25 Mayıs 2017




Gitar Müziğine İthafen

Kasabian- For Crying Out Loud

7/10





Son zamanlarda sıkça konuşulan “gitar müziğinin azalarak bitmesi” konusu, -özellikle NME’nin de ele aldığı gibi- İngiltere’deki müzik medyasının sürekli gündeminde. Gerek dünyayı ele geçiren “brit-pop” döneminde gerekse 2000’lerin başında çıkan “post-punk revival” akımı ve “alternatif rock” sayesinde bu ülke yakın geçmişte bizi gitar müziğine doyurmuştu. Ancak son yıllarda İngiltere’de modern rock müziği eski kalitesinde değil. Bunun en büyük sebebi ise büyük grupların giderek daha fazla pop sularında yüzmeye çalışmaları oldu (Bkz. Coldplay, Muse, The Kooks, Kaiser Chiefs). Bu örneklere yakın bir ek olarak “48:13” ismiyle 2014 yılında çıkan albümleriyle Kasabian da eklenmişti. Grup, daha önceki dört albümüne kıyasla zaten müziğinde yoğun bir şekilde barındırdığı klavyelerin ve bilgisayarların sesini bu albümde biraz daha arttırmıştı. Her ne kadar “The Chainsmokers ile düet yapacak kadar pop’a yönelik” bir değişiklik olmasa da Kasabian’ın müziğindeki gitar riff’leri eskisi kadar hissedilmiyordu. Albüm de buna paralel olarak ortalama eleştiriler aldı. 


2017 yılının Mayıs ayında ise altıncı albümleriyle dönen grup, solistleri Tom Meighan’ın “Bu albüm, gitar müziğini uçurumdan kurtarmakla ilgili!” sözleriyle de gereken mesajı veriyor. “For Crying Out Loud” isimli albüm, öncelikle kapak görselinde ilk defa grubun isminin resmi haliyle yazılmamasıyla dikkat çekiyor. Ancak bu görsel farklılık, işitsel farklılığa yol açmıyor; Kasabian, bildiğiniz gibi: Enerjik, özgüvenli ve Leicester City stadında sürekli “Fire” çalınması gibi bir gaza sahipler. Genel açıdan ise albüm, sound olarak “Velociraptor!” kayıtlarına yakın bir çizgide. Hem tempolu (ve bu sefer gitarlı) parçalar hem de duygusal baladlar dinleyebiliyoruz. Bir rock yıldızı olmanın dayanılmaz hafifliği temalı sözlere sahip "Ill Ray (The King)" ile açılan albüm, gruptan özlenilen tarzı hemen ilk parçada hayranlarına sunuyor. Kayıttaki en iyi parçalardan biri olan şarkı, daha ilk dinleyişte aradığınız “Kasabian hiti” özelliğini buluyor. Ardından gelen "You're in Love with a Psycho" ise ilk single olarak albümden önce çıktığında açıkçası hayal kırıklığı yaratmıştı. Vokalleri, altyapısı, hatta ritmiyle bile tam anlamıyla “ortalama” bir parça olarak daha çok önceki albüme ait bir iş gibi duruyordu. Tabii ki kendine ait güzelliği olan bir parça; ancak Glastonbury’de headliner olmuş büyük bir rock grubunun albümün ilk single’ı olma düzeyinde değil.



FIFA 17’de oyun içinde ve özellikle The Journey modunda Alex Hunter’ın hikayesine giriş yaptığımız jenerikte karşımıza çıkan “Comeback Kid” ise albümün en iyi parçası olabilir. İlk albümlerindeki o stadyum marşlarına benzer mod yükseltici bir şarkı. Bu yüzden de önceki albümün “Stevie”si demek daha doğru (ki o da bir önceki yılın FIFA’sında kullanılmıştı.) Hatta şarkının başında bu sefer yaylılar yerine üflemeliler kullanılıyor, daha sonra esas bölüme geçiliyor. Tom’un vokallerinin ve Ian Matthews davullarının da burada albümün zirvesinde olduğunu belirtelim. Ayrıca parça, Reap what you sow”  nakaratıyla ne ekersen onu biçersin temasını verip karmaya inanın diyor daha ne olsun. Sonrasında gelen “The Party Never Ends”, enstrüman çeşitliliği ile kulaklara ilaç gibi gelen altyapısıyla albümün sevilenlerinden biri oluyor. "Are You Looking for Action?", grubun son albümlerindeki neo-saykodelik alışkanlıklarından zevk alanlar için eğlenceli bir iş olmuş. Yine de 8 dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçemiyor; bu kadar süre sadece ikinci solist Sergio’nun vokal yapması şarkıyı biraz basitleştiriyor. Buna karşılık Sergio, "All Through the Night"ta “Call my nameee” yükselişiyle bizlere tatlı bir “singer-songwriter” eseri sunuyor.



“For Crying Out Loud”un en duygusal işi olarak adlandırabileceğimiz “Wasted”, özellikle sözlerinin doğrudan bütün hisleriyle dinleyiciyle buluşmasıyla albümün en etkileyici parçalarından biri. Sıradan görünen temposu ve gitarlarına karşın sözlerin kendi içinde yarattığı “Summertime Sadness” anlamı, melodiyle birlikte başarılı bir uyum yakalıyor. Son olarak, Leicester City, İngiltere Premier League’de mucizevi şekilde şampiyon olduktan sonra ise Leicester yerlileri ve fanatikleri olan Kasabian üyeleri de kulübün stadındaki iki gecelik özel konserde ilk defa çaldıkları "Put Your Life on It" ile albüme Beatlesvari ancak sade bir kapanış yapıyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde albüm, ilk albümlerdeki o heyecanı hissettirmiyor ama son kayda göre oldukça akılda kalıcı bir iş olduğu kesin. Yine de gitar müziğinin bu kadar unutulduğu bir dönemde Arctic Monkeys, “AM” gibi bir başyapıtı yaratabiliyorsa, Kasabian’ın da o albümün en azından yakınına yaklaşabilecek bir eserle müzik piyasasını sarsması gerekiyordu. Bu nedenle, beklentiler sadece üzer diyerek üzüldüğümüzü; ancak Kasabian’ın bu altıncı albümünün 3-4 güzel parçayı da hayatımıza kazandırdığını söyleyebiliriz.



22 Nisan 2017








Kung Fu Kenny

Kendrick Lamar- DAMN.

8,5/10







Modern hip-hop sahnesi söz konusu olduğunda Eminem, Jay-Z ve Kanye gibi büyük sanatçıların ardından gelen yeni nesil için şunu söyleyebiliriz: Compton’un son yıldızı Kendrick Lamar, an itibariyle bu jenerasyonun -Drake’den de önce- en önemli ismi. Hatta öyle bir müzik dehası ki gelecek işlerinde de böyle giderse gelmiş geçmiş en iyisi (nam-ı diğer GOAT) olabilme potansiyeli yüksek. İlk iki mükemmel albüm ve ardından 2015’te gelen “To Pimp a Butterfly” ile Kendrick, jazz, fusion ve old school hip-hop karışımı olağandışı bir tarz yaratarak bir müzisyenin hem bireysel hem de toplumsal olarak işleyebileceği en “derin” albümlerden birine imza attı.

2017’de ise Trump karşıtı odaklı “The Heart Part 4” single’ı ile sahalara dönen sanatçı, kısa süre sonra da dördüncü albümü “DAMN.”in çıkış parçası “HUMBLE.”ı muazzam videosuyla “alevler içinde” piyasaya sürdü. Klipteki “I'm so fuckin' sick and tired of the photoshop” sahnesi başta olmak üzere bir önceki albümün kliplerinde de gördüğümüz kaliteli ve estetik video serisi, “DAMN.” ile devam ediyor. Parçayla birlikte rapçinin buram buram 90’lar hip-hop’ı kokan beat’i ile üçüncü albüm öncesi tavrına çok başarılı bir şekilde geri döndüğü açık. Ayrıca dini motiflerin yoğunluğu da dikkat çekici: Kendrick, kendisini müzik piyasasının Papa’sı olarak nitelendirip albümün diğer parçalarında da kullandığı “Nobody pray for me” gibi “catchphrase”lerle de gerekli mesajı fazlasıyla veriyor. Özellikle de sözleriyle parça, Big Sean’ın “No Favors” şarkısındaki tavrına karşı olarak resmen “Alçakgönüllü olup yerinize oturun, adam olun lan!” diyor. Hatta sözler aslında genel olarak da bütün diğer popüler rap sanatçılarına ayar niteliğinde.



Kendrick, hem derin mesajlar verebildiği hem de bunu anlaşılabilir bir dilde yani yalın bir biçimde yapabildiği için çok değerli bir sanatçı. Bu anlamda “DAMN.”, her yönüyle ilgi çekici duran ve ince ayrıntılarıyla da dinleyiciye gerçekten bir şeyler anlatan bir albüm. Ayrıntılara örnek olarak ise bu albümdeki bireyselliğin ve agresifliğin dışa vurumunu albüm kapağından bile anlayabilirsiniz: Önceki albümün de kapak tasarımını yapan Vlad Sepetov isimli sanatçının, bu sefer renksiz ve grup halinde bir fotoğraf yerine sadece rapçinin donuk bakışlı ve neredeyse photoshop’suz bir fotoğrafını koyması ile kırmızı renklerle büyük harflerle albümün isminin yazılması kesinlikle tesadüf değil. Albümün karakterini kapağın kendisi çok net bir şekilde ifade ediyor: “DAMN.”, Kendrick’in en içe dönük, en öfkeli ve en özgüvenli ifadelere sahip albümü.



Ayrıntılar, albümün parça isimlerinin de albüm adı gibi büyük harfle yazılıp sonuna nokta konması ile devam ediyor. Bunun yanında, parça isimlerinin bazılarının art arda ikili şekilde bağımlı olması da dikkat çekici: İlk dinleyişte tüyleri diken diken eden bir intro “BLOOD.” ve ardından gelen albümün belki de en çok dikkat çeken parçası “DNA.” birbirleriyle bağlantılı. Intro sonundaki FOX News’in spikerinin konuşmasına hemen “DNA.” ile en güzel cevap veriliyor. Klibinde yeni neslin “War Machine” olarak bildiği Don Cheadle’ı da izleyebileceğimiz bu parça, prodüksiyonun kesinlikle ustalıkla yapıldığı işlerden biri. Parçanın sonundaki beat değişimi ve Kendrick’in şovunun insanı etkilememesi cidden imkansız. “DNA.”, sanatçının yaptığı en doyurucu ve zamansız parçalardan biri. “I got loyalty, got royalty inside my DNA” gibi söz oyunları da dinleyenlerin hafızasına kolayca kazınıyor. Bu arada başka bir tatlı ayrıntı olarak da albüm boyunca duyduğumuz yeni ve saldırgan alter ego “Kung Fu Kenny” isminin Don Cheadle’ın “Rush Hour 2” filmindeki rolünden geldiğini söyleyelim.

James Blake destekli “ELEMENT.” ise albümdeki başka bir güzellik. “I pull up, hop out, air out, made it look sexy” gibi akılda kalıcı melodik bir nakaratla sizi kendine bağlayan parça, aslında ritim olarak biraz Drake işi gibi, Kendrick’in tarzının dışında. Hem bu açıdan hem de şarkı sözleriyle birlikte Drake’e bir gönderme olabilir. “I don't do it for the 'Gram, I do it for Compton” dizesiyle de şair bizlere bu işi Insta(gram) ya da (Gram)my Ödülleri için yapmadığını tasvir ediyor. Ayrıca belki de bu albümün “Butterfly” ile farkını ve an itibariyle bu yüzden sinirli olduğunu en güzel şu sözlerle ifade ediyor: “Last LP I tried to lift the black artists, but it's a difference between black artists and wack artists”




İkili parça isimlerine başka bir örnek ise albümün en olgun parçası olarak ifade edebileceğimiz “PRIDE.” ve ardından “HUMBLE.”. Bu iki kavramın karşıtlığı ve hatta beat’lerinin temposunun da isimlerinin anlamlarıyla zıtlığı (pride’ın yavaş; humble’ın ise hızlı olması) gibi çok başarılı ironik göndermeler var. “Ego Death” isimli muazzam albümleriyle ön plana çıkan The Internet müzik grubunun henüz 98’li altın çocuğu Steve Lacy, “PRIDE.”ın altyapısını düzenlemiş. Yavaşça akıp giden gitar akorları ve Kendrick’in durgun ruh hali birleşince ortaya biraz da Eminem tadında şahane bir eser çıkmış. “I can’t fake humble just 'cause your ass is insecure.” sözünde olduğu gibi albümün genel temasını özetleyen bir duruş var şarkıda. Albümün en samimi ve özel parçalarından biri.





U2 destekli “XXX.” ise yüksek tempoda siren sesleri ve özenli düzenlemesiyle albümün değerli işlerinden oluyor. Özellikle içinde Bono olan ve toplumsal mesajın da dibine vurulmayan bir birliktelik düşünülemezdi. Bu anlamda da çok dolu bir parça: “It's not a place, this country is to be a sound of drum and bass” metaforunda da silah sesinin ifade edilmek istenmesi gibi parçada birçok detay var. Ayrıca Mike WiLL Made It, “HUMBLE.” ve “DNA.”in yanında bu parçaya da beat’leriyle el atmış. Bunun dışında, birbirine bağlı parçalardan bol bol iç hesaplaşmalı “LUST.” ve Kendrick’in liseden beri birlikte olduğu sevgilisi –şu anki nişanlısı- Whitney Alford’a ithafen yazdığı açık olan “LOVE.” örnek verilebilir. Ayrıca etkileyici bir ikinci bölüme sahip “FEAR.” ve “A-haaa!” vokaliyle akıllara kazınan “GOD.” gibi bir ikili daha var. Tabii ki daha çok Coachella 2017’de yapıldığı gibi parça araları için “Skit” olarak yazılmış “JAH.” ve “FEEL.” ile Rihanna’lı olduğu için haliyle radyo dostu da olan “LOYALTY.” gibi hayal kırıklıkları da var albümde. Müzik piyasasında soyadı olarak ikinci ismi Lamar’ı kullanan Kendrick, bu sefer gerçek soyadı “DUCKWORTH.” ile bu oldukça kişisel albümüne anlamlı bir sonla nokta koyuyor.





Genel olarak bakıldığında “DAMN.”, 2017’nin şu ana kadarki en iyi müzik albümü sıfatını rahatlıkla taşır. Ancak bu niteliğin yanında albümün Kendrick Lamar’ın en iyi işi olup olmadığı ise tartışmalı bir durum; çünkü çıta çok yüksek. Sonuçta albüm, baştan sona sıkmadan tekrar tekrar dinlenebilen bir bütünlüğe sahip olmaktan çok kendi içinde harika hitlere sahip bir çalışma gibi gözüküyor. Ayrıca, son zamanlarda çıkan çok fazla kalitesiz hip-hop albümleri arasında adeta bir kutsal eser gibi piyasaya düşüp listelere zirveden giriş yaptığı için de çok fazla etki bırakan bir iş oldu bu. Aslında Kendrick, sanki önceki albümle bu albüm arasındaki süreyi biraz daha uzun tutup parçalara daha fazla emek verseydi, mükemmel sonucu daha kolay elde edebilirdi. Bu nedenle “DAMN.”, zamanla kalbinizde büyütebileceğiniz sıradışı bir albüm.




18 Şubat 2017



Müziğe Aşıklar Şehri

Justin Hurwitz- La La Land Film Müziği

10/10





Filmi izleyenler için kaleme alınan bu yazı öncesinde ilk olarak şunu söylemeliyiz: Film, aslında daha şimdiden “kült” seviyesine ulaşmış modern bir klasik. Belli bir zaman sonra geriye dönüp 2016 yılına bakıldığında ilk önce hatırlanacak birkaç film arasında: Mesela 2030 yılında ikonik müzikaller hakkında konuşulduğunda “Grease”, “West Side Story”, “The Sound of Music” ve “Chicago” gibilerinin yanında “La La Land”i de aralarında göreceğiz. Trafik, renk ve optimizm dolu ilk sahnesinden, “The End” ritüel yazısına kadar izleyeni hipnotize edip içine çeken bir müzikal bu. Bunun yanında bir de başrollerde “Crazy, Stupid, Love.” ile “Gangster Squad”da da beraber izlediğimiz muazzam elektrikli Gosling-Stone ikilisi var tabii. Buna karşılık filmin her yerde görünen afişi, 14 Oscar adaylığı popülerliği ve neredeyse bütün eleştirmenler tarafından 5 yıldız alması gibi unsurlar, kimileri için yapımı antipatik kılabilir. Amerikan tabiriyle filmi “overrated” olarak değerlendirenler olabilir. Ancak bu söz konusu kesimin de, filmden hipnotize olanların da kayıtsız kalamayacağı kesin olan tek bir gerçek var: O da filmin müzikleri.


Henüz 85’li, yani Ryan Gosling’den küçük olan müzikalin yönetmeni ve senaristi Damien Chazelle, genel olarak müzikle çok iç içe bir sanatçı. İlk yapımı “Guy and Madeline on a Park Bench” (2009) ve ardından ismini tüm dünyaya tanıttığı “Whiplash” (2014) filmlerinde de jazz hakkında yapımlar üretti. Hatta “Whiplash”, J.K. Simmons ustalığı sayesinde modern sinemanın en iyi jazz filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Chazelle’in Harvard Üniversitesi’nden (!) ve eski müzik gruplarından yakın arkadaşı Justin Hurwitz ise bu iki filmin müziklerinin yanında La La Land’in de bir parça hariç bütün eserlerini yaratan yegane insan. Hurwitz, sadece bu müzikal için 1900 civarında piyano demosu hazırladığını açıkladı. Haliyle bu gayreti de kendisine 3 dalda Oscar adaylığı getirdi. Filmdeki parçaları teker teker ele almadan önce hepsinin tek bir ortak noktasına değinmek gerekirse, müzikleri tek bir kelime ile özetleyebiliriz: Duygu. Parçaların “tamamı”, filmi izlerken ilk defa dinlenildiğinde, beste ve sözlerindeki duygusuyla izleyiciyi doğrudan etkileyebiliyor. Aslında filmin sırrı da bu.


İlk sahne, “Another Day of Sun” filmdeki bütün oyuncuları buluşturup tıkanmış bir trafikte etrafına pozitiflik saçmayı tercih eden insanları ele alan bir giriş. Ayrıca Jimmy Fallon da Altın Küre için bu sahnenin tatlı bir parodisini yaptı. Bunun dışında, şarkının son kısmında da üflemeli çalgılarla yoğun olarak duyulan müzikalin tema melodilerinden biri de parçaya eşlik ediyor. Aynı melodinin yine ağırlıkla kullanıldığı “Someone in the Crowd” ise Emma Stone öncülüğünde 3 güzelle birlikte rengarenk elbiseleri ve dans koreografisiyle akılda kalan, hem “networking”in faydalarını hem de hayatımızdaki önemli insanları aynı anda anlatan bir eser. “Engagement Party”de ise söz konusu bestenin duygusal bir versiyonunu dinliyoruz. Bu kısacık parça, piyanonun ne kadar özel bir enstrüman olduğunu dinleyenlere sakince hatırlatıyor.


“Mia & Sebastian’s Theme” ise belki de bir anlamda filmin özeti. Duygu yoğunluğu bol bir şekilde başlayan piyano ve devamında da gitgide dağılıp ilk baştaki hissiyatı bilerek kaybeden bir düzen. Bunun yanında Ryan Gosling’in piyanoya hakimiyeti de çok önemli. Whiplash’te gerçek hayatta da 15 yaşından beri davul çalan Miles Teller’ın film için ekstra pratik yapması gibi Gosling de önceden piyano çalmayı biliyordu ve bu müzikal için ağır bir tempoda pratik yaptı. Filmin her sahnesinde parçaları da herhangi bir el dublörü kullanmadan kendisi çaldı. Ayrıca bilenler bilir, Gosling piyano çalıp vokallerin çoğunu yaptığı Dead Man's Bones isimli grubuyla, 2009 yılında bir çocuk korosu eşliğinde baştan sona oldukça kaliteli parçalara sahip korku temalı bir albüm yayımlamıştı.


La La Land denildiğinde akıllara doğal olarak ilk gelen parça ise “City of Stars”. Justin Hurwitz’in kendisinin de ifade ettiği gibi şarkıda hem umut dolu hem de melankolik bir his var. Kendisi bu niteliği, Hollywood’daki ve aslında da gerçek hayattaki iniş çıkışlara ithafen yarattığını dile getiriyor. Özellikle parçada bölümler arası geçişler çok özenli işlenmiş. Albümde, parçanın hem orijinali olan düet versiyonu, hem Gosling’in ıslıkla çaldığı sahildeki sahne versiyonu, hem de Stone’un Hurwitz’in gitarına mırıldanarak eşlik ettiği acayip tatlı bir versiyonu bulunuyor.


“Audition (The Fools Who Dream)” ise filmdeki en unutulmaz sahnelerden birini izleyenlerin akıllarına kazırken Emma Stone’un da şahane performansı ve oyunculuğuyla Oscar heykelciğini sonuna kadar hak ettiğini kanıtlıyor. Parça, müzikalin anlatmak istediğini en net şekilde ifade eden eser. Bununla birlikte, filmin özünde bahsettiğimiz duygu yoğunluğunun da en fazla hissedildiği sahne bu. Söz konusu parçaların yanı sıra, filmin afişindeki anın dansının yapıldığı ironik sözleriyle akılda kalan “A Lovely Night”, Hurwitz’in ister istemez Whiplash’ı hatırlatan esaslı jazz eserleri “Herman’s Habit” ve “Summer Montage”, ayrıca bu film için gitar çalmayı öğrenen John Legend’ın filmin konser sahnesinde seslendirdiği “Start A Fire” ve “Mia & Sebastian’s Theme”i klasik müziğe evrimleştiren “büyülü” “Planetarium” da filmin diğer güzellikleri. Sonuç olarak bu müzikal, filmseverlerin çoğunun tekrar tekrar aynı hislerle izleyebileceği kalitede bir Damien Chazelle filmi. Ancak bunu sağlayan en önemli unsur ise Hurwitz’in imza attığı film müzikleri: Özetle La La Land, bir “Damien Chazelle ve Justin Hurwitz” eseri.







27 Aralık 2016



Bir Dost Hikayesi

J. Cole- 4 Your Eyez Only

7/10





Hem liseyi hem üniversiteyi dereceyle bitirmiş, keman, piyano ve gitar çalabildiği için parçalarının çoğununun altyapısını da kendi hazırlayan yarı Alman yarı Amerikalı melez bir rapper: J. Cole. Ayrıca uzun süreli düzenli bir ilişki hayatı olup uyuşturucuya karşı da çok yakın durmayan biri. Yani alışık olunan hip-hop sanatçısı imajından farklı yerlerde. Jay-Z ise yeterince ütopik olan bu nitelikleri zamanında fark edip onu hemen kanatlarının altına alınca yeni bir Eminem-Dr. Dre ilişkisi doğmuş oldu. Jay-Z’nin plak şirketi Roc Nation’a bağlı ilk sanatçı olarak, 3 başarılı mixtape’in ardından debut albümü “Cole World: The Sideline Story”i 2011 yılında piyasaya süren Jermaine Cole, listelerde kısa sürede 1 numarayı gördü. Bu albümdeki Drake + piyano formüllü “In the Morning”, Missy Elliott’lu R&B soslu “Nobody’s Perfect” ve albümün hiti “Work Out” ile adını (daha doğrusu soyadını) bir anda bütün camiaya duyurdu. Hatta “Mr. Nice Watch” ve daha sonra NBA 2K16’da yer alacak olan “Rise and Shine” gibi gizli hitler de yarattı. İki yıl sonra “Born Sinner” ile de tekrar aynı başarıyı yakalayan Cole, kitlesini daha da genişletmiş oldu.




Cole, New York’ta üniversitede okurken North Carolina’da çocukluğunu geçirdiği evi mortgage borcu yüzünden zorla satıldı. 2014 no’lu bu evi, 2014 yılında tekrar satın alan J. Cole, bu evde büyüdüğü sürede yaşadıklarını da kaleme aldı: 9 Aralık 2014’te evin adresiyle aynı adı taşıyan üçüncü albümü “2014 Forest Hills Drive”ı çıkardı. Grammy’de en iyi rap albümü adaylığını alan kaydın en önemli nitelikleri ise şarkı sözlerinin samimi bir şekildeki açıklığı ve beat’lerin de prodüksüyonun sağlamlığıydı. Cole’un doğum günü “January 28th” ile başlayıp üniversiteye kadar olan hayatını kronolojik olarak anlattığı albüm, sadece ABD’de 1 milyonun üzerinde sattı. Böylece, 25 yıldır ilk defa bir rap sanatçısının düet parça içermeyen albümü “Double Platinium” (800.000 üzeri adet) satış yapmış oldu. “Wet Dreamz”, “A Tale of 2 Citiez”, “Fire Squad”, “No Role Modelz” ve “Apparently” başta olmak üzere albüm bir bütün olarak baştan sona muazzamdı. Ertesi yıl olan North Carolina konseri de 28 Ocak 2016’da yani Cole’un 31. doğum gününde canlı albüm olarak yayımlandı. Ardından 2016'da "False Prophets" ve "Everybody Dies" isimli iki single çıkardı.




Dördüncü stüdyo albümü “4 Your Eyez Only”i, önceki albümünün 2. yıldönümünde 9 Aralık 2016’da çıkaran J. Cole, -sayılara olan takıntısı bir tarafa bırakılırsa- bu sefer dinleyenlere bambaşka gözüken ama yine tamamen gerçek bir hikaye anlatıyor: Cole, James McMillan Jr. adında eski bir dostunun uyuşturucu satması, aşık olup aile kurması ve ardında küçük bir kız çocuğu da bırakarak 22 yaşında öldürülmesini albüme konu ediyor. Hatta eseri, babası gittikten sonra kızının dinleyebilmesi için babasının gözlerinden anlatarak yazıyor. İlk parça “For Whom the Bell Tolls”, tahmin edilebilen bir şekilde bir Metallica cover’ı değil. Önceki albümdeki gibi bir intro olarak görülebilen parçanın altyapısının hikayesi ise ilginç: Cole’un kurduğu Dreamville plak şirketinin başkanı İbrahim Hamad albümün kaydından iki yıl önce Soundcloud’da tesadüfen 18 yaşındaki üniversite öğrencisi amatör prodüktör Elijah Scarlett’ın yaptığı işleri görüyor. Böylece bu gencin hayatı da birden değişiyor.

Albümün esas anlamda açılışını yapan “Immortal” ise kaydın en güçlü parçalardan biri. Bu parçada olduğu gibi bu albümdeki çoğu şarkıda da hip-hop sanatçılarının deyimiyle “Low-key” tempo hakim. (Bu düşük mod ise albümün uluslararası çaptaki eleştirilerinin çoğunluğunda sanatçıya yakıştırılmış. Hatta Vulture dergisi, bu Cole’un en olgun albümü yorumunu yapmış.) Parçanın nakaratı ise dinleyeni baslarıyla resmen vuruyor. Özellikle “Forward with the plot, one-seven-forty-five” bölümünde, albüm 17:45’inci saniyesine ileri alındığında eserin kahramanı McMillan’ın öldürüldüğü “Change” isimli parçanın başlamasına göndermede bulunulduğu söyleniyor. “Change”, söyleniş tarzı ve parçanın temposuyla ister istemez akıllara yine Tupac’tan “Changes”i getiriyor. “The only real change come from inside” sözü ise parçayı dinledikten sonra doğrudan akılda kalıyor.



“Foldin Clothes”, tam bir mutluluk abidesi. Cole, hem 2015’te evlendiği eşi Melissa Heholt’a hem de dostu McMillan’ın gözünden onun eşine sıradan hayatın güzelliklerini anlatıyor. “She's Mine, Pt. 1” ve “She's Mine, Pt. 2” parçaları da bu açıdan işleniyor. Cole, iki kısımda da söylenen “I've fallen in love for the first time” dizesini ilk şarkıda kendi eşine, ikinci şarkıda ise yeni doğmuş kızına ithafen söylüyor. Aynı şekilde McMillan da kendi eşi ve kızına hislerini aktarıyor. Ancak buralarda rap harmonilerinden daha çok konuşma şeklinde bir anlatım var. Bunların dışında, “Deja Vu” ve “Neighbors” ise “Immortal” ile birlikte albümün potansiyel hitleri gibi gözüküyor. Ancak “Deja Vu”da prodüksiyondan kaynaklı olarak albümün genel havasından farklı bir soğukluk var. “She fuck with small town niggas, I got bigger dreams” gibi dizeler de albümde oluşturulmuş konseptin çok uzağında. “Neighbors” ise albümün en iyi işlerinden biri. Huzur veren müzikal altyapısı ve hikayesinin yeni yaşanmış gerçek bir olaya dayanması da tatlı detaylar. 

81 yapımı Bond filmiyle ve Tupac göndermesiyle albümle aynı adı taşıyan son parça ise yaklaşık 9 dakikada albümün genel niyetini özetlemeye çalışıyor; ancak sözlerinin hikayesi ne kadar derin de olsa müzikal açıdan şarkı, fazla tekdüze gidiyor. Genel anlamda ise albümün temel sorunlarından biri bu: Tekdüzelik. Mesela çok fazla parçanın nakaratında aynı sözler tekrarlanıyor. Bazı parçalarda da hep aynı ritimde “rap görünümlü” konuşmalar var. Bunun yanında esas olan eksik taraf ise, albümün üzerinde çok uğraşılmamış gibi bir hissin olması. Sanki bu albümün prodüksiyon ve üzerinde işlenmesi için en az 1 yıla daha ihtiyacı varmış gibi, aceleye getirilmiş gibi bir albüm. Şarkı sözlerinin yine açıklığı ve etkileyiciliği bir tarafa müzikal anlamda önceki Cole albümlerini aratan bir eser var karşımızda. Özellikle 2014’ten sonra yine aynı düzeyde bir albümü bekleyen J. Cole hayranları için haliyle hayal kırıklığı. Ne olursa olsun, hikayesinin derinliğiyle, anlattıklarının duygusuyla ve içerdiği birkaç hitle “4 Your Eyez Only”, 2016 sınırları içinde çıkan işler arasında hiç de fena olmayan bir yere sahip oluyor. 


13 Aralık 2016



Unutulmaz Bir Yıl

Childish Gambino- Awaken, My Love!

8,5/10





 
          2016 yılı, birçoğumuz için her anlamda hayal kırıklığıydı. Müzik piyasası özelinde de durum farklı değildi. Aralık ayında yapılan en iyi albüm listeleri ise zaten kalitesizliği özetliyor. Ancak yüzümüzü güldüren istisnalar da yok değil. Onlardan biri ise yazar, komedyen, oyuncu, rapper ve şarkıcı: Donald Glover. Evet, ismi Donald olanlar için bu yılın şanslı geçtiğini söyleyebiliriz. Üniversitede aldığı yazarlık eğitimini bitirir bitirmez ünlü dizi 30 Rock’ta yazar ve editör olarak çalışmaya başlayan Glover, daha sonra Community adlı komedi dizisindeki oyunculuğuyla ismini duyurdu. Hatta bu dizideki oyunculuğu, Peter Parker’ın ölümünden sonra gelen Spider-Man olan Miles Morales’in yaratıcılarına da ilham verdi. Ayrıca sanatçı, kendine özgü stand-up’larıyla da hayran kitlesini genişletti. Bunların yanında üretmeye devam eden Glover, kendi ismini “Wu Tang Name Generator”a yazıp “Childish Gambino” ismiyle karşılaştı ve müzik kariyerindeki ismini de böyle seçmiş oldu.

Childish Gambino, yanına Community’nin müziklerini de yapan film müziği bestecisi dostu Ludwig Göransson’u da alarak ilk albümü “Camp”i  2011’de piyasaya sürdü. “Heartbeat” ve “Bonfire” gibi hitlerin de bulunduğu albüm ile böylece alternatif hip-hop sularına açılmış oldu. Müziğinde belli rap kalıplarını terk edip kendi hikayelerini anlattığı şarkı sözleriyle olumlu eleştiriler aldı. 2 yıl sonra ise yine Göransson ile beraber “Because the Internet” albümüyle müzik kariyerine devam eden Gambino, ilk Grammy adaylıklarını da bu albümle aldı. Özellikle "3005", "Crawl" ve "Sweatpants" gibi parçalarla albüm, ticari açıdan oldukça başarılı oldu. Tarz olarak ise daha deneysel sularda yüzmeye başlayan Gambino, psychedelic müzik ve “club pop”u birlikte harmanladığı yenilikçi bir rap albümüne imza attı.



            2016 ise Donald Glover için unutulmaz bir yıldı. Yaratıcısı ve başrolü olduğu yeni komedi dizisi “Atlanta”nın ilk sezonu çok başarılı oldu. Hem dizi hem de kendisi, Altın Küre’ye aday gösterildi. Ayrıca, 2017’de vizyona girecek olan “Spider-Man: Homecoming”de yer alacağı ve Star Wars’un 2018’deki Han Solo Spin-Off filminde Lando’yu oynayacağı belli oldu. Bunların yanında en önemlisi de Gambino, yılın en sağlam albümlerinden birini yayımladı: “Awaken, My Love!” isimli üçüncü albüm, neredeyse bütün müzikseverleri ters köşe yapan bir başyapıt. Sanatçının en olgun işi olarak ifade edilebilir; ancak öncelikle albümün bu sanatçının işi olduğunun kabul edilmesi gerek. Şöyle ki, albüm kime ait olduğu bilinmeden dinlenildiğinde akıllara Childish Gambino isminin gelmesi imkansız. Sanatçı, rap kökeninden tamamen ayrılmış ve ortaya 70’lerin funk’ı ağırlıklı bir soul, r&b ve hatta psychedelic blues/rock albümü ortaya çıkmış. Kullanılan enstrümanların çeşitliliği bir yana Gambino’nun vokalleri de bambaşka bir güzellikte.

            Bu albümde de her zamanki gibi Ludwig Göransson ile çalışan Gambino, açılışı ilk single “Me and Your Mama” ile yapıyor. Parçanın başındaki gitarlar ile birlikte sanki saykodelik bir müzikale giriş yapılıyor ve albüm dinleyeni kendine hapsetmeye başlıyor. Ardından gelen gospel soul denemesi “Have Some Love” biraz daha ortamı aydınlatıyor. Amerikan polislerinin siyahilere olan önyargısını anlatan “Boogieman” ise özellikle nakaratıyla akıllarda kalmayı başarıyor. “Zombies” ile tempoyu düşürüp kulakları dinlendirdikten sonra içine Janis Joplin kaçmış Gambino “Riot”ta yine karmaşık ve hareketli bir tarza geçiyor. Sonrasında gelen “Redbone” ise muhtemelen albümün en iyi işi. Blues ve soul’un son dönemdeki en başarılı örneklerinden Alabama Shakes parçalarını hatırlatan şarkı, son bölümüyle ise dinleyenin hafızasına adeta kazınıyor. Ancak sonraki parça “California”da vokalin tonunun anlamsızlığı keyif kaçırabiliyor. Bunun telafisi ise hemen ardından “Terrified”ı dinlerken nakaratındaki uzun uzun “Hide” bağırışlarıyla yapılıyor.



Albümün en başarılı parçalarından biri de vokalin belki de zirve yaptığı balad “Baby Boy”. Şarkı, 2016 başlarında doğan oğluna ithafen yazılmış. Cidden Glover’ın bu yılı unutamayacağı bir gerçek. İlk parçaya atıfta bulunan ve Gary Clark Jr.’ın da gitarıyla destek olduğu “The Night Me and Your Mama Met” ise albümün bütünlüğü doğrultusunda akan aksak ritimlerle dolu enstrümantal bir eser. Kapanış ise özellikle sonlara doğru dinleyenleri alıp götüren bir parça olan “Stand Tall” ile yapılıyor. Sonuç olarak albüm, sağlam hitleri olan ve çok özenerek işlendiği belli kaliteye sahip bir kayıt. Ancak albümün özellikle (giriş parçası hariç) ilk kısmının karmaşıklığından kaynaklı bir sorun var. Bütünsellik bu yüzden etkilenmiş, dinleyeni yorabiliyor. Yine de eski tarzını elinin tersiyle itip beklenmedik bir kararla bambaşka alanlara yönelen Childish Gambino’nun yeni yönünün ona çok yakıştığı açık, bu nedenle “Awaken, My Love!” her anlamda çok cesur ve güçlü bir albüm.








9 Kasım 2016






Ardından

Leonard Cohen- You Want It Darker

10/10





   
  
    10 Kasım. Her yıl sabah geldiğinde gerçek özlemin hissedildiği o an, hatta son yıllarda da artık ister istemez gözlerin dolduğu o an. Artık bundan sonra da her yıl bu tarihte gece geldiğinde de tabii ki sabahkiyle kıyas dahi edilemese de yine bir özlem. Diskografiden birkaç tane özel yeri olan parça ile tabii. Aslında bu albüm incelemesi kaleme alındığında ikinci paragraftaki satırlar tamamen "şimdiki zaman"da yazılmıştı. Bu satırları teker teker "geçmiş zaman"a çevirmek ve onun aramızdan ayrıldığını nitelemek gerçekten çok ağır bir his. Ama biraz daha derin düşünüldüğünde burada esas hissedilen şey, müzik denilen sanat biçiminin gerçek değerinin aslında tarif edilemez olması: Yani artık 80'lerine gelmiş, dünyanın öteki ucundaki Kanadalı bir adamın ölümüne gerçekten bir yakınınızı kaybetmişsiniz gibi üzülmek ve ardından onu geride bıraktığı eserleriyle anmak... Bütün bu hisler için işte müzik denilen şey, bizim için bu kadar değerli. Bununla birlikte bu şeyin öyle bir gücü daha var ki, insanları ölümsüz bile yapabiliyor. Tıpkı bu güzel adamı da bundan sonra artık yaptığı gibi. Bowie gibi, Prince gibi.

"Geçmiş zaman"a gidelim: Kısaca, gelmiş geçmiş en büyük şarkı yazarlarından biri bu adam. Üstelik 82 yaşına geldiğinde bile kendi müziğini üretmeye devam etti ve son zamanların da en kaliteli albümlerinden birini yayımladı. Cohen’i, kariyerinin başlarından itibaren kendi ifade edişiyle “Slow” ağırlıklı tarzıyla ürettiği çoğunlukla romantizm soslu baladları sayesinde tanıyorduk. Yeni nesil ise onu kısaca “True Detective 2. Sezon müziğini söyleyen amca” olarak biliyordu. Özetle Leonard Cohen, 13 stüdyo albümüyle birlikte 50 yıldır insanları şarkılarıyla doyuruyordu: “Famous Blue Raincoat”, “Suzanne”, “Dance Me to the End of Love”, “So Long, Marianne”, “If It Be Your Will”, “Chelsea Hotel #2” ve Jeff Buckley'i o çok farklı yorumuyla belki de daha da ölümsüzleştirmiş “Hallelujah” gibi birçok zamansız şarkının sahibiydi. Ayrıca 2012 çıkışlı albümü “Old Ideas” ve 2 yıl sonrasında gelen “Popular Problems” ile son zamanlarda da ilerlemiş yaşına rağmen acayip kaliteli işler yaptı. Johnny Cash’in kariyerinin sonlarındaki gibi daha da toklaşan bir ses ile Cohen, kendi kariyerinin sonlarında da özellikle “Darkness”, “Lullaby” ve “Did I Ever Love You” gibi parçalarla hikayelerini anlatmayı sürdürdü.



            14. stüdyo albümü “You Want It Darker”ı, aramızdan ayrılışından günler önce, 2016 Ekim’inde piyasaya süren sanatçı, albümü kendi evinde ve prodüktörlük koltuğunda oğlu Adam Cohen ile birlikte kaydetmiş. Eser de bu nedenle mi bilinmez ama gerçekten tam bir aile samimiyetine sahip: Cohen yine içini bütün şeffaflığıyla döküp bizlere bir armağan olarak sunuyor. Böylece 2016 yılının en kaliteli albümlerinden biri karşımıza çıkıyor. Albüm, özetle modern bir klasik. Bu adam, sadece “albüm çıkarmış olmak” ve piyasada adını tazelemek için bu yaşta böyle bir kayıt yapmıyor. Böyle bir tespiti, 36 dakikalık bu albümü yalnız bir defa bile baştan sona dinleyen herkes yapabilir. Örneğin şarkı sayısı 9 ile tam kararında; albüm daha dolu gözüksün diye gereksiz parça eklenmesi yapılmamış. Cohen adeta şunu diyor dinleyenlere: “Bakın yıl olmuş 2016, biliyorum kimse bir albümü oturup baştan sona sabırla dinlemiyor, ama siz bu albüm için gece vakti yarım saatinizi bir ayırın, onu rahatlıkla dinleyip zevk alacaksınız, ben de o sizi bir yerlerden izliyor olacağım.”

            21 Ekim 2016 tarihinde 82 yaşına basan ve maalesef bu günü son defa kutlayan Leonard Cohen, kendi doğum gününde bizlere hediye verdi ve albümüyle aynı adı taşıyan parça “You Want It Darker”ı bu tarihte ilk single olarak yayımladı. Alışık olunan Cohen havasında ve dinleyeni içine çeken bir bas gitar melodisi ile sanatçı, sözlerde ifade ettiği kadarıyla tanrıyla bir hesaplaşma içinde: “If you are the dealer, i'm out of the game, if you are the healer, it means i'm broken and lame” ile daha ilk sözleriyle vurmaya başlıyor şarkı. Dini motiflerle bezenmiş albümde ve bu şarkıda özellikle “Hineni” (İbranice “Buradayım”) ve ardından “I’m ready, my lord” cümlesiyle Cohen, dinleyenlere belki de yakın gelecek hakkında üzücü bir mesaj veriyor. Albümde bu kadar açık dini mesajlar olsa bile sanatçı bunları öyle ifade ediyor ki aynı zamanda sanki her sözü bir sevgiliye de söylenebilecek şekilde yazmış. Sonraki parça, “Treaty” de “I wish there was a treaty, between your love and mine” sözleriyle bu niteliği vurguluyor.





            Albüm, üzücü mesaj dolu. Bizimle sanki oyun oynuyor: "Leaving the Table", kayıttaki en etkileyici parçalardan bir tanesi ve “Artık zamanım geldi” odaklı sözleriyle insanı darmadağın ediyor. Bir başka etkileyici şarkı, "Traveling Light"ta da “Dance Me to the End of Love” tarzı, kadın vokalli bir havayla birlikte Cohen, yeniden ölümden bahsediyor. Dinleyeni daha da yaralıyor. Aynı zamanda Marianne’e de birçok gönderme var. Bunların yanında, "It Seemed the Better Way” ise, dinleyenleri Schindler's List’te bir sahnedeymiş hissine sokabilen keman bölümlerine sahip; Adam Cohen cidden prodüksiyonda çok başarılı. Albümün genelindeki bütün şarkılar için bu söylenebilir. Altyapısıyla dikkat çeken başka bir parça “Steer You Way” de hafızalara kolay kazınıyor. İşte böylelikle “You Want It Darker”, kesinlikle rahatça dinlenebilen bir albüm. Aynı zamanda oldukça derin hikayeler içeren bir sanat eseri. Kendisine Bob Dylan’ın 2016 Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla ilişkin görüşü sorulduğunda ise Cohen, “Bence bu, dünyanın en yüksek dağı olduğu için Everest’e madalya takmak gibi” demişti. Geçtiğimiz 50 yılda ürettiği eserlerle Leonard Cohen, tevazu içinde yarattığı “kendi zirvesinden” bizlerle paylaştığı bütün o duygularla birlikte en güzel şekilde hatırlanacak. Işıklar içinde uyu güzel adam. Seni seviyoruz.



8 Ekim 2016

Bastille- "Wild World"






Yine Kendi Yolunda 

Bastille- "Wild World"

7,5/10




     
      İngiliz müzisyen Dan Smith, doğum gününün Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’a denk gelmesiyle solo projesinin adını tatlı bir şekilde “Bastille” olarak seçmiş. İlerleyen zamanlarda bu proje bir grup halini alsa da şu an yine şarkıların hepsinin altında Smith’in imzası var. 2013 yılında ise çıktığında büyük başarı yakalayan ilk albümleri “Bad Blood”, orijinal vokal ve kaliteli şarkı yazarlığıyla günümüz indie-pop’una bir sürü hit parça kazandırdı. Vasat şarkı neredeyse yok gibiydi. Özellikle dördüncü single “Pompeii”nin Youtube’da 350 milyonu görmesiyle de birlikte Bastille, artık popüler kültürün bir parçası oldu. Bunun yanında, albümdeki “Flaws”, “Bad Blood”, “Things We Lost in the Fire” ve “Oblivion” gibi parçalar sayesinde gruba piyasada “tek şarkılık grup” imajı yapışmadı. Bir de grup son yıllardaki futbol oyunlarının tekeli FIFA serisinin 13, 16 ve 17 versiyonlarına şarkılar vermesiyle de adını sağlam bir kitleye duyurdu. Hatta bir parçayı sadece oyun için piyasaya sürdü: Bkz. Hangin’. İkinci albümleri öncesi ise Bastille, araya “Other People's Heartache” isimli bir mixtape serisi sıkıştırıp burada Haim ve Skunk Anansie gibi sanatçılarla çalıştı.




            Grubun ikinci stüdyo eserleri “Wild World”, 2016 Eylül’ünde piyasaya sürüldü. İlk single’lar “Good Grief” ve “Send Them Off!”, grubun yola kendi çizgisinde devam ettiğinin göstergesi. Yani kısaca Bastille dediğinizde akla ilk gelenler: Duygusu yoğun inişli çıkışlı vokal, tempolu elektro-pop altyapısı ve son dönem Coldplay’i gibi olabildiğince pozitif bir ruh hali. Bununla birlikte, Twitter bio’sunda ifade ettiği gibi tam bir sinema aşığı olan Dan Smith’in albümde şarkı aralarına yerleştirdiği film replikleri ve albüm kapağının Hollywood afişlerini andırması da cidden pozitif ayrıntılar. Ayrıca “Wild World”de kaliteli vokal geçişleriyle akılda kalan “Lethargy”, enerjik nakaratlarıyla motivasyon kaynakları olan “Blame” ve “Power” gibi sağlam potansiyel hitler de var.




Bunların yanında, tempoyu biraz düşürdüklerinde de Smith ve arkadaşları başarılı işler çıkarabiliyorlar: “Way Beyond” ve “Four Walls” ise bunun kanlı canlı örnekleri. Ayrıca bir parça var ki, hem bu albümün hem de grubun diskografisinin en yavaş ama en samimi işi: “Two Evils” isimli sadece elektro gitar ve vokalin olduğu ballad, iç hesaplaşma şeklindeki şarkı sözleriyle bu albümün zirvesi. The Guardian’dan Caroline Sullivan’ın da albüm incelemesinde ifade ettiği gibi aslında grup, gerçekten de ileride bu şarkı gibi daha fazla slow parça üretebilir. Bu arada -Youtube videolarından- emin olunan bir gerçek var ki özellikle Dan Smith başta olmak üzere Bastille, canlı performansları cidden çok başarılı bir grup. Bu albümdeki parçaları da ABD ağırlıklı “Wild World” turnesinde izleyicilere yine en etkili şekilde sergileyeceklerdir.


Ekstra parçalar da hesaba dahil edildiğinde albümde yer alan tam 20 tane parçanın en büyük sorunu ise neredeyse hepsinin benzer karaktere sahip olması. Şarkı başlangıçları, ara geçişler, hatta bazı nakaratlar bile aynı tadı veriyor. Aslında daha az ve daha özgün parçaların yer alması, albümü kesinlikle daha değerli kılarmış. Ayrıca maalesef bu kayıtta öyle ilk albümdeki gibi acayip akılda kalıcı hitler bulmak pek kolay değil. Bu nedenlerle “Bad Blood”un altında kaldığı açıkça söylenebilir. Yine de dinleyicileri gayet keyifli bir kayıt bekliyor: Bu ufak hatalara rağmen, kendi çizdikleri bu yolda devam eden Bastille’in, ilerleyen zamanlar için ise çok daha kaliteli işlere imza atacağı kesin.