14 Haziran 2014

Kasabian- "48:13"





 Fazla Elektronik Enerji

Kasabian- "48:13"

6,5/10



      1997 yılından bu yana çıkardıkları 4 albümle birlikte yakaladıkları ivme, Kasabian’ı İngiltere’deki modern müziğin sayılı gruplarından biri haline getirdi. Özellikle henüz ilk albümleri (Kasabian, 2004) çok başarılı eleştiriler aldı. Buradaki The Stone Roses etkili “Madchester” tınısının ve melodik yapılı gitar müziğinin, başarıda oldukça etkisi olduğu söylenebilir. Albüm, FIFA 13 ve 14 adlı oyunlarda da yer almış olan “Club Foot” ve ilk single’ları “Reason Is Treason” gibi parçaları barındırıyordu. Daha sonraki eserlerinde de grubun adım adım yükselmesi hiç şaşırtıcı değildi: Bu başarı sonrasında Oasis ile turneye çıkma ayrıcalığına kavuşan grubun dönüşte çıkardığı “Empire” ile artık listelerde 1 numaraya ulaşılmıştı bile. Özellikle “Empire” ve “Shoot the Runner” parçaları ile biraz daha elektronik denemeler içeren bu albüm sonrası grup, 3. kayıtları “West Ryder Pauper Lunatic Asylum”da artık tam anlamıyla müzik tarzlarını oturttu. Aynı zamanda bu albümde ilk defa ünlü prodüktör Dan the Automator ile çalışıldı. Büyük bir kesime göre grubun en iyi işi olarak kabul edilen bu eser, yine belki de en büyük hitleri sayılan “Fire” ve “Underdog” gibi başarılı single’larıyla da, bunun yanında “Thick as Thieves” gibi gizli hitleriyle oldukça dikkat çekmişti. Artık önemli festivallerde de büyük grup statüsüne erişen, hayran kitlesini genişleten Kasabian, yine aynı prodüktörle çalışarak 2011 yılında çıkardığı “Velociraptor!” ile de tam anlamıyla yeniden kendi müziğinin zirvesine ulaştı: Özellikle ülke medyası tarafından şimdiye kadar hiç almadığı kadar yüksek derecelerde eleştiriler aldı, NME albümü grubun zirvesi olarak gösterdi. Buradan akılda kalanlar ise hit single “Days are Forgotten”, bir absent parçası “La Fée Verte”, sözleriyle dikkat çeken “Re-Wired” ve Lana del Rey’in de coverladığı ”Goodbye Kiss” oldu. Aslında kısaca söylenebilir ki “Velociraptor!”, son yıllarda görmeye alışık olmadığımız bir şekilde bütün parçaları da zevkle dinlenebilen bir albüm yapısındaydı.




      3 yıllık bir aranın ardından ince eleyip sık dokuyan Kasabian, eserlerinde giderek artırdığı elektronik altyapılarını daha da üst seviyeye taşıyarak, hatta abartarak, neredeyse tamamı bilgisayardan çıkma bir albümle dinleyicilerinin karşısına çıkıyor. 6 Haziran’da yayınlanan ve ismi, parçaların sürelerinin toplamından oluşan “48:13” adlı 5. albümleri ile grup, belki de müzikseverleri ilk defa bu kadar şaşırtıyor. Solist Tom Meighan’ın Sine Büyüka’ya verdiği röportajda da belirtiliyor: Meighan, zaten amaçlarının da böyle bir sürpriz yaratmak olduğunu, bununla birlikte albüme kesinlikle çok güvendiğini ve hatta en iyi işleri olduğunu ifade ediyor. Yayınlanan ilk single “Eez-eh”, oldukça enerjik olduğu kadar melodik, akılda kalıcı sözlere sahip ve esasen dopdolu bir parça; ancak doğruyu söylemek gerekirse ilk dinleyişte Kasabian hayranlarını tatmin edebilecek yapıda bir parça kesinlikle değil. Grubun kendini böyle bir değişikliğe götürerek daha da geliştirmeye çalışması çok doğal olsa da alışık olunan Kasabian müziğinden çok daha ayrı, daha çok bir yan proje gibi gözüken bir şekilde. Hatta bu farklılaşma şarkının isminden bile hissedilebilir. (Easy’nin güzel gözükmediğini belirtmişti Meighan). Yine de söylenilebilir ki böyle bir albümün çıkış parçası için hiç de fena bir parça değil.




      Anlaşılacağı üzere de ilk single ile albümün geneli de paralel bir karaktere sahip. Grubun bir nevi imzası sayılan o basit gitar melodileri bu albümde bulunmuyor, hatta “48:13” ün önceki albümlere nazaran “gitar müziği” ile uzaktan yakından alakası yok. Tanıtım konserlerinde de grubun gitaristi ve vokalisti Sergi Pizzorno, çoğunlukla klavye çalarken gözüküyor. Zaten prodüktörlüğün sadece Pizzorno tarafından üstlenilmesi de önceki iki albüme göre bir başka değişiklik. Her ne kadar çoğunlukla, yabancı tabirle “grower” denilen, yani dinledikçe benimsenen parçalar da barındıran bir yapıya sahip olsa da albümdeki gitar eksikliği çok açık bir şekilde hissediliyor. Zaten grubun diğer gitaristi Jay Mehler de oluşturulmak istenen bu yeni Kasabian tarzını fark etmiş olacak ki kısa bir süre önce ayrılıp post-Oasis grubu Beady Eye’a katıldı. Ayrıca stadyum konserleriyle ünlü Oasis ve The Stone Roses etkili bir kültüre sahip olan grubun, bu tarz değişimler sonucunda canlı performanslarının da hala yeterli düzeyde olup olamayacağı belli değil. Özellikle birçok büyük festivalde “Fire” ile dinleyicisine unutulmaz anlar yaşatan grubun aynı şekilde bu albümden bir parçayı da bu kadar etkili bir şekilde kullanabilmesi biraz zor gözüküyor. Bu sorunun cevabını da Kasabian, bu ay sonunda gerçekleşecek olan ünlü Glastonbury Festivali’nde Arcade Fire ve Metallica’yla birlikte headliner olarak sahne aldığında en iyi şekilde verecektir tabii ki.



      Bütün bunların yanında “48:13”ün de grubun her albümünde olduğu gibi, oldukça dikkat çeken parçaları var elbette. Özellikle “Treat” gerçekten çok özel bir parça olmuş, şarkıyı daha doğrusu ikiye ayırmak gerek; çünkü ilk kısım gayet güzel bir melodiye sahip fena olmayan bir Kasabian eseriyken parça, ikinci kısmı ve klavyenin girmesiyle birlikte dopdolu, insanı şaşırtan bir esere dönüşmüş, gruba çok da yakışmış bu değişiklik. Bunun yanında “Doomsday” de özellikle nakaratıyla enerjik bir hit potansiyeli taşıyan başka bir şarkı, konserlerinin ilk bölümlerine oldukça yakışacak bir seçim olabilir. Yine böyle başka enerjik bir parça olan albümün ilk şarkısı “Bumblebee” de diğer bir single adayı. Muhtemelen yine müzikseverlerin canlı olarak birçok defa dinleme fırsatı bulabileceği bir parça olacaktır. Ancak özellikle belirtmekte fayda var ki “Stevie” gerçekten Kasabian’a çok yakışmış bir parça olmuş, hatta Tom Meighan’ın vokalleri bile bu şarkıda eski albümlerini anımsatıyor dinleyicilere, çok daha oturmuş bir yapıda şarkı. Hatta çoğu dinleyicisinin de 3 yıldır özlediği o Kasabian’dan geliyor “Stevie”,  adeta geçen albümden çıkmış gibi. Akustik versiyonu da ayrı güzel. Ayrıca nakaratıyla ve şarkı sözleriyle diğer Kasabian klasikleri arasına şimdiden rahatça konulabilir, büyük ihtimalle de single olarak yayınlanacaktır zaten.





      Son olarak belirtmek gerekir ki albümün diğer kayıtlarına göre daha az hit şarkı içerdiği, birkaç defa dinlenildiğinde bile rahatlıkla hissedilebilir. Sanki aceleye getirilmiş gibi bir yapıya sahip. Halbuki 3 yıllık bu ara, yeterli birikimi çıkarmak için gayet uygun bir süre olarak gözüküyordu. Bunun yanında ilk albümdeki gibi albümün çeşitli yerlerinde bulunan üç tane interlude’un da gerekliliği sorgulanabilir. Ancak genel olarak eleştirmek gerekirse “48:13”ün kesinlikle kötü bir müzik albümü olduğu söylenemez; yine de grubun önceden yaptıkları hatırlanırsa, bu albümün “yeterli” bir Kasabian albümü olmadığı da ne yazık ki söylenebilir. Bu elektronik değişikliğin devamı gelecekse de bundan sonra “Treat” tadında parçalar yaratmaları ise, grubun geleceği açısından en mantıklı çözüm olacaktır.




     





19 Mayıs 2014




Kötü Günleri Geride Bırakmak İçin

Kaiser Chiefs- "Education, Education, Education & War"

6/10





         2000’li yılların başından bu yana İngiltere’deki “post-punk revival” hareketinin önemli bir temsilcisi oldu Kaiser Chiefs: Franz Ferdinand, Bloc Party, The Libertines ve Arctic Monkeys gibi isimlerin yanında o dönemlerin parlayan topluluklarından biriydi. Özellikle ilk iki albümleri “Employment” ve “Yours Truly, Angry Mob” grubu birden piyasada büyük grup statüsüne eriştiren eserler oldular. Bu albümlerdeki hit şarkı potansiyeli o kadar fazlaydı ki neredeyse bütün şarkılar konserlerde hep çalınması istenen marşlar olmuşlardı. İlk albümden “Everyday I Love You Less and Less”, “I Predict a Riot”, “Modern Way” ve Lily Allen’ın da daha sonra Mark Ronson ile coverladığı “Oh My God” gruba oldukça ün katmış, hemen ardından gelen albümdeki “The Angry Mob”, “Love’s Not a Competition” ve belki de en büyük hitleri olarak ifade edilen “Ruby” ile birlikte grup birden ülkenin sayılı modern rock grupları arasında yerini aldı.







            İlk iki albümün ardından 2008 çıkışlı “Off with Their Heads” ile “Never Miss a Beat” gibi parçalara sahip, bu sefer fena olmaya bir albümle ortaya çıkan grup bi sonraki kaydı “The Future is Medieval/ Strat the Revolution Without Me” ile tam anlamıyla ortalama, hatta basit bir indie rock grubuna dönüşüverdi. Bu gerilemenin ardında ilk albümlerindeki hit şarkı üretebilme yeteneğinin azalması olduğu söylenebilir. Bunun kanıtı olarak 2012 yılında çıkardıkları “Souvenir” isimli toplama albümdeki parçaların çoğunluğunun da yine ilk albümlerinden olması gösterilebilir. Bu düşüşün farkına varan grup kayıtlara 3 yıl ara verip stüdyoya kapandı ve yeni materyeller üzerinde çalışmaya başladı. Bu arada 2012 Londra Olimpiyatları kapanış seremonisinde de performans sergileyen grup toparlanma sürecine hızlıca girip konserlere de devam etti. Bunun yanında ilginç gelişmeler de yaşandı: Grubun aynı zamanda ikinci solisti ve şarkı yazarı olan davulcusu Nick Hodgson, Kaiser Chiefs’ten ayrıldığını ve artık kariyerine stüdyoda prodüktör olarak devam etmek istediğini açıkladı. Diğer taraftan grubun solisti Ricky Wilson’ın görüntüsü de bir hayli değişti oldukça zayıfladı, bununla birlikte geçen yıl da İngiltere’deki O Ses yarışması The Voice UK isimli programda jüriliğe başladı.






            Yenilenmiş Kaiser’ın bu kısa arasından sonra 5. albümleri “Education, Education, Education & War”, 2014 Mart’ında piyasaya çıktı. Grup, bu albümde yine o eski albümlerindeki enerjik post-punk revival anlayışını koruyor ve açıkçası kendilerinden uzun süredir beklenen o devam albümünü sonunda yayınlıyor. Albümdeki melodik yapı çok rahat dinlenebilen kaliteli ve tempolu parçalar ortaya çıkarıyor. Aynı zamanda çok basit bir anlayışta kaydedilmiş enstrümanlar ve akılda kalıcı şarkı sözleri yine grubun o parlak dönemlerini bize hatırlatıyor. Ülkelerindeki çoğu eleştirmen tarafından da albüm, “Kaiser Chiefs’in tabii ki de en iyi işi değil ama bize gelecekleri için artık umut veriyor” şeklinde değerlendirilmiş. Özellikle son iki albümleriyle “Education..”ı kıyaslarsak çok kesin bir şekilde söylenebilir ki bu albümdeki parçalar çok daha özenli bir şekilde yazılmış, bestelenmiş ve kaydedilmiş, bu da kesinlikle grubun artık eskisi gibi bir çıkış içinde olduğunun göstergesi. Belki de kan değişikliği, davulcunun değişmesi, gruba yaratıcılık anlamında çok şey katmış.





            Albümün öne çıkan parçalarını inceleyecek olursak en başta söylenebilir ki albümde öyle yeni bir “Ruby” bulmak pek mümkün değil. Yani insanı içine çeken, ilk dinleyişte çok sevilen bir parçaya rastlamak pek olası olmasa da yine de gerçek anlamda güzel şarkılar var. İlk single “Bows & Arrows”, tipik enerjikliğiyle “The Factory Gates”, yine fena olmayan bir Chiefs parçası olan “Coming Home”, eski günleri en çok hatırlatanlardan “Ruffians on Parade”, daha çok Kasabian baladlarını andıran albümün duygusal sonu “Roses” ve bunların yanında yakında albümün 3. single’ı olarak yayınlanacak olan albümün muhtemelen en iyi parçası “Meanwhile Up In Heaven” öne çıkan parçalar olarak gösterilebilir.



            İngiliz eleştirmenlere katılmakla birlikte geçmişe bakarak Kaiser Chiefs’in potansiyelinin bundan çok daha fazlası olduğu ve ileride çok daha başarılı albümler üreteceği söylenebilir. Albüm, kötü günleri geride bırakmak için bir umut ışığı. Bu albüm turnesi kapsamında da haziran ayının başında grubu %100 Fest kapsamında Küçükçiftlik Park’ta bir kez daha canlı izleme olanağına sahip olacağız. Umarız bu albümle eski günlere, hak ettiği yerlere geri dönüp bayrağı devretmeden daha çok başarılı albümler yaparlar.








23 Nisan 2014







İçinden Geldiği Gibi

Yüzyüzeyken Konuşuruz- "Evdekilere Selam"


8,5/10




              Ülkemizde bu tarz gruplara denk gelmek pek mümkün değil, ticari kaygı taşımadan yapılan müziğin yanında oldukça net, çoğunlukla alaycı şarkı sözleri ve akustik gitar odaklı harmonileri birleştiren “samimi” denebilecek bağımsız avangart bir müzik tarzı. Son yıllarda görmeye başladığımız bu tarzın piyasadaki çıkışı ise ulaştığı kitle bakımından oyuncu Bartu Küçükçağlayan’ın vokali olduğu Büyük Ev Ablukada’ya ait: Grup, Türkiye’deki bağımsız müziğin piyasaya açılmasında önemli bir anahtar oldu. İlk demo kayıtlarının başarısından ve konserlerden sonra çıkardıkları “Full Faça” adlı albümleriyle ülke çapında tanınıp başarı kazandılar, hatta geçen yılki Rock n Coke’ta da ana sahnede performans sergilediler. Daha sonra kısa sürede bu tarz alternatif gruplar özellikle internetin de olanaklarıyla ortaya çıktı ve adlarını duyurdu.


      Bu akımın başka bir temsilcisi sayılabilecek grup ise Kadıköy’den: Şarkı yazarı Kaan Boşnak tarafından 2011 yılında akustik bir canlı müzik projesi olarak çıkan ve daha sonra gitarist Engin Sevik’in de katılımıyla grup statüsünü alan “Yüzyüzeyken Konuşuruz”. Söz konusu avangart tarzla birlikte Psychedelic folk’a yakın bir duruşları var. Grubun geçen yıl çıkardığı “Evdekilere Selam” albümü, grubun adını duyan kişiler; başta eleştirmenler olmak üzere neredeyse ülkedeki bütün alternatif müzikseverler tarafından kısa sürede sevilip benimsendi. Hatta bu albüm sayesinde grubun da ününün artmasıyla ileride Türkçe sözlü bağımsız müzik olgusunun da değişebileceği söylenebilir. Albümde yer alan 10 şarkı da keyifle dinlenebilen ve özellikle sözleri bakımından uyum içinde bir yapıya sahip. Albümün yanında grubun canlı performansı da oldukça keyifli; doğal olarak kayıtlardan daha dinamik bir havada oluyor şarkılar. Bununla birlikte seyircilerin de eşliği birçok parçayı adeta birer marş haline getiriyor.


          Bununla birlikte grubun kendine özgü bu müziğinin odağı da bu şarkı sözleri aslında: Kaan Boşnak’ın söz yazarlığındaki doğallık, dinleyiciye oldukça sempatik geliyor. Ülkemizin müzik dinleyicisinin de gerçekten ihtiyacı olan, özlediği bir samimiyet bu. “Yarın sabah geri gelmeyecek misin, ben mi kalkayım yoksa çayı sen demleyecek misin?” gibi ya da “Tam 3 sene önce rüzgarıyla ünlü bi yerde tanışmışız, dün yine aynı güzide semtimizde karşılaşmışız.” gibi insanı şaşırtacak güzellikte sözler bunlar. Buna karşın genellikle aşk, yalnızlık, terk etme vs. üzerine kurgulanmış klişe ve yapay şarkı sözlerinin kullanıldığı bir piyasada gerçekten insanı heyecanlandıran biçimde işler çıkarıyor grup. İnsanın içinden geldiği gibi yazılmış bir albüm “Evdekilere Selam”. Sözlerin yanında lead gitarlardaki basit ve temiz melodik yapı da Boşnak’ın yanına gayet uymuş. Bu sayede sözlerle birlikte kısa sürede akılda kalıcı hit parçalar ortaya çıkmış.



         Albümdeki her şarkı genel olarak birbirini tamamlayan bir yapıda. Büyük olasılıkla da çoğu tek bir kadına, daha doğrusu eski sevgiliye adanmış. Bu parçalar arasından diğerlerine göre daha dikkat çekenler de var elbette: “Ölmemişiz” ve “Bir Sinema Filmine Bilet Almışım” gibi sakin huylu, naif parçalar her dinleyişte insanı uzaklara götürüyor. Bununla birlikte albümün belki de en belirgin aşk şarkısı “Vicdanın Rahat”, gitarlarıyla ve yine özellikle sözleriyle ön plana çıkıyor. Grubun kısa sürede tanınmasını belki de en çok sağlayan parça olan “Ateş Edecek Misin?” ise Yüzyüzeyken Konuşuruz’un müziğini özetleyen iş aslında, fazlasıyla akılda kalıcı ve insanı resmen içine çeken bir yapıya sahip. Albümün son şarkısı “Kendi Evimde Deplasmandayım” ise oldukça keyifli bir kapanış marşı, konserlerde de en fazla eşlik edilesi parçalardan.


Grubun bir sonraki albümde müziğinin nasıl bir noktada olacağı ya da gerçekten popülaritenin artmasıyla birlikte gelecek işlerin de bu kalitede olup olmayacağı pek belli değil tabii ki; ancak şu anki müzik piyasasına bakıldığında grubun kendine özgü çok ayrı ve özel bir yer edindiği şüphesiz. Bu nedenle grubun, bu çizgisini koruyup “Evdekilere Selam” tadında ya da onu da aşacak albümler yapmasını ülkedeki müzikseverlerin önemli bir kısmının dört gözle beklediği söylenebilir.




12 Nisan 2014

London Grammar- "If You Wait"

    


Eşsiz Bir Vokal Albümü

London Grammar- "If You Wait"

8,5/10




       
           Son zamanlarda görülebildiği gibi İngiliz müzik piyasasından çok fazla bağımsız müzisyen daha ilk işlerinden dünyaya açılabilme imkanı buldu. Özellikle de internetin, paylaşım çağının önemli artılarından biri, bu globalleşen müzik düzeni. Müziğe başlama ve hatta piyasaya sürme yaş ortalaması da bununla birlikte oldukça azaldı. Bu yüzden ortalıkta birçok gereksiz genç yapımı müzik işleri var; ancak bunun tam tersi örnekleri de var elbette: Nottingham son zamanların resmen potansiyel yuvası, Jake Bugg’ın yanında buradan çıkan London Grammar grubu da ilk albümleriyle birçok kitleyi oldukça heyecanlandıran bir başka genç İngiliz topluluğu. Gerçi grubun adı da aslen Londralı olmalarından gelse de yine de önemli değil, müzik zaten bir başka yapılıyor bu ülkede.






            Henüz 2 yıllık bir geçmişe sahip taze bir grup olmalarına rağmen geçen eylülde raflarda yerini alan “If You Wait” isimli ilk albümleri sayesinde grup, kısa sürede hem ülkede hem de dünya çapında tanınır hale geldi. Özellikle Florence Welch’i andıran vokalleriyle dikkat çeken solist Hannah Reid’in Disclosure’a albümünde “Help Me Lose My Mind” parçasında eşlik etmesi de bu genç üçlüyü daha geniş kitlelere ulaştırdı. Bununla birlikte Reid’in kendisinin ve vokallerinin güzelliğinin aslında grubu tamamen yönlendirdiği söylenebilir. İmaj olarak oldukça ön planda. Hatta London Grammar neredeyse bir solo projesiymiş gibi albümde yapısal bir pop hakimiyeti de söz konusu. Tarz olarak ise elektronik altyapıların çoğunluğu ve tabii enstrüman seçimleriyle birlikte grupta büyük bir trip-hop etkileşimi olduğu rahatlıkla söylenebilir.




            Albüm genel anlamda birçok başarılı esere sahip: “Strong” un adı gibi gerçekten de güçlü yapısı, olgun vokallerle tam bir uyum içinde. Belki de en fazla ses getiren şarkı olan “Wasting My Young Years” ise özellikle açık ve vurucu sözleriyle dikkat çekiyor. İlk single “Metal & Dust” da downtempo ritimleriyle insanı hemen yakalayan bir parça. Albümdeki tek cover olan Kavinsky’den bir “Drive” klasiği “Nightcall” ise grubun kendi tarzına uygun şekilde düzenlenmiş ve bambaşka güzel bir şarkı ortaya çıkmış.


          

           Günümüz müziğinin eksikliğini fazlasıyla çektiği “baştan sona dinlenebilen albüm” sıfatını ise kesinlikle hak ediyor albüm. Bilindiği gibi artık popüler müzik, bir albüm bütünlüğünü oluşturmaktan çok, single yoluyla radyolarda kendisine yer edinme amacı taşıyor. Böyle bir piyasada türüne rağmen bu kadar olgun ve tamamiyle gerçek anlamda uğraşıldığı belli şarkılardan bir albüm oluşturmak kolay iş değil. Tabii ki belki görmeye alıştığımız klasik bir iyi ilk albüm niteliği de olabilir, yani yıllarca çıkartılmak için uğraşılmış, her parçasının ayrı güzellikte olduğu, emeğin fazlasıyla hissedildiği ancak devamının gelmeyeceği bir albüm de olabilir mi? Cevap ikinci kayıt çıktığında hemen netleşecektir zaten. Beste anlamında da çok daha başarılı işlere imza atmaları gerek: Potansiyel oldukça yüksek, bu yüzden çok daha iyi şarkılar yazabilirler şüphesiz. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki özellikle vokalin harika kullanılışı ve düşük tempolarla bu kadar başarılı eserler üretebilmek grubun ve özellikle Hannah Reid’in geleceğinin parlaklığının şimdiden habercisi. Kendilerini geliştirerek devam ederlerse yakın gelecekte büyük bir festival grubu olmaya pek de uzak değiller.












10 Mart 2014

Jake Bugg- "Shangri La"


Genç Yaşta Gelen Başarı(sızlık)

Jake Bugg- "Shangri La"

6,5/10



Singer-songwriter geleneğinin son temsilcilerinden biri olmak için kaç yaşında olduğunuzun bir önemi yoktur. Önemli olan elinize bir enstrüman alıp içinizdekileri bir müzik eserine dönüştürebilmektir. İşte 1994 yılında Nottingham’da doğan Jake Kennedy -ya da Bob Dylan ve David Bowie gibi soy ismini değiştirerek müzik dünyasına adım atmış kimliğiyle- Jake Bugg, bu geleneğin indie-folk genelinde şimdiden günümüzdeki en başarılı temsilcilerinden biri haline geldi. İngiltere çıkışlı olması, ses rengi, müzik tarzı ve duruşu nedeniyle de Alex Turner, Miles Kane ve Noel Gallagher’ın adeta bir karışımı olarak görülüyor genç şarkıcı. Tabii ki Bob Dylan, Johnny Cash, The Beatles gibi ilhamlar da açık bir şekilde müziğinde hissedilebiliyor. Hatta birçok müzik eleştirmeni tarafından “İngiliz Bob Dylan” olarak gösteriliyor.




Kendi adını taşıyan debut albümünü 2012 yılında yayınlayan sanatçı, başta İngiltere olmak üzere birçok ülkenin listelerinde beklenmedik bir başarı gösterdi, bunun sonucunda da albümden art arda singlelar çıkarıp piyasadaki yerini sağlamlaştırmaya başladı. Özellikle ona bu çıkışı sağlayan, retro yapısıyla bizi eskilere götüren “Lightning Bolt”, akılda kalıcı nakaratıyla parlayan hit “Two Fingers”, oldukça içten bir ruh haliyle yazılmış “Seen It All” ve açıkça ifade ettiği duygusallığı ile “Broken”, bu ilk albümden dikkat çeken singlelardı. Albümün gizli hiti akustik “Someone Told Me” ise Bugg’ın naifliğini ve bu genç yaşının da farkındalığını ifade eden özel bir parçaydı.

İlk albümün başarısından sonra hemen ertesi yıl piyasaya sürdüğü ikinci LP “Shangri La” da Jake Bugg’ın genç yaşta yakaladığı bu başarının devamı olarak görülebilir; ancak bu, albümün ilkinin gerisinde kaldığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. İlk albüm, çoğunlukla daha basit prodüksiyonlarla üretilmiş ve oldukça basit yapıda, akılda kalıcı şarkılardan oluşmaktaydı; bununla birlikte ise birçok müzikseverin özlemiş olduğu bu yalın müzikal yapı, ikinci albümde genelde hissedilememekte. Bütün bu eksikliğe rağmen albümün yine de gayet sağlam bir müzikalitede, ilkinin devamı niteliğinde bir eser olduğu söylenebilir. Özellikle şarkı kayıtlarının kalitesi doğal olarak ilk albümden çok daha başarılı: Bütün parçaların düzenlemeleri ve kayıtları, bu albüme adını da veren, ünlü prodüktör Rick Rubin’in Malibu’daki stüdyosunda yapıldı.




“Shangri La” nın akılda kalan parçalarından bahsedilecek olursak ilk olarak, birinci single olarak yayınlanan ve ilk albümde de hiç karşılaşmadığımız Monkeys tarzı post-punk soundlu “What Doesn’t Kill You” nun gerçekten dikkat çektiği söylenebilir. Bir başka klasik ama güzel bir Bugg şarkısı “Me and You” ve albümün parçaların son sıralarında saklı kalmış, naif blues gitarlarıyla albümde adeta fark yaratan “Simple Pleasures” da ön plana çıkan parçalar arasında sayılabilir.


Gayet sade ve kısa bir müzik klibine sahip ilk klibin aksine ikinci single “Slumville Sunrise”, Bugg’dan hiç beklenmeyen oldukça “eğlenceli” videosuyla ve vurucu nakaratıyla akıllarda kalmayı başarıyor. Bu eğlenceli klipte bile sakin ve yaşına göre olgun yapısını rahatlıkla korusa da son bir yılda gelen ün ile sanatçının hayatı tabii ki tamamen değişti, doğal olarak daha da renklileşti, hatta bir süre ünlü manken Cara Delevingne ile bile birlikte oldu. Gerçek anlamda bir modern rock yıldızı olma konusunda emin adımlarla ilerliyor denilebilir. Şu anda da üçüncü albüm çalışmaları içinde Jake Bugg. Ancak her yıl birer albüm çıkarmasındansa kendine zaman ayırıp, müziğine iyice yoğunlaşıp şarkılarını kaydetmesiyle birlikte çok daha başarılı olacak bir genç müzisyen görüntüsü çiziyor sanatçı. Bu nedenle onun bu genç yaşında, böyle harika bir ilk albüm sonrası çok fazla beklenti olmasına rağmen yine de fena olmayan bir kayıt çıkarması geleceğine umutla bakılmasını sağlıyor.

6 Mart 2014



Beklentileri Karşılayan Bir Dönüş

Kings of Leon- "Mechanical Bull"

7,5/10




Tennessee’li Followill kardeşler ve kuzenleri, 1999’dan beri müzik yapmalarına rağmen uzun yıllar piyasada çok fazla ön planda olamamış, kendi hallerinde takılan, southern rock ve blues esintileri taşıyan ortalama bir indie grup görüntüsündeydi. Ancak 2008’de çıkardıkları dördüncü albümleri “Only by the Night” ile resmen bir anda ortalığı kasıp kavurdular. Albümün ilk iki single’ı “Sex on Fire” ve “Use Somebody” sadece ABD’de değil, dünya çapında birer modern rock hiti oldular, bu parçalar sayesinde grup ününe ün kattı ve çok daha ciddi festivallerde, projelerde yer almaya başladı, ayrıca sayısız ödül kazandı: Özellikle sadece “Use Somebody”, 52. Grammy Ödülleri’nde “yılın kaydı” da dahil olmak üzere 3 ödülün sahibi oldu.




“Only by the Night”ın kitlesel başarısından iki yıl sonra grup, 5. albüm “Come Around Sundown”ı piyasaya sürdü. Albüm, genel olarak piyasadaki ortalamanın yine çok üstünde bir rock albümüydü; ancak o kadar başarılı bir 4. albüm yapmışlardı ki sonrasında gelen bu kayıt, haliyle büyük olan beklentileri maalesef karşılayamadı. Akılda ise sadece “Pyro” ve “Radioactive” gibi kaliteli Kings of Leon singleları kalabildi.

           Followiller, bu hayal kırıklığını lehlerine çok akıllı bir şekilde çevirip kayıt süreçlerine 3 yıllık bir ara verdikten sonra, tam olarak hazır bir şekilde, 6. albümleri “Mechanical Bull”u müzikseverlerin beğenisine sundu. Çoğunlukla konser turneleri ve festivallerle meşgul oldukları, ara verdikleri bu dönem, grubun müzikalitesine gayet olumlu bir şekilde yansımış olacak ki bu sefer onlardan beklentileri karşılayabilen bir albüm ortaya çıkmış. Özellikle parçaların besteleri ve düzenlemeleri, önceki albümlerine göre oldukça kaliteli olmuş, bilinçli şekilde yapılmış. Bu kıyaslamaya örnek olarak “Only by the Night”ta bile fazlasıyla hissedilebilen o gereksiz orta tempo şarkıların -vokalin sesinin ve davulun ağır ağır ilerlediği bir yapının- Kings of Leon’un müzik anlayışıyla çok da fazla örtüşmediği gösterilebilir. Ki bunun sonucunda da, yani belli bir tempoda olan parçaların fazlalığı da bu albümün kalitesini oldukça artırıyor. Tabii ki grup sadece bu tarz şarkılara imza atmamalı; ama özellikle bu albüm gibi düzenlemelerin ve enstrüman kayıtlarının temiz yapıldığı tempolu parçalardan oluşan albümler yapmak, (Mesela The Black Keys’in son iki albümü) grubun başarılarını rahatlıkla artırabilir.


“Mechanical Bull”daki bütün parçalar kendi içlerinde ayrı bir hikaye, art arda birçok kez sıkılmadan dinlenilebilecek ortalama üstü bir albümü oluşturuyor. Yine de bu parçaların içinden de ayrı bir şekilde ilk dinlenişte dikkat çeken eserler var: Aynı zamanda albümün singleları olarak da piyasaya sürülenler; albümün de ilk şarkısı, sözleriyle dikkat çeken melodik yapılı hit “Supersoaker”, defalarca kendini dinletebilecek naiflikte olan “Wait for Me” ve yine kaliteli bir parça olan 3. single “Temple” başı çekiyorlar.


Birbirinden çok fazla ayrı ayrı incelenemeyecek nitelikte şarkılara sahip bu albüm. Gerçi tabii kimilerine fazla monoton da gelebilir bir nitelik bu. Ancak grubun, bu parçaların arasında olmayı fazlasıyla hak eden, en azından bonus şarkılarda yer alsaydı ya da belki de albüm keşke onunla bitirilseydi dedirten duygusal bir akustik balladları var: “Last Mile Home- Acoustic Version”. Grubun tarzında duymaya da alıştığımız bir parça da değil aslında, daha çok The Tallest Man on Earth ya da hatta Eddie Vedder tadında bir eser. Şarkı, normal versiyonuyla albümün deluxe setinde kendine yer buluyor; ancak gerçekten de akustik versiyonu bambaşka. Ve bu versiyon ise, iki dalda Oscar’a aday gösterilmiş izlemesi çok zevkli bir aile filmi olan “August: Osage County” nin sonunda çalmış ve film müziği albümünde kendine yer bulmuş.

Genel olarak çok da iyi eleştiriler alan bu albüm, 2013 yılında ABD’den çıkmış en iyi işlerden biri olarak gösterilebilir; ama yılın sonunda onlardan beklenildiği gibi ödülleri toplaya-mamasından da anlaşılabileceği üzere grubun standartları için çok da harika bir albüm değil. Ya da belki de birçok müzikseverin de katıldığı üzere Kings of Leon, Amerika’nın İngiltere sahnesini azcık da olsa yakalamak için “şişirip” alternatif rock piyasasına sunduğu başka bir proje. Bunun sonucunda da beklentileri karşılayamamak normal; yine de ne olursa olsun gitar müziğinin gittikçe azalarak bittiği ve eski değerini kaybettiği günümüzde, “Mechanical Bull” un ortalamanın kesinlikle çok da üstünde bir albüm olduğu kabul edilebilir.









3 Mart 2014

Disclosure- "Settle"




Elektronik Bir Devrim

Disclosure- "Settle"

9/10





İngiliz elektronik müziği, yakın geçmişte ortaya çıkmış Fatboy Slim, Basement Jaxx, The Prodigy, The Chemical Brothers gibi döneme damga vurup müzik dünyasının yönünü değiştiren sanatçıların dışında son dönemde, özellikle 2000’li yıllarda hiç büyük bir patlama yaşamamıştı: Disclosure, yani Surrey’li  Guy ve Howard Lawrence adlı 20’li yaşlarının başında olan bu iki kardeş sayesinde artık bu algının değişmeye başladığı rahatlıkla söylenebilir. Geçen yıl çıkarmış oldukları “Settle” adını taşıyan ilk albümleri ile kariyerlerine kesinlikle inanılmaz bir başlangıç yaptılar. Albüm, Daft Punk’ın RAM’i ile birlikte yılın en başarılı elektronik/dans albümlerinden biri olarak gösterildi ve albümden çıkan her single, dünya çapında da birer hit oluverdi. Bunun yanında grup, kendi evi İngiltere’de de listelerde en çok satan albüm kategorisinde bile 1 numarayı görebilmeyi başardı.






Albümün öne çıkan parçalarına bakacak olursak, ilk olarak söyleyebiliriz ki “Intro” yu takiben “When A Fire Starts to Burn” kesinlikle çok etkili ve enerjik bir açılış olmuş. Özellikle bir single olarak piyasaya sürülmemesine rağmen yine de grubun en bilinen şarkılarından biri olduğu söylenebilir. Hemen sonrasında gelen ve aynı zamanda grubun çıkış şarkısı olan “Latch” ise kesinlikle Disclosure’ı bir üst seviyeye çıkaran iş olarak kabul edilebilir. Parça, bu yıl adını Naughty Boy’la yaptığı “La La La” düetiyle duyuran Sam Smith’in vokalleriyle birlikte çok güçlü yapıya sahip bir dans hiti. Ardından gelen “F for You” ise futbolseverlerin FIFA 14’ün soundtrack’inden de hatırlayabileceği, sade ve melodik altyapısıyla dikkat çeken bir single. Sonraki şarkı olan AlunaGeorge destekli “White Noise” ise yine vurucu vokallerle ve düzenlemesiyle ön plana çıkan başka bir parça.



Harika bir açılışa ve devamında yine art arda hitlere sahip olmasına karşın albüm, ikinci yarıda biraz akıcılığını kaybediyor ancak tabii yine de dikkat çeken birçok parça var. Özellikle Eliza Doolittle vokalli “You & Me” gayet başarılı, hatta Flume tarafından yapılmış olan, albümün bonus şarkılarından olan remixi, çok daha etkileyici. Albümün kapanışı da yıla damga vuran başka bir grubun, indie trip-hop topluluğu London Grammar’ın vokali Hannah Reid takviyeli “Help Me Lose My Mind” ile oldukça başarılı bir şekilde yapılıyor.



        Lawrence İkilisi, Ocak ayında yapılan 2014 Grammy Ödülleri’nde de en iyi elektronik/dans albümü dalında aday gösterildi ve Brit Ödülleri'nde ise bu yılın “sürprizi” Lorde ile birlikte performans sergiledi. Grammy ödülünü ise tabii beklenildiği üzere RAM’e kaptırdılar ama şimdiden geleceğin Daft Punk’ı olarak gösterilen, biri 91'li diğeri ise 94'lü; daha 20’lerinin başında olan bu ikili için yolun çok daha uzun ve bir o kadar da parlak olduğu net bir şekilde söylenebilir.