1 Kasım 2014





Deneysel Sularda Boğulmak

Julian Casablancas+ The Voidz- "Tyranny"

6/10





İngiltere, popüler müziğin yanında alternatif müziğe de yön veren önemli isimlerin çoğunluğunun çıktığı yerdir. Hatta çoğu zaman radyoda çalan herhangi bir parça için sırf vokallere ve  melodilere bakarak “Kesin bu İngiliz bir müzisyen” cümlesi bile kurulabilir. İşte bu algıyı değiştirmekte önemli pay sahibi olan gruplardan biri de New York çıkışlı Amerikan grup The Strokes’tur. Özellikle 2001 yılında yayımladıkları ilk albümleri “Is This It”in de etkisiyle grup, günümüzde yapılan “post-punk revival” akımının da ötesinde gitar bazlı rock müziğin en ilham verici sanatçıları arasına girmeyi başarmıştır: Arctic Monkeys’in henüz albümü olmayan bir grup iken yaptığı Strokes coverları, ayrıca Alex Turner’ın “Trying Your Luck” hayranlığı, The Kooks’un kariyerinde ilk canlı çaldığı parçanın “Reptilia” coverı olması ve bu gruplar gibi daha birçok önemli İngiliz grubunun kurulmasına da yine bu grup teşvik edici olmuştur.



The Strokes’un tam anlamıyla “her şeyi” olan kişi ise grubun vokali Julian Casablancas’tır. Hatta Strokes, o’dur: Yayımlanan 5 albümdeki parçaların %90’ını tek başına yazan ve Lou Reed’den ilham aldığını her fırsatta dile getirdiği vokalleriyle grubun kendine özgü tarzının da aslında en önemli parçası kabul edilen sanatçı, grubun yanı sıra solo çalışmalarıyla da üretkenliğini devam ettirmektedir. İlk solo albümünü bundan 5 yıl önce “Phrazes for the Young”  adıyla çıkaran şarkıcı, aynı zamanda albümdeki bütün enstrümanları da kendisi çaldı. Grupla olan çalışmalarına göre çok daha elektronik; new wave ve electronica tadında bir albümdü, yine de çalışma oldukça olumlu eleştiriler topladı.
Kayıttan çıkan ilk single “11th Dimension”, Strokes’un iki yıl sonra, 2011’de çıkaracağı “Angles” albümündeki konsepte de çok yakın bir yapıda, synth ağırlıklı bir parçaydı. Bunun dışında albümde “River of Brakelights” isminde çok bilinmeyen ancak özellikle Jimmy Fallon performansıyla da dikkat çekmiş gayet başarılı bir şarkı ve “The Kids Are All Right” filminin fragmanında kullanılan “Out of the Blue” gibi Strokes-vari bir parça da vardı. Albüm turnesi kapsamında “The Sick Six” adıyla kurduğu canlı performans grubuyla turneye çıkan Casablancas, aynı zamanda bu ekipte Danielle Haim’e de yer verdi; 2013 yılında çıkardıkları “Days Are Gone” adlı debut albümleriyle parlayan üç kız kardeşin kurduğu Haim grubunun bir parçası olacak olan bu müzisyen, kendi grubu için şarkı yazımı konusunda o zamanlar Casablancas’tan öğütler de aldı.

İlk solo albümü sonrası Julian Casablancas, grubu The Strokes ile tekrar yola devam ederken, muhteşem Fransız ikili Daft Punk’ın birçok otorite tarafından 2013’ün en iyi albümü olarak lanse edilen “Random Access Memories” albümüne de konuk oldu. Julian’ın vokalin yanında solo gitarları da çaldığı “Instant Crush” isimli parça, aynı yılın kasım ayında albümün dördüncü single’ı olarak yayımlandı. Aynı zamanda sanatçı, parçada alışık olunan Strokes vokallerinden daha kısık bir tonla şarkıyı söyleyip dinleyicileri şaşırttı. Şarkıcı, solo anlamda kariyerinin doruk noktasına ulaştı. Şarkı büyük ilgi gördü ve aylarca da radyolarda çalındı. Bunun yanı sıra parça, Rolling Stone dergisinin “2013 yılının en iyi 100 şarkısı” listesinde de kendisine 58. numarada yer buldu.



Casablancas, yine 2013 yılında yanına “The Sick Six”ten Alex Carapetis ve Jeff Kite’ı aldı ve onların yanında üç yeni isimle de birlikte yeni projesi “The Voidz”i kurdu. Kendi adıyla ikinci bir solo albümün yerine “Julian Casablancas+The Voidz” adı altında, merakla beklenen ikinci kaydını bu yılın eylül ayının sonunda piyasaya sürdü. “Tyranny” isimli albüm, Casablancas’ın 2009 yılında kurduğu “Cult Records” isimli plak şirketinden yayımlandı. Albümdeki bütün parçalar ise yine kendisi tarafından yazılmış. Aynı zamanda sanatçının ilk defa bu kadar deneysel bir iş yaptığı görülüyor: Joy Divison’ı andıran depresif post-punk, synth ve bilgisayar ağırlıklı elektronik altyapılar ve bununla birlikte de bol bol distortion ile kirli, garage bir hava var. Yani “Phrazes for the Young”a kıyasla The Voidz’in, Strokes ile bu sefer yakından uzaktan alakası yok.

Aslında deneysel projelere girişip sanatçının kendini sürekli geliştirmek istemesi çok önemli bir şey, sonuçta kendini tekrar edip daha önce yaptığı işlere yakın bir çizgide kayıtlar çıkarsaydı da büyük ihtimalle o parçalar da sevilecekti. Buna karşılık, albümün deneyselliği biraz fazla “gürültülü” kaçmış: Parçaların çoğunluğu “Lo-fi”, yani fotoğraflardaki düşük çözünürlüklü bir halde gibi. Aynı şekilde vokaller de fazlasıyla bulanık, sadece birkaç şarkıda sanatçının performansı dikkat çekici.


Albümün en dikkat çekici şarkısı şüphesiz 11 dakikalık ilk single “Human Sadness”. Parça gerçekten çok başarılı olmuş, özellikle içinde birçok uyumlu melodiyi art arda barındırması ve gitar solosu kısmı da ayrı bir güzellik katıyor parçaya ve 10 dakika 56 saniye aslında hiç o kadar da uzun sürmüyor. Deneysel progresif bu yapı albümün tamamında da yapılsaydı aslında genel anlamda çok daha başarılı bir sonuç ortaya çıkabilirdi.

Ardından gelen parça “Where No Eagles Fly” ise gayet hoş bir post-punk parçası şeklinde açılıyor ve sonlarına doğru da Julian’ın agresif vokalleriyle değerine değer katıp kendini art arda dinlenebilecek bir eser haline getiriyor. Ayrıca albümün ilk klip parçası olma özelliğini taşıyan şarkının gerçekten de eğlenceli olmuş klibini de grubun gitaristi Jeramy Gritter çekmiş.



Bu iki parça peş peşe dinlenildiğinde albümün tadına kısa yoldan bile varılabiliyor; bunların ve albüm açılışını yapan “Take Me in Your Army”nin dışında “Tyranny”de çok fazla akılda kalan eser bulmak pek mümkün değil. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise de albümün başından sonuna kadar aralıksız dinlenilebilecek bir yapıda olmadığı, sadece birkaç şarkı dinlenildiğinde bile kolayca anlaşılabiliyor.

Julian Casablancas’a olan sempatinin ise bu albüm sonrası azalacağını kesinlikle düşünmemek gerekir; çünkü en basitinden albüm The Strokes adı altında yayınlanmamış, sanatçının tamamen kendi isteği ve yazdığı parçalar üzerine, kendi plak şirketinden, doğal olarak piyasa kaygısı da olmadan kaydedilmiş. Bu nedenlerle zaten grubun hayranlarının da aradaki bu kadar tarz farkı yüzünden biraz hayal kırıklığına uğramaları normal. Yine de Daft Punk sonrası Casablancas’ın, İngiltere fatihi The Strokes benzeri bir yapımla geri dönmeyeceğini de tahmin etmek gerekir. Artık gözler bu sefer tamamen olası bir 6. Strokes albümünde...



 


15 Ekim 2014






Brit-pop Ölmedi Amerika'da Yaşıyor

Gerard Way- "Hesitant Alien"

6/10




12 yıllık müzik maceralarını geçen yıl sonlandıran My Chemical Romance’in eski vokali Gerard Way, artık yola tek başına devam ediyor. Kardeşi Mikey Way ve gitarist Ray Toro ile beraber kurdukları bu grubun misyonunu tamamladığını düşünerek Twitter hesabı aracılığıyla grubun dağıldığını açıkladıktan sonraki yıl içinde ilk çalışması “Action Cat”i de müzikseverlerin beğenisine sundu.Bu single ile birlikte müzikal kariyerine solo olarak devam etmek istediği tam olarak netleşmiş oldu. Aslında My Chemical Romance’in dağılmasına şaşırmamak gerek; çünkü popülizmin bir başka kurbanı oldu bu grup: 80’li yıllarda oluşup ticari anlamda ilk kez 2000’li yılların ortalarında patlama yapan, özellikle genç ve duygusal müzikseverlerin hüznünün tercümanı “emo” müzik akımının ortaya çıkmasıyla birlikte, gerek saç kesimleri gerek albüm konseptleriyle beraber, MCR de ister istemez bu akımın bir parçası haline geldi. Daha sonraları grup elemanları her ne kadar bu akımın parçası değiliz diye söylenseler de özellikle ikinci albümleri “Three Cheers for Sweet Revenge” ve sonraki kayıtları konsept albüm “The Black Parade”’in ticari anlamda patlayıp kliplerinin MTV ekranlarını işgal etmesiyle birlikte, ölüm ve aşk içerikli şarkılarıyla bir anda bu tarzın öncüsü ilan edildiler. Akım tartışması bir yana, aslında bu albüm gerçekten içinde birçok hit bulunduran çok başarılı bir alternatif rock albümüydü; ancak grubun bu imajı yüzünden geniş bir kitleye hitap edemedi. Bu müzik akımı, ticarileşip gitgide popüler kültüre kaydıkça yakın geçmişteki brit-pop ve grunge gibi kısa ömürlü bir hale geldi ve deyim yerindeyse “azalarak bitti”. 


         İşte bu akımdan “Taking Back Sunday”, “Paramore”, “Panic! at the Disco” ve Jared Leto’nun “Thirty Seconds to Mars”ı gibi gruplar da bu değişimden etkilenip birçok eleman değişikliği yaşadı. Hatta “Fall Out Boy” müziğe bir süre ara vermek zorunda kaldı. Bu gibi örneklerle birlikte Gerard Way’in kırmızı saça geçiş yaptığı, grubun karanlıktan uzaklaşmaya çalışan bir imaja sahip dördüncü kaydı “Danger Days”in yayımlanması ile My Chemical Romance’in de tarzını değiştirmeye hatta ondan kurtulmaya çalıştığı çok belli oluyordu. Albüm yine başarılı oldu ancak daha sonra çıkan toplama albüm beklenen ilgiyi görmedi. Bu geçiş sürecinde de çok doğal bir şekilde grupta görüş ayrılıkları oldu ve sonuçta yolun sonuna gelindi: Grup, greatest hits albümünü “Fake Your Death” isimli son bir yeni şarkıyla çıkardı, ritim gitarist Frank Iero da kendi grubunu kurdu ve tamamen yollar ayrıldı.

Gerard Way, eski tarzından yola sadece aynı renkteki saçlarıyla devam etme kararı aldı ve gençlik yıllarının tutkusu olan Brit-pop tarzında müzik yapmaya karar verdi. Aslında daha önce dünyaca ünlü Kanadalı prodüktör deadmau5 ile birlikte yaptığı, FIFA 13 ve Asphalt 8 gibi oyunlarda da kullanılan “Professional Griefers” gibi başarılı bir single’ın yolundan gidip elektronik müziğe yönelmesi de şaşırtıcı olmayacaktı; ancak o büyük hayranı olduğu Brit-pop döneminin kült isimleri Pulp ve Blur gibi gruplar ile Glam etkisiyle David  Bowie üstad gibi İngiliz sanatçılardan esinlendi: Bol pedallı gitarları ve olabildiğince “kirli” vokalleri ile shoegaze akımına bile göz kırpan “Amerikan brit-pop” olarak adını koyabileceğimiz ilk solo albümü “Hesitant Alien”ı eylül ayının sonunda yayımladı.

Way, eski grubunun ilk iki albümündeki gibi upuzun şarkı adları yerine parçalarına kısa başlıklar seçmiş. Aynı şekilde MCR’deki imajını bir kenara bırakıp artık “yetişkin insanlar”ı hedefleyen bir müzik yapmayı tercih etmiş. İmaj konusu ise sanıldığı üzere çoğu müzisyen için önemli değil gibi gözükse de Gerard Way, aynı zamanda çizgi roman edebiyatının Oscar’ı sayılan Eisner ödüllü bir yazar-çizer olduğu için, solo imajında da kırmızı-mavi konsepti gibi her türlü ince detayı düşündüğü kolaylıkla varsayılabilir. (Kırmızı ve mavi hem Amerika hem de Britanya bayrağının ortak rengi mesela.)


         Albümün aldığı eleştiriler ise genel anlamda olumlu: Özellikle hala saygı duyulan eski isimleri ve tarzları bugün ile harmalayıp yeni bir şeyler yaratması açısından bakıldığında Gerard Way’in kredisi gerçekten olabildiğince fazla. Yine de NME Dergisi’nden Lisa Wright’ın da albüme 8/10 vermesi gibi öyle abartılacak bir değerlendirmeye layık değil bu albüm. Ancak tabii ki bir hayal kırıklığı da değil: Özellikle albüm ciddi anlamda bir konseptin içine oturtulmuş ve hakikaten de özlenen brit-pop tonlarını kolaylıkla dinlemek mümkün. Ancak şarkı yazımı konusunda kendini kanıtlamış biri olarak Gerard Way’in bu yepyeni deneysel solo projesinde de eskiden olduğu gibi sağlam hitler çıkartmasını bekliyor insan. Halbuki Way’in şu an bir geçiş döneminde olduğu ve aradığı tonları yakalamasının biraz zaman alacağı çok açık bir şekilde görülebiliyor.

Öne çıkan parçalar olarak albümden önce dinleyicilerle buluşan “Action Cat” hem ilk dinlenişte sevilen hem de dinledikçe daha da alışılan, sözleriyle de dinleyiciyi yakalayan bir parça olmuş. Bunun yanında, büyük ihtimalle kardeşi MCR’nin eski basçısı Mikey Way’e yazdığı tahmin edilen “Brother” isimli duygu yüklü şarkı da gayet başarılı, aynı zamanda da albümdeki en net vokal kayıtlarına sahip şarkı denilebilir. Bir sonraki single olarak yayımlanan ilk klip şarkısı “No Shows” da aslında albümün tarzını en fazla yansıtan parça ve sanki eskilerden kalma bir şarkı gibi. Aynı zamanda “Get the Gang Together” ve “Millions” da geçmiş yılların modasını günümüzle birleştiren bu tarzı taşıyabilen başka parçalar da var albümde. Yine de hit şarkılarla dopdolu olamayan “Hesitant Alien”ın, sanatçının sonraki çalışmaları ve artık hitap ettiği yeni kitle için  önemli bir başlangıç olduğu ise kesinlikle söylenebilir.






26 Eylül 2014

The Kooks- "Listen"






Kalpten Bir Geri Dönüş Albümü

The Kooks- "Listen"




7,5/10




Britanya topraklarından son dönemlerde çıkan en önemli gruplardan The Kooks, 2006 çıkışlı ilk albümü “Inside In/Inside Out” un yarattığı etki sonrası indie rock piyasasında ciddi bir konum elde etmişti. Buna karşılık grubun solisti Luke Pritchard’ın “Biz bir pop grubuyuz, bize indie demeyin.” gibi demeçleri ve bağlı oldukları plak şirketinin aslında hep Virgin Records olması bile yine de kamuoyundaki algıyı değiştirememiş, The Kooks hep indie olarak akıllara kazınmıştı. Grup, sonraki iki albümünde ise beklentileri karşılayamamış, istenen çıkışı yapamamıştı. Bunun yanında son albümleri ile birlikte artık günümüz rock müziğinin belki de en önemli temsilcilerinden olmuş Arctic Monkeys ile bütün kariyerleri boyunca kıyaslanmaları da grubu haliyle yıprattı. İki grubun da 2004 yılında İngiltere’de kurulmuş olması, müzik tarzları, gitar kullanımları ve sahne enerjileri gibi etkenlerle bu kıyaslama hep olmuş, iki vokalin birbirleriyle ilgili davranışları da bu rekabeti tetiklemişti. Aslında iki grup da çok başarılı olan ilk albümleriyle patladıktan sonra İngilizler haklı olarak ikinci bir britpop dönemi hayali kurup Oasis/Blur kapışması gibi bir rekabet umuyorlardı; ancak işler beklendiği gibi gitmedi.




The Kooks ilk albümde “Naive” başta olmak üzere “Ooh La”, “She Moves in Her OwnWay”, “Seaside/ See the World” gibi birçok hit ve diğer parçalarıyla da akıp giden dopdolu bir albümle dinleyicilerin karşısına çıkınca sonrası için beklentiler de arttı. İki yıl sonra “Konk” isimli albümleriyle dönen grup, “Sway”, “Gap” ve “Always Where I Need to Be” gibi başarılı parçalara imza atsa da albüm, eleştirilerde çoğunlukla debutlerinin gölgesinde kaldı, ki aslında gayet başarılı bir devamdı. 2011 çıkışlı üçüncü albümleri “Junk of the Heart” ise bu sefer net bir hayal kırıklığıydı, albümle aynı adı da taşıyan “Junk of the Heart (Happy)” single’ı ile bir nebze eski günlerini anımsatsa da Kooks, bu albümle birlikte dinleyenleri “mutlu” edemedi.


Bu yılın eylül ayında ise grup, dördüncü stüdyo kaydı “Listen”ı yayımladı. Önceki üç albümün prodüktörlük koltuğunda oturan isim Tony Hoffer ile yollar ayrıldıktan sonra bu kayıtta prodüktörlüğü Pritchard'ın yanında çeşitli müzik tarzlarına hakim Fraser T. Smith ve Inflo gibi hip-hop sanatçıları üstlendi. Genel olarak yine ortalama eleştiriler alan albüm, özellikle bu defa grubun müziğinde prodüktörlerin de etkisiyle elektronik anlamda çeşitli denemeleri bünyesinde barındırdı. Albümün ilk parçası “Around Town” ile grup, koro eşliğinde müzikseverleri karşılıyor. Grubun kendine özgü tarzıyla birlikte başarılı ve ilginç bir çalışma olmuş bu şarkı. Ancak video klibi hakkında bunu söylemek pek mümkün değil: Hollywood filmlerini aratmayacak şekilde ancak gereksiz bir biçimdeki klibin böyle bir şarkıya yakıştığını söylemek zor. Sonrasındaki “Forgive & Forget” de oldukça karışık ve değişik bir tatta parça olmuş. Ardından gelen “Westside” ise albümün en güzel şarkısı. Kooks karakterini yansıtan akustik gitar riff’leriyle ve melodisiyle tam bir “Inside In/Inside Out” parçası kıvamında. Aslında nakaratta olduğu gibi elektronik altyapılar bu parçada da yaygın şekilde kullanılmış. Kendini defalarca rahatlıkla dinletebiliyor. Dördüncü parça “See Me Now”, Luke Pritchard’ın küçük yaşta kaybettiği babasına yazılmış sözleriyle dikkat çeken bir balad. Sonrasında gelen “It Was London” ve “Bad Habit” de tipik Kooks enerjikliğiyle dolu “olmuş” dedirten diğer parçalar.





Albümdeki esas sıkıntı ise ilk single olarak piyasaya sürülen “Down”. Parça herhalde 10 dakikada doğaçlama falan yazıldı dedirten bir nakaratı var çünkü. Hem de yıllardır Kooks’tan hit bekleyen hayranları için grubun bu şarkıyla bir geri dönüş yapması, hatta parçayı albüme almak bile pek mantıklı değil gibi. Sırf bu single yüzünden birçok dinleyici albüme önyargılı yaklaşıp dinlemek istememiş de olabilir. Bunun dışında, “Are We Electric” bir başka öne çıkan parça olmuş. Synth ile çoklu vokaller de birlikte kullanılmış herhangi bir MGMT şarkısı gibi tınlayan parçanın grubun müziğine derinlik kattığı söylenebilir. Başarılı bir kapanış olan son şarkı “Sweet Emotion” ile “She's the woman that's on your mind” sözleri dinleyenlerin hafızasına mutlulukla kazınıyor.



Grup, festivallerde son çıkan “headliner” grup statüsünü bile yavaştan kaybetmeye başladı ve büyük organizasyonlarda artık gün ışığında seyircilerle buluşuyor. (Glastonbury’de yan sahnede sürpriz sanatçı olarak gece çıktılar.) Öyle ki Hollanda’daki Pinkpop Festivali’nde de bu yıl, grup, sabah çaldıkları konserleri sonrası sahneyi 91’li Ed Sheeran’a bıraktı. Bir zamanlar rakipleri olarak lanse edilen Monkeys ise, Kooks’tan iki sanatçı daha sonra aynı gün aynı sahnede performans sergiledi. Aslında Kooks’un istenilen noktaya gelememesinin başlıca iki sebebi var: Öncelikle, sahne. Canlı performansları, albüm kayıtlarının kalitesinden çok uzakta, bunun yanında ne yazık ki konser setlist’lerinin çoğu hala ilk albümden oluşuyor, gruptaki eleman değişiklikleri sonrası yeni gelenlerle sanki kimya uyuşmuyor ve bununla birlikte özellikle Pritchard başta olmak üzere grup, sahnede fazlasıyla özensiz bir imaj çiziyor. Kendisi eskiden olduğu gibi kesinlikle yeni parçalarda da sahnede gitar da çalmalı. İkinci olarak da daha önce de belirtildiği üzere Kooks, ilk albümlerinin üstüne çıkamamasına rağmen Arctic Monkeys, özellikle “Suck It and See” sonrası “AM” ile kendini fazlasıyla kanıtladı. Bu iki etken sürdükçe The Kooks da içinde bulunduğu durumdan çıkamayacak; ancak şu da bir gerçek ki “Listen” eski günlere dönüş ve hatta grubun daha önemli işlerinin gelebilmesi için de kesinlikle umut dolu bir albüm. Bu nedenle eserin adını “dinle” koyan gruba katılmamak elde değil, parçalarıyla, farklı tarz denemeleriyle ve kalplerini ortaya koydukları kapağıyla da albümün adının hakkını verip “Biz buradayız ve sonrası için hazırlanıyoruz” diyor “Listen”, “dinlenilesi” bir kayıt olduğunu da bizlere bu şekilde ifade ediyor.








13 Eylül 2014

Jason Mraz- "Yes!"






Olgunluk Döneminde Bir Optimist

Jason Mraz- "Yes!"


7/10






     
      Kariyerine 2000 yıllarının başlarında San Diego’da bir kahve dükkanında başlayan Jason Mraz, kendi yazdığı şarkılarıyla kahvelerini yudumlayan insanlara 3 yıl boyunca haftada bir gün müzik yaptı. Bu süreç içinde ise daha sonra ona sahnede eşlik edecek perküsyoncu Toca Rivera ile tanıştı. Birkaç canlı performans ve EP albümlerinden sonra çıkardığı ilk albümü “Waiting for My Rocket to Come” ile Mraz, onu sonunda kahve dükkanından çıkartacak (hatta ileride Café Gratitude adlı ünlü bir restoranın sahibi bile yapacak) olan başarı dolu bir müzik macerasına atıldı. Yer yer reggae ve surf rock soslu pozitif bir pop-rock albümü olan bu eser, özellikle “The Remedy” ve “Curbside Prophet” gibi parçalarla oldukça dikkat çekti ve hatta şarkıcı bu sayede, Tracy Chapman’ın Londra konserinin açılışını bile yaptı. Sanatçı, esas ticari çıkışını ise 2005 yılında piyasaya sürdüğü “Mr. A-Z” albümü ile yapıp kendine has tarzını da korudu ve hatta geliştirdi. Ünlü yönetmen Çağan Irmak’ın “Tamam Mıyız?” filminde de kullanılan albümün ilk şarkısı “Life Is Wonderful”, “Mr. A-Z” adına gönderme yapan parça “Wordplay”, samimiyet dolu olan “Plane” ve tabii albümün esas hiti “Geek in the Pink” ile Jason Mraz kendi alanında büyük bir çıkış yakaladı.




            Şarkıcıyı “mainstream” diye tabir edilen ana akım piyasasına çıkartan albüm ise üç yıl sonra yayımladığı “We Sing. We Dance. We Steal Things.” oldu. Albüm çıkmadan önce ise, orijinal bir yöntemle parçaların canlı performans versiyonları, EP’ler halinde üçe bölünerek (We Sing, We Dance & We Steal Things) birer ay aralıklarla dinleyicilerle önceden buluştu. Tarzını biraz daha hafifleten sanatçının bu albümünün çıkış parçası “I’m Yours” tam anlamıyla Mraz’ın ismini bütün dünyaya duyurup büyük bir hit olurken Colbie Caillat ile birlikte söylediği “Lucky” ise yine o dönemde radyolarda en çok çalınan parçalardan biri haline geldi. Albümden ayrıca “Love for a Child” ve “A Beautiful Mess” gibi parçalar da dikkat çekti. Bunun sonrasında 4 yıllık bir aranın ardından “Love Is a Four Letter Word” isimli albümü piyasaya süren Mraz, bu albümdeki “I Won’t Give Up” ile yine önemli bir başarı yakaladı, ayrıca “93 Million Miles” ve “The Woman I Love” da yine kendi alanında başarılı single’lardı; ancak önceki albümün ticari başarısı yakalanamadı ve bu eser o albümün gerisinde kaldı.


Toca Rivera ile birlikte
            Jason Mraz, bu yılın temmuz ayında ise beşinci albümü “Yes!” ile dinleyenlerin karşısına çıktı. Öncelikle söylemek gerekir ki daha önce herhangi bir Mraz albümü dinlemiş bir kimse, bu albümün temposunun oldukça düşük olduğunun rahatlıkla farkına varabilir. Hatta kendi ismiyle değil de “Jason Mraz Acoustic” adıyla bile piyasaya sürülebilirdi albüm. Yani bu olgunluk dönemi eseri, ilginç bir şekilde gerçekten alışık olunan Mraz havasında değil. Aslında tabii ki sanatçının o her zamanki optimistliği ve albümün aşk şarkılarından oluşması yine bilinen şekilde olmuş ancak müzik, altyapı olarak cidden biraz fazla yavaşlamış. Zaten ilk albümündeki enerjiyi şarkıcıdan beklemek pek mümkün değil; çünkü zamanla birlikte giderek parçaların temposunun düştüğü ve Mraz’ın artık bu yönde yol almak istediği çok açık. Buna rağmen albüm genel anlamda değerlendirildiğinde ise “Yes!”i oluşturan bu tarzdaki hafif ve samimi parçalar gerçekten insanı boğmayacak rahat bir şekilde, keyifle dinlenecek yapıda olmuş. Albümde birbirine benzeyen birçok parça bulunsa da aslında albüm tamamen dinlenildiğinde bu benzerliklerin birbirini tamamladığı ve aslında şarkıların ahengin birer parçaları olduğu fark ediliyor. Bu nedenle de kolayca dinlenebilen ve rutine rağmen ilginç bir şekilde insanı sıkmayan bir albüm.



            Albümün ön plana çıkan parçaları olarak intro ertesinde albümün açılışını yapan “Love Someone” dikkat çekiyor. Aynı zamanda çıkış parçası olarak belirlenen parça, albümün geri kalanı için dinleyiciye fikir de veriyor. Hemen ardından gelen “Hello, You Beautiful Thing” ise akılda kalıcı nakaratıyla müzikseverleri yakalıyor. Sonrasında “Long Drive”da Jason Mraz, uzun bir yolculuk sırasında kız arkadaşıyla sırf daha fazla süre birlikte kalabilmek için ondan arabayı yavaş kullanmasını sakince rica ediyor. Ardından “Everywhere” ile tempoyu yükselten şarkıcı, kelime oyunlarıyla dolu şarkı sözleri ve enerjik melodisiyle ilk albümlerini anıyor. Aslında belki de bu şarkı tadında birkaç parça daha olsaydı albüm gerçekten çok daha dolu bir karaktere sahip olacaktı. Bunların yanında “Quiet” gitarları ve çoklu vokalleri, “3 Things” James Blunt parçalarını andıran düzenlemesi ve “You Can Rely On Me” de John Mayer’ın “Continuum”daki işlerine benzeyen yapısıyla öne çıkan diğer parçalar oluyorlar.







            Ünlü indie-folk grubu Bright Eyes’ın değişmez parçası ve Conor Oberst’in yakın dostu Mike Mogis, albümde Mraz ile birlikte prodüktörlük görevini üstlenen bir diğer isimdi. Onun bu albümde bulunması da “Yes!”in temposunu düşük düzeyde tutan bir başka sebep olabilir; çünkü Mogis de kariyeri boyunca genelde akustik projelerde bulunmuş bir isim. Ancak bu enerji düşüklüğünün dışında albüm, özellikle sanatçıyı “I Won’t Give Up” ve “Lucky” gibi slow parçalarla tanıyan müzikseverler için beklentileri karşılayan, genel anlamda ise yine içinde birçok orta tempo hiti barındıran kaliteli bir Jason Mraz eseri. Bu nedenlerle albümün adına da ithafen “evet!” demek gerekir, tavsiye edilebilir bir albüm: “Yes!”







25 Ağustos 2014

Lana del Rey- "Ultraviolence"






Hüzünlü Hollywood Hikayeleri

Lana del Rey- "Ultraviolence"


8/10




     
      Lana del Rey, son yılların en çok konuşulan müzik sanatçılarından biri şüphesiz. 2011 yılının sonlarından 2012 yazına kadar art arda çıkardığı single’lar ile de birden bütün müzik piyasasının zirvesine yerleşen isimlerden oldu. Şarkılarına yapılan remixlerin dışında da günümüz popunun gereği olarak “bangır bangır” bir müzik de yapmamasına, “kendine özgü gangster bir Nancy Sinatra” olarak kendini nitelediği üzere genelde hüzünlü ve ağır parçalar söylemesine rağmen bu başarıyı elde etmesi ise gerçekten dikkat çekiciydi. Kendisini üne kavuşturan albümü “Born to Die”ın ticari başarısı bir yana, onu bu kadar piyasanın gündeminde tutan özelliği ise 60’lar kokan retro imajı ve duruşunun “pop” camiasına getirdiği farklılıktı. Tıpkı, Del Rey gibi en kalın kadın sesi kontraltoya sahip Amy Winehouse ve Adele gibi sanatçıların yaptığı gibi. Bunu yanında, listeleri alt üst eden 17 yaşındaki Lorde’nin de şu anki konumu da aslında bu “farklılığı” sayesinde oluştu: Günümüz kültüründen ayrı bir şekilde yaptıkları müzik, pop müziğine alternatif bir yol, yeni bir seçenek sundu. Popüler müzik severler de doğal olarak birbirine tıpatıp benzeyen müziklerden sıkılıp kopmaya başlayarak bu tarz sanatçılara yöneldi. Hem popüler hem de alternatif olabilen bu müzik tarzı, aslında günümüzdeki indie-pop tabirinin de içinde yer alıyor.




            New York doğumlu Elizabeth “Lizzy” Grant, her ne kadar ilk albümünü 2010 yılında “Lana del Ray a.k.a Lizzy Grant” adı altında yayınlasa da birçok kişi ikinci albümü “Born to Die”ın sanatçının ilk albümü olduğunu düşünüyor. Aslında “Kill Kill” ve “Yayo” gibi parçalara sahip hiç de fena olmayan ilk albümün değerinin bilinmemesi çok doğal: Lizzy Grant, yeni adı olan Lana del Rey’e geçerken sadece ismini ve plak şirketini değil, (estetik operasyonla birlikte) imajıyla görünüşünü de oldukça değiştirdi. Dünyaca ünlü plak şirketi Interscope’un mu yoksa tamamen başka birinin mi bu değişimin arkasında olduğu ise bilinmiyor. Hatta SNL'deki detone performansı sonrası kimilerince bir “proje” olarak nitelendirilen, sahte bir güzellikle ve kişilikle yaratılmış olarak görülen Lana del Rey’in gerçekten de kendi şarkılarını yazıp söyleyebilmesinin gerçekliği (ya da bilgisayarla müdahale edildiği) oldukça tartışma konusu olmuştu. Buna karşılık ön yargılar bir kenara bırakılıp sadece yaptığı müzik dinlenilirse denilebilir ki “Born to Die” ve sonrasında gelen “Paradise EP”den birçok başarılı parça gerçekten de sanatçının kariyeri için önemli eserler oldu, bu albümlerden: Plak şirketiyle anlaştıran şarkı “Video Games”, klibiyle hafızalara kazınan ve Del Rey’i uluslararası üne kavuşturan “Born to Die”ın yanında “Blue Jeans”, “Dark Paradise”,“National Anthem”, “Ride” ve tabii “CedricGervais Remix”i geçen yazın en büyük club hitlerinden olan “Summertime Sadness” gibi birçok hit parça çıktı. Aynı zamanda, Lana del Rey, geçen yılın filmlerinden “The Great Gatsby”de ve albümünde yer alan “Young & Beautiful” ile de başarısını ertesi yıl da devam ettirdi.



            Bu yılın haziran ayında üçüncü stüdyo albümü “Ultraviolence”ı yayınlayan sanatçının, önceki albümün başarısının sonrasında gelen popülarite sonrası müziğinin de modern akıma daha çok evrileceği ve bununla beraber daha da elektronik bir hal alacağı tahmin ediliyordu. Lana ise bütün eleştirilere karşılık, cesurca bir hareketle beklentilerin tam tersi bir yolda ilerlemeyi tercih etti: Albümün prodüktörlüğü için The Black Keys’in vokali/gitaristi Dan Auerbach ile anlaşan Lana del Rey, yine bu albüm için kendi yazdığı şarkıları, önceki albümden farklı olarak bir rock müzisyeni olan Auerbach ve gitarı eşliğinde düzenledi. Ayrıca “Ultraviolence”, bu yüzden sanatçının önceki işlerine göre özellikle vokalden sonra gitarın başrolde olduğu daha enstrümantal bir albüm, zaten parçalardaki müzik altyapılarının bu denli zenginleşmesi de ilk albümlere nazaran çok daha olgun parçalar meydana getirmiş. Ortaya çıkan sonuç ise belli: Önceki albüme kıyasla müzikte çoğunlukla bir tarz değişimi söz konusu. Bu albüm, ikinci albümün baroque-indie pop’undan farklı bir noktada ağırlıklı olarak dream-pop, hatta alternatif rock özellikli taşıyan bir eser olmuş. Bu tarza yakın olan Cat Power, Melody’s Echo Chamber ve Beach House gibi kadın vokalli sanatçılar albümü dinleyince hemen akla gelen isimler oluyor. Del Rey’in gözlerindeki hüzün ise, ilk iki albüm sonrası bu albümde de müziğinde devam ediyor ancak bu sefer özellikle şarkı sözleri çok daha karamsar. Ayrıca her zamanki o sinematikliğinden de bir şeyler kaybetmemiş tabii. Yine 60’ları konu alan filmleri aratmayacak müzik videoları var bu albümde de. Bu nedenlerle kendisine “Born to Die” döneminde yakıştırılan “Hollywood Sadcore” tarzı kısmen hala sürmekte tabii.(Cat Power da “Queen of Sadcore” olarak anılmaktaydı o nedenle de burada da yine onunla bir müzikal yakınlığı var denilebilir.)




            Albümün dikkat çekenlerine gelecek olursak, öncelikle çıkış parçası olan “West Coast”, sözleriyle olsun, nakaratının akıcılığıyla olsun tam anlamıyla insanın hiç sıkılmadan defalarca dinleyebileceği bir şarkı olmuş. Ayrıca aranjmanı üzerinde de oldukça zaman harcandığı çok belli. “Shades of Cool” da ikinci single olarak piyasaya sürüldü ve özellikle parçanın atmosferi ile buna paralel müzik videosuyla gerçekten ön plana çıkıyor. Aynı zamanda hem bu parça hem de albüm geneli için söylemek gerekirse Lana del Rey’in, önceki işlerdekine göre sesinin sınırlarını daha da zorlayıp cesurca kullandığı açıkça hissedilebilir. Bunların yanında albüme adını veren “Ultraviolence” parçası da kesinlikle dikkat çeken bir başka şarkı olmuş. Bu yaz sahne aldığı ünlü Glastonbury Festivali’nde de Del Rey, bu parçayı etkileyici şekilde icra etmişti. Ayrıca albümün ve söz konusu konserin açılışını yapan “Cruel World”, basit ama güzel yapısıyla albümün belki de en özel şarkısı “Pretty When You Cry”, çıkış parçasına göndermelerde bulunan, Lou Reed etkili “Brooklyn Baby”, eski günlüklerin hiç çekinmeden paylaşıldığı “Fucked My Way Up to the Top” ve geçmişten fırladığı belli, bir Jessie Mae Robinson coverı olan albümün kapanışı “The Other Women”, öne çıkan parçalar olmuş.



"Born to Die" ve "Ultraviolence" Arasındaki İmaj Farklılığı




            “Ultraviolence”ın, görkemli “Born to Die” günlerinden bir farkı da sanatçıda minimum ölçüde makyaj ve renklilik barındırması. Onun bu kendine göre sade görüntüsüyle anlaşılıyor ki sanatçı, imaj olarak eskiden attığı adımların izinden gitmemeye kararlı görünüyor. Aynı zamanda da her zamanki kişisel yapıdaki şarkı sözlerinin de bu albümde daha da derinlere indiği görülüyor. Bu yüzden artık neler yaşıyor ya da hangi ruh hali içinde bilinmez ama Del Rey’in elindeki “Die Young” yazılı dövmeyi ileride bizlere hatırlatacak girişimlerde bulunmaması ve yaşadığı hüznü en azından ileride tekrardan bizlerle paylaşıp parçalarıyla yeniden kaybolmamızı sağlaması dileğiyle.









14 Ağustos 2014

Jack White- "Lazaretto"





Mavi Adam & Dünyanın En Hızlı Kaydı

Jack White- "Lazaretto"



6,5/10




   
        40’ına merdiven dayamış biri olsa da Jack White, müzik sektörü için hiç de yaşlı değil, tabii ki hala yapacak çok işi var Leonard Cohen 80 oldu hala sahnede; yine de White’ı daha şimdiden bir müzik efsanesi olarak ilan etmek pek yanlış olmaz. Öncelikle, 4 yıl evli kaldığı ve hatta soyadını da aldığı eski eşi Meg White ile birlikte 1997’de kurdukları The White Stripes ile modern rock n roll müziğinde çığır açtıkları kesin. Grup, blues ve garage gibi türleri harmanlayarak oluşturdukları tarzlarıyla ve imajlarıyla kendi alanlarında ikonlaştı. İkili, “Blue Orchid”, “Fell in Love with a Girl”, “The Hardest Button to Button” ve “Icky Thump” gibi hitleriyle listelerde birçok başarı kazanıp ödülleri evlerine götürdü. Ve tabii ki melodisiyle müzik tarihine geçmiş, 2004 yılının “En İyi Rock Parçası” Grammy’sinin de sahibi, malum şarkı “Seven Nation Army” ise hala fazlasıyla popülerliğini korumakta, özellikle son yıllarda Avrupalı futbol taraftarlarının favori marşlarından biri oldu. Jack White, aynı zamanda “Steady, As She Goes” ve “Salute Your Solution” gibi hitler çıkarmış olan, 2011 yılında müziğe ara veren The Raconteurs’in yanında The Kills’in solisti Alison Mosshart’ın vokali olduğu The Dead Weather gruplarının da birer parçası oldu ve ikişer albüm de onlarla çıkardı. The White Stripes ikilisinin ise 3 yıl önce yollarını ayırmasından sonra grubun şarkılarının büyük bir bölümünün yazarı, davul dışında bütün enstrümanların sorumlusu ve frontman’i, kısacası her şeyi Jack White, kariyerine solo devam etme kararı aldı.



            The Whites Stripes’ın da albümlerini çıkartmış olan kendi plak şirketi Third Man Records’tan yayınlanan ilk solo albümü “Blunderbuss”, iki yıl önce piyasaya sürüldü. Eski grubunda yakaladığı havayı devam ettirmeye kararlı olan White, yine benzer bir müzik tarzıyla yol almaya devam etti: Albüm, Blues, Garage ve hatta kimi zaman Country ile Folk ezgileri de taşıyan çoğulcu karakteri, hit parça bolluğu, melodilerin sadeliği ve şarkıların düzenlemeleriyle, beklendiği gibi önemli bir başarı elde etti. Grammy’de ise “Yılın Albümü” ödülü adaylığı gibi erişilmesi zor noktalara bu sefer tek başına ulaştı ve basından oldukça pozitif eleştiriler aldı. Özellikle albümün enerjik hiti “Sixteen Saltines” başta olmak üzere, “Love Interruption”, “I’m Shakin” ve “Freedom at 21” gibi parçaları Jack White konserlerinin vazgeçilmez parçaları oldu.



            Bu yılın haziran ayında ise White’ın merakla beklenen ikinci solo albümü “Lazaretto” müzikseverlerle buluştu. Albüm, bir haftada 40.000 adet plak versiyonu satılarak da 1991’den beri ilk haftasında en fazla satın alınan plak olarak tarihe geçti. Aynı zamanda Jack White’ın Stripes ile birlikte albüm kapakları ve konser kostümlerinde sadece siyah, beyaz ve kırmızı renklerini kullanarak yarattıkları imajdan sonra “mavi” renk kullanımına geçmesinin “Blunderbuss”tan sonra burada da sürdüğü görülüyor. Bunun yanında da albümün esas ilginç özelliği de Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olması: Jack White bu albümle, 3 saat, 55 dakika ve 21 saniye ile “Dünyanın En Hızlı Kaydedilen Stüdyo Albümü” ünvanının yeni sahibi oluyor. Müzik kaydı konusunda gerçekten de günümüz piyasasına önemli mesajlar vermeye devam ediyor White. Özellikle Neil Young’un da son albümü “A Letter Home”u White’ın kayıt makinesi olan küçücük bir kulübede kaydetmiş olması da oldukça dikkat çekici.




            “Lazaretto”nun açılışı, Bob Dylan’ın bile adına parça bestelediği efsanevi blues sanatçısı Blind Willie McTell’in 1928 yılında kaydedilmiş olan “Three Women Blues”un Jack White adaptasyonu “Three Women” ile yapılıyor. White, blues ustalarına olan hayranlığını bir kez daha ifade ederken büyük ihtimalle de kendisini taklit ettiğini düşündüğü The Black Keys’e de bir göndermede daha bulunuyor. Bunun yanında eskiden adalarda bulunan deli karantinası anlamında gelen “Lazaretto” ile birlikte sanatçı, kendi müzikal sınırlarını da albümün adına yakışır şekilde zorluyor. Özellikle önceki albümden de fark edildiği gibi artık White, gitar ve davulun yanında piyano ve keman gibi çeşitli enstrümanları da müziğine ekleyip dinleyenlere daha özgün işler sunuyor. Albümle aynı ismi taşıyan parça “Lazaretto” ise bu çeşitliliğin gayet başarılı bir ürünü. Albümün en öne çıkan parçası olmakla birlikte sonundaki keman solosuyla da kesinlikle beklenmedik güzellikte bir iş.

            “Lazaretto” parçasının yanında “Would You Fight for My Love?” da özellikle enstrüman tercihleriyle ve akılda kalıcı melodisiyle insanı hemen saran parçalardan biri oluveriyor. Ayrıca “That Black Bat Licorice” ise The White Stripes günlerini özleyen dinleyicilere ilaç olabilecek bir parça olmuş. Şarkıya çok yakışan bir spontanelik var gitarlarda.Yakın dostu ve ustası Young’un belki de izinden gitmeye kararlı olan Jack White bu albümde onunla özdeşleşmiş olan Country- Folk tadında eserler de ortaya çıkarmayı ihmal etmiyor. “Temporary Ground”, “Entitlement” ve albümün naif güzellikteki son parçası “Want and Able” ile birlikte tempoyu da zaman zaman düşürüyor. Bunların dışında albümün öne çıkan diğer parçaları ise ikinci single olarak yayınlanan “Just One Drink” ve etkileyici şarkı sözleriyle “I Think I Found the Culprit” oluyor.




                        Genel olarak değerlendirildiğinde albüm, “Blunderbuss”a nazaran Stripes’ın ilk dönemlerine daha çok benziyor. Bununla birlikte diğer albümlere göre de burada daha deneysel ve dağınık bir hava var; ancak bunun pozitif anlamda olduğunu söylemek pek mümkün değil. Parça bazında bakıldığında albüme adını veren şarkı dışında şimdilik pek fazla “The White Stripes düzeyinde” hit bulunduramasa da albüm, bir bütün olarak dinlendiğinde ve White’ın şarkı yazarlığının incelikleri hissedildiğinde tabii ki de fazlasıyla değerleniyor. Ancak belirtmekte fayda var: “Dünyanın En Hızlı Kaydedilen Stüdyo Albümü”nü yapmanın beraberinde getirdiği çok açık bir özensizlik var albümde. O nedenle ilk albümün altında bir devam gibi gözüküyor “Lazaretto”; yine de söz konusu olan kişi sıradan biri değil, yaşayan bir müzik efsanesi olan bu adam, aynı zamanda albüme ve geleceğine her zaman pozitif bakılmasına sebep oluyor. White, Glastonbury 2014’te de görülebildiği gibi eski günlerden hiçbir şey kaybetmemiş. Hatta artık bu sefer daha özgür, daha yaratıcı ve daha renkli.