kadarki çizgisini de oluşturmuş oldu. Böylelikle 2005 yılında kurulmuş grup, içinde “Paper Aeroplane”, “Mango Tree” ve “All of Me” gibi hala konser marşı olan hitlerin de bulunduğu iki EP kayıt çıkardıktan sonra ilk albümleri “A Book Like This”i yayımladı. Daha sonra ise 2010 yılında dünya çapında esas patlamayı yaptıkları “Down the Way” albümü geldi. Albümün baş tacı olan “Big Jet Plane”, kolaylıkla hissedilebilen o samimiyeti ve akılda kalıcılığıyla hem albümü hem de Stone ikilisini müzik piyasasında bir tık yukarı taşıdı. Üstelik bu albüm “For You”, “I’m Not Yours” ve “Draw Your Swords” gibi birçok güzelliği daha içinde barındırıyordu. Hatta enerjik bir Grease klasiği olan “You’re the One that I Want”ın huzurlu bir cover’ı da bu dönem yayımlandı.



Ünlerinin zirvesinde birlikteliklerine ufak bir ara veren ve 2 solo albüm piyasaya süren Julia ile 1 solo albüm çıkaran Angus, 2014’te tekrar bir araya geldi. Bekledikleri başarıyı solo albümlerinde yakalayamamış oldukları için mi yoksa kardeşlerin birbirlerini özlemesinden mi bilinmez ama grup, iyi ki de dönmüşler dedirten üçüncü albümleri “Angus & Julia Stone”u böylelikle çıkardı. “A Heartbreak”, “Grizzly Bear” ve “Heart Beats Slow”u içeren bu tatlı albüm, grubun çizgisini bozmadan sağlam adımlarla ilerlediğine bir örnek daha oldu.

2017’ye gelindiğinde ise dördüncü albümleri “Snow” ile kardeşler, yine beklentileri boşa çıkarmayan bir eser ile müzik piyasasına geri dönüş yapıyor. En basit şekilde ifade etmek gerekirse “hiç bıkmadan sabaha kadar dinlenebilen” bir albüm daha müzikseverlerin karşısında. Bütün Angus & Julia Stone parçalarının esas güzelliği ise bu parçaların hiçbir zaman vasat kalitede bir kayıt olma olasılığının olmaması: Geçmiş üç albümün en zayıf halkaları olan şarkıların bile hiç değilse piyasaya göre ortalama eserler olması, dinleyeni daha bu albümü dinlemeden bile motive eden bir unsur. Bu gönül rahatlığıyla albüm dinlenmeye başlandığında ise hemen daha ilk adımda dinleyen bir kez daha haklı çıkıyor: “Snow” parçası, henüz ikinci nakaratında bile “Why don't you stay?” diye eşlik edip büyülü atmosferine sizi çeken tipik Stone eserlerinden biri oluyor.



“Chateau” da albümün en değerli kayıtlarından biri olduğunu her saniyesinde hissettiren bir şarkı. Özellikle prodüksiyonun kalitesiyle dikkat çeken parça, sözleriyle de yine şaşırtmıyor ve grubun “bir yere gitmek” temalı milyon tane tatlı şarkısının arasına hemen katılıyor. Ardından gelen “Cellar Door” ise katmanlı yapısıyla gerçekten ikilinin en derin işlerinden biri olmaya aday gözüküyor. Enstrümantal açıdan her ne kadar basit gözükse de doyurucu bir parça.

“Nothing Else” ise Julia Stone’un sesine bir kez daha aşık olmak için yapılmış bir şarkı. Ayrıca kardeşlerin vokalinin uyumunu da sonlara doğru çok net bir biçimde hissettiriyor. Sonrasında gelen “My House Your House”, melodisi ve tekrarlı sözleriyle albümün en çok akılda kalan parçalarından biri. Ancak çok basit bir şekilde çoğu müzikseverin, hatta popüler müzikten başka bir şey dinlemeyenlerin bile fark edebileceği gibi parça, Passenger’ın “Let Her Go”sunun uzaktan kuzeni. “Baudelaire”de bir önceki parçaya atıfta bulunarak başlayan şarkı sözleri, “Follow me to the bottle and we'll figure it out. I will leave my troubles by the river” bölümünde ise dinleyeni adeta kendine bağlıyor ve sonuna doğru akışını da adeta ismini aldığı Fransız şairin hüznüne kaptırıyor.




Genel olarak, tıpkı her Angus & Julia Stone albümü gibi karakteristik izler taşıyan ve grubun ilk yayımladığı parçalarından beri aynı çizgide devam eden bir albüm “Snow”. Folk-pop icra eden bir grup olarak Stone kardeşlerden daha yenilikçi ve daha deneysel bir akıma da kapılmaları beklenemez; ancak albüm her ne kadar oldukça tatlı bir kayıt olsa da “hit azlığından dolayı” şarkı yazarlığındaki bu sınırlı seviyeyle birlikte maalesef grubun hala en iyi işinin biraz gölgesinde kalıyor.