11 Kasım 2017





Yeniden Yükselişe Devam:

Marilyn Manson- Heaven Upside Down

6,5/10

Kaynak: Wannart






Genel kanının aksine yıllardır piyasada solo sanatçı olarak bilinen ancak aynı zamanda bir müzik grubu olan Marilyn Manson, endüstriyel rock akımının başlıca temsilcilerinden biri. Akımın öncüsü olan Nine Inch Nails'ın yani Trent Reznor'un ise grubu keşfeden kişi olması bu yüzden tesadüf değil. Bununla birlikte, son 30 yılda 8 albüm yapmış Manson da kesinlikle bir ikon: Aslında "The Beautiful People" ve "This Is the New Shit" gibi kendi şarkılarının yanı sıra grup, "Tainted Love", "Personal Jesus" ve tabii "Sweet Dreams" gibi cover'lar ile akıllara daha çok kazındı. Vokaldeki Manson'un marjinal imajı da aslında bu başarının sebeplerinin önemli bir parçasıydı. Şimdilerde ise her zamanki görüntüsünün biraz daha normalleştirilmiş bir haliyle sahne alan sanatçı, grubuyla birlikte 9. albümleri "The Pale Emperor"ı 2015 yılında piyasaya sürdü. İçinde birçok blues rock ögeleri de içeren bu başarılı albümle birçok övgü toplayan Manson, düşüşteki kariyerinde bir nevi ikinci baharını yaşamış oldu. Ayrıca grup, albümün en iyilerinden “Killing Strangers”ı da “John Wick” filmine verdi. Böylelikle, tekrar yükselişe geçen başka bir sanatçı olan Keanu Reeves ve kurşunları, arka fonda bu şarkıyla birleşince ortaya muazzam bir film sahnesi çıktı.


Son albümüne benzer bir çizgide yoluna devam ettiği onuncu albüm “Heaven Upside Down” ile çok ara vermeden geri dönen Manson, kaldığı yerden devam ediyor. Albümün henüz ilk parçalarında bile fark edilen “Daha az blues’lu The Pale Emperor 2” hissiyatı, dinleyenlerin albüm ile ilgili bilgilere biraz göz atmasıyla da kesinleşiyor: Prodüktör koltuğunda bir önceki kayıttaki gibi gitarist Tyler Bates oturuyor. Grubun en yeni üyesi olan Bates, uzun zamandır film müzikleri üzerine çalışan çok başarılı bir müzisyen. “Guardians of the Galaxy” serisi, “Watchmen” ve “300 Spartalı” gibi filmlerin müziklerinde imzası olan Bates, bu albümde de gitarları ve düzenlemeleriyle etkisini hissettiriyor.



Vokal Manson, 50’ye dayanan yaşına rağmen hiç bitmeyen o enerjisi ve bir o kadar tutkulu şarkı söyleyişinin yanında ise her zamanki imaj orijinalliğine devam ediyor: Gotik makyajlar, ters haçlar, aykırı müzik klipleri, sahnede kendini sakatlama ve hatta seyirciye sahte bir tüfekle ateş açma gibi işlerin arkasında tabii ki o var. Albümün öne çıkan parçalarına gelince kayıt, “Revelation #12” ile her ne kadar fena olmayan bir açılış yapsa da albümdeki şarkı sözü sıkıntısı, kendini daha ilk dakikadan belli ediyor. “One, two, three, four, five, six, seven, eight, nine, ten. Revelations come in twelve, I'll say it again” gibi sözler, bu kolaya kaçma hususuna bir örnek. Sonraki parça “Tattooed in Reverse” ile yine kendisini dinleyen o kemik kitleye dini göndermelerle istediğini veren Manson, enstrümanların biraz etkisiz kalmasıyla şarkıyı maalesef derinleştiremiyor.
Parça isimlerindeki kelime oyunlarıyla dikkat çeken albümde ilk okunuşta bile akılda kalan ve “Caps Lock” destekli şarkı adı ise şüphesiz bu: “WE KNOW WHERE YOU FUCKING LIVE”. Böyle bir isme sahip bir parçanın narin bir Simon & Garfunkel icraati olamayacağı da tabii ki belli. Marilyn Manson, her zamanki öfkesini ve agresifliğini bu parçada yine konuşturuyor. Vokallerin ve gitarların adeta birer silah görevi gördüğü şarkı, albümün en iyilerinden biri. Ardından, SAY10 ile de “So you say GOD and I say SAY10” sözü hafızalara kazınıyor. Ayrıca Johnny Depp’in tanrıyı, Manson’un ise şeytanı oynadığı müzik klibinde ise grup, adeta “Die Antwoord o klipleri yapmayı bizden öğrendi!” mesajı veriyor. Ancak akılda kalıcı olsun diye basit şarkı sözü yazma hatasına bu parçada da düşülmüş.



“KILL4ME” de albümün başarılı işlerinden biri. Klavyelerdeki synth-pop sosu parçaya oldukça yakışmış. Albümün sonuna kadar olan kısımda ise pek etkileyici bir iş çıkaramayan grup, kayıttaki en doyurucu parçasını “Threats of Romance” ile sona saklamış. Özellikle piyanonun ön planda olması bile şarkıyı birkaç adım yukarı çıkarıyor. Ayrıca Tyler Bates’in gitarları da arada kalan bölümleri çok başarılı bir şekilde doldurup parçayı art arda dinlemesi zevk veren bir esere dönüştürüyor. Genel olarak ise “Heaven Upside Down”, beklentileri haliyle bir yere kadar karşılayabilen; ancak grubun bu yeni seyrinin ne kadar da doğru olduğunu kanıtlayan bir albüm. Yeniden yükselişte bir kariyer için de gerçekten sağlam bir hamle; yine de fazlası değil.


31 Ekim 2017




İkinci Albüm Sendromu:

Wolf Alice- Visions of A Life

6/10

Kaynak: Wannart






Global müzik grubu fabrikası İngiltere’den çıkan son ürünlerden olan Wolf Alice, günümüz indie müziğinin “gürültülü kadın vokalli ve hafif grunge soslu alternatif rock grubu” ihtiyacına karşılık veriyor. Tıpkı Palma Violets ya da The Vaccines gibi daha ilk albümleri çıkmadan bile İngiliz basını tarafından yere göğe sığdırılamayan grup, gerçekten de 2013 çıkışlı EP’leriyle ve özellikle kayda ismini veren “Blush” parçasıyla çok ses getirmeyi başardı. Vokal Ellie Rowsell’in duru güzelliğiyle birlikte de tıpkı Hannah Reid’in London Grammar için istemsiz bir biçimde yaptığı “imaj çalışmasıyla” beraber grubun ismi de haliyle daha kolay tanındı. Bunun dışında Wolf Alice, icra ettikleri müzik tarzı hala tam bir kategoriye konulamasa da naif bir modern indie-pop anlayışından shoegaze’e ve ayrıca 90’ların Sonic Youth, Hole ve Pixies’ine kadar uzanan geniş bir yörüngede kendilerine özgü bir tarz buldu.

2015 yazında ilk stüdyo albümleri “My Love Is Cool”u piyasaya sürdükten sonra ise grup, İngiliz medyasının pohpohlamasının aslında çok da haklı olduğunu dinleyenlere ispatladı. Tabii belli bir kesimin “Ortalıkta zaten gitar müziği yapan çok yeni grup yok o yüzden Wolf Alice şişirilmiş bir balon” benzetmelerine de özellikle internet ortamında maruz kaldı. Buna rağmen albüm, neredeyse her müzik otoritesi tarafından pozitif eleştiriler almayı başardı ve hatta Ada’nın meşhur Mercury Prize ödülüne de aday gösterildi. Her parçası ayrı bir özenle yazılmış olan albüm, “Bros”, “Giant Peach”, “You’re a Germ”, “Your Loves Whore” ve “T2 Trainspotting” filminde de akıllara kazınmış olan tatlı mı tatlı “Silk” gibi birçok önemli parçaya sahipti. Ayrıca albümün deluxe versiyonundaki buram buram 90’lar kokulu “Moaning Lisa Smile”, grubun en önemli hitlerinden oldu ve ertesi yılki Grammy’lere adaylığıyla da Wolf Alice ismini tüm dünyaya duyurdu.

İki yıl sonra 2017’de ise grup, Ellie Rowsell’in halasının eski bir fotoğrafının kapak olduğu ikinci albümleri “Visions of A Life” ile ortamlara dönüyor. Dörtlü, ilk kayıtlarında oluşturduğu müziği daha spontane bir yaklaşımla biraz da risk alarak geliştirmeye çalışıyor. Özellikle bu yönden albümün en dikkat çekici parçası “Don’t Delete the Kisses”, grubun resmen piyasada sahip olduğu toprakları genişletiyor. Rowsell’in fazlasıyla açık ve vurucu olan uzun şarkı sözleri ile nakaratın “What if it's not meant for me? Love.” ve “Me and you were meant to be. In love.” gibi farklı şekillerde söylenmesi gibi detaylarla şarkı, dinleyenleri alıp başka dünyalara götürüyor. Ayrıca kısa film tadındaki muazzam müzik klibinin de etkisiyle albümün ve hatta belki de grubun en sağlam işlerinden biri bu.

Albümün single olarak çıkan diğer parçaları “Yuk Foo” ve “Beautifully Unconventional” ise çok net bir şekilde ifade etmek gerekirse “basit” işler. Grubun çok da uzun olmayan geçmişine bile bakıldığında konserlerinde çalmadıkları kıyıda köşede kalmış şarkıları bile bunlara kıyasla daha özenli duruyor. “St. Purple & Green” ise ilk albümden tatlar taşıyan melodik yapısıyla pozitif anlamda öne çıkan bir parça. Bunun yanında yine Rowsell’in kişisel şarkı sözleri ile birlikte parçanın onun büyükannesine ve ölüm-hayat arasındaki ilişkiye odaklandığı belli oluyor. Bir başka dikkat çekici parça ise albüme ismini veren 8 dakikalık “Visions of A Life”. Özellikle canlı performanslarıyla da ünlü bu grubun, şarkıdaki gitar performansı resmen dinleyenleri konserlerine gitmeye özendiriyor.


Albümde, dikkatli müzikseverlerin yakından tanıdığı “ikinci albüm sendromu”yla bir kez daha karşı karşıya kalmamak elde değil. Herkesin tahmin edebileceği üzere bir müzik sanatçısının ilk albümü genelde bütün hayatları boyunca yaptıkları çalışmanın en iyi meyvelerini içerir. Başarılı bir ilk albümden sonra bu yüzden devamında da en azından aynı çizgiyi yakalayabilmek kolay değildir. Bunu hakkıyla yapmış olanlar da şu an müzik sektörünün önemli isimlerinin birçoğu olduğu için Wolf Alice’i bu kefeye koymak doğru mu orası tartışılır. NME ve DIY gibi bu albüme 5 yıldız veren İngiliz otoriteleri, haliyle grubu övmeye de doyamıyor. Amerikan medyası albüme daha objektif baksa da dünya çapında genel görüş ise albümün yine çok başarılı bir iş olduğu. Takdir tabii ki bu müziği evinde, arabasında, kulaklığında dinleyen müzikseverlerin; ancak şu bir gerçek ki grup, bu albümde ivmeyi fazlasıyla düşürüyor. Sanki bahsedilen birkaç istisna hariç, ilk albümden arda kalan parçalar hemen 1 saatte stüdyoda kaydedilip piyasaya sürülmüş gibi bir özensizlik ve hayal kırıklığı taşıyor “Visions of A Life”. Buradaki hatalardan ders çıkarılması dileğiyle de üçüncü albümün yolu ise maalesef şimdiden gözleniyor.





Sabaha Kadar Dinlenebilen Bir Albüm:

Angus and Julia Stone- Snow

8/10

Kaynak: Wannart





   
        Avustralyalı Kim ve John Stone çiftinin üç çocuğundan ikisinin aile mesleklerini icra etmesiyle kurulmuş bir folk ikilisi: Angus & Julia Stone. Anne ve babalarının da boşanmalarından önce birlikte yarı zamanlı müzisyenlik yapması, grubun en önemli ilham kaynağı olarak gösterilebilir. Küçükken trompet ve trombon gibi enstrümanlarda uzmanlaşan ikili, daha sonra Angus’un gitara geçmesi ve beste yapmaya başlamasıyla temellerini de atmış oldu. Ardından abisinden iki yaş küçük olan Julia ise onun sayesinde gitar çalmayı öğrendi ve şarkılarına çoğunlukla geri vokal yaptı.



 Grup, müziğinin temeline dingin bir ruh haliyle ustaca yazılmış ve her şarkıda bir hikaye anlatan folk kültürünü yerleştirdi. Ayrıca iki farklı vokal harmonisiyle de beslediği bu duygusal tarzıyla günümüze kadarki çizgisini de oluşturmuş oldu. Böylelikle 2005 yılında kurulmuş grup, içinde “Paper Aeroplane”, “Mango Tree” ve “All of Me” gibi hala konser marşı olan hitlerin de bulunduğu iki EP kayıt çıkardıktan sonra ilk albümleri “A Book Like This”i yayımladı. Daha sonra ise 2010 yılında dünya çapında esas patlamayı yaptıkları “Down the Way” albümü geldi. Albümün baş tacı olan “Big Jet Plane”, kolaylıkla hissedilebilen o samimiyeti ve akılda kalıcılığıyla hem albümü hem de Stone ikilisini müzik piyasasında bir tık yukarı taşıdı. Üstelik bu albüm “For You”, “I’m Not Yours” ve “Draw Your Swords” gibi birçok güzelliği daha içinde barındırıyordu. Hatta enerjik bir Grease klasiği olan “You’re the One that I Want”ın huzurlu bir cover’ı da bu dönem yayımlandı.



Ünlerinin zirvesinde birlikteliklerine ufak bir ara veren ve 2 solo albüm piyasaya süren Julia ile 1 solo albüm çıkaran Angus, 2014’te tekrar bir araya geldi. Bekledikleri başarıyı solo albümlerinde yakalayamamış oldukları için mi yoksa kardeşlerin birbirlerini özlemesinden mi bilinmez ama grup, iyi ki de dönmüşler dedirten üçüncü albümleri “Angus & Julia Stone”u böylelikle çıkardı. “A Heartbreak”, “Grizzly Bear” ve “Heart Beats Slow”u içeren bu tatlı albüm, grubun çizgisini bozmadan sağlam adımlarla ilerlediğine bir örnek daha oldu.

2017’ye gelindiğinde ise dördüncü albümleri “Snow” ile kardeşler, yine beklentileri boşa çıkarmayan bir eser ile müzik piyasasına geri dönüş yapıyor. En basit şekilde ifade etmek gerekirse “hiç bıkmadan sabaha kadar dinlenebilen” bir albüm daha müzikseverlerin karşısında. Bütün Angus & Julia Stone parçalarının esas güzelliği ise bu parçaların hiçbir zaman vasat kalitede bir kayıt olma olasılığının olmaması: Geçmiş üç albümün en zayıf halkaları olan şarkıların bile hiç değilse piyasaya göre ortalama eserler olması, dinleyeni daha bu albümü dinlemeden bile motive eden bir unsur. Bu gönül rahatlığıyla albüm dinlenmeye başlandığında ise hemen daha ilk adımda dinleyen bir kez daha haklı çıkıyor: “Snow” parçası, henüz ikinci nakaratında bile “Why don't you stay?” diye eşlik edip büyülü atmosferine sizi çeken tipik Stone eserlerinden biri oluyor.



“Chateau” da albümün en değerli kayıtlarından biri olduğunu her saniyesinde hissettiren bir şarkı. Özellikle prodüksiyonun kalitesiyle dikkat çeken parça, sözleriyle de yine şaşırtmıyor ve grubun “bir yere gitmek” temalı milyon tane tatlı şarkısının arasına hemen katılıyor. Ardından gelen “Cellar Door” ise katmanlı yapısıyla gerçekten ikilinin en derin işlerinden biri olmaya aday gözüküyor. Enstrümantal açıdan her ne kadar basit gözükse de doyurucu bir parça.

“Nothing Else” ise Julia Stone’un sesine bir kez daha aşık olmak için yapılmış bir şarkı. Ayrıca kardeşlerin vokalinin uyumunu da sonlara doğru çok net bir biçimde hissettiriyor. Sonrasında gelen “My House Your House”, melodisi ve tekrarlı sözleriyle albümün en çok akılda kalan parçalarından biri. Ancak çok basit bir şekilde çoğu müzikseverin, hatta popüler müzikten başka bir şey dinlemeyenlerin bile fark edebileceği gibi parça, Passenger’ın “Let Her Go”sunun uzaktan kuzeni. “Baudelaire”de bir önceki parçaya atıfta bulunarak başlayan şarkı sözleri, “Follow me to the bottle and we'll figure it out. I will leave my troubles by the river” bölümünde ise dinleyeni adeta kendine bağlıyor ve sonuna doğru akışını da adeta ismini aldığı Fransız şairin hüznüne kaptırıyor.




Genel olarak, tıpkı her Angus & Julia Stone albümü gibi karakteristik izler taşıyan ve grubun ilk yayımladığı parçalarından beri aynı çizgide devam eden bir albüm “Snow”. Folk-pop icra eden bir grup olarak Stone kardeşlerden daha yenilikçi ve daha deneysel bir akıma da kapılmaları beklenemez; ancak albüm her ne kadar oldukça tatlı bir kayıt olsa da “hit azlığından dolayı” şarkı yazarlığındaki bu sınırlı seviyeyle birlikte maalesef grubun hala en iyi işinin biraz gölgesinde kalıyor.





28 Haziran 2017






Minimal ve Cool

Royal Blood- How Did We Get So Dark?



7/10



   
        İki kişilik “duo” ekolleri The White Stripes ve The Black Keys’den etkilendiği belli olan, üstüne de azcık Queens of the Stone Age serpilmiş ve bir de Arctic Monkeys’in desteğini almış bir Rock n Roll ikilisine -özellikle- bu devirde hayır demek zor. Royal Blood, bu nedenle çok değerli bir grup. İlk albümleri “Royal Blood”, 2014 yılında çıktığında ortalığı resmen ayağa kaldırmıştı. Albüm, baştan sona neredeyse her parçası kalite kokan ve Jimmy Page’i bile hayranları yapacak kadar etkili bir eserdi. Özellikle “Out of the Black”, “Figure It Out”, "Ten Tonne Skeleton", "Come On Over", "Little Monster" ve "Loose Change" gibi parçalar Glastonbury’lerde bile binlerce kişi tarafından hep bir ağızdan söylenecek marşlar oldular. Hatta albümde geri kalan diğer 4 parça bile hiç fena değil. Ancak böyle hikayelere cidden çok rastlıyoruz: İlk albümlerinde havalanıp yükseldikten sonra ikinci albümde patlayan birçok balon grup var. Royal Blood da bunlardan biri mi? Bu sorunun cevabı ise 3 yıl sonra nihayet veriliyor.


            “How Did We Get So Dark?” isimli ikinci kayıt, grubun kaldığı yerden devam ettiğini tescil ediyor. Özellikle ilk albümdeki görselin ve grubun imajının da burada bir nevi devam etmesine yine dikkat edilmiş gibi. Yine siyah-beyaz, oldukça şık bir albüm kapağı; ancak bu sefer birinci albümdeki gibi tek kadın değil de ikinci albümü simgeleyen iki kadın var. O zaman üçüncü albüm-üç kadın teorisi de gerçekleşir mi bilinmez ama şu bir gerçek ki grubun müziği bu sefer de yine albüm kapağı gibi: Minimal ve cool. Vokallerdeki Mike Kerr’ün grubu “minimal” kılan çalma tarzı da hala devam ediyor: Bas gitarının pedal efektleri ve ekstra amfi yardımlarıyla sesini çoğaltarak aynı zamanda elektro gitar da çalıyormuş hissi veriyor. Death From Above ve bazen de Twenty One Pilots dışında bu durumun çok fazla güncel örneği de yok, zor zanaat.


Şarkı sözleri, yine Kerr’ün ilişkileri odaklı ve açıkçası –belki de grubun istediği şekilde- çok da derin değil. Ayrıca, patlayıcılı nakarat formülü de ilk albümdeki gibi hala devam ediyor. İkinci albümün ilk klibi olan “Lights Out” da bu formüle sahip. Albümün en sağlam işlerinden olan şarkı, “You're not so hard to forget, with all the lights out” sözüyle de dış görünüşün anlamsızlığını yüzümüze vuruyor. Bu parçadan çok önce yayımlanan "Where Are You Now?" ise resmi olarak albümün ilk single’ı. Sadece 1 sezon süren HBO dizisi Vinyl için de kaydedilmiş olan parça, grubun en enerjik ve sert işlerinden biri. Bu sertliğe rağmen bolca pişmanlık içeren sözleriyle de grup, zıtlığın içinden başarılı bir eser çıkarmayı başarıyor.



"I Only Lie When I Love You", her ne kadar cowbell’leri yani inek çanları ve ritmin sadeliğiyle ilk dinleyişte kendini hemen sevdirse de klibini izleyince şarkının aslında size neyi andırdığını anlıyorsunuz: “Are You Gonna Be My Girl”. Bu Jet klasiği parçadan Royal Blood’ın fazlasıyla ilham aldığı kesin; ama klipleri art arda izleyince de akıllara ister istemez Türk popçuların yabancı klipleri araklaması geliyor. Bu albümdeki bir başka dikkat çeken şarkı ise "Hook, Line & Sinker". Parça, ilk olarak 2015 yılındaki Reading festivalinde canlı çalındığı için ilk albümden birikenler arasında olduğu çok açık. Bu nedenle de özellikle gitar riff’leriyle bile kalitesini hemen belli ediyor. Bu arada ilk albümün en’lerinden “Figure It Out”, Entourage’ın filminin açılış sahnesinden tut, PES 2016 oyununun soundtrack’ine kadar her yerde olmasıyla beraber gruba bir “Figure It Out 2” düşüncesi aşılamış: "Hole in Your Heart" albümün resmen bu anlamda bir pazarlama ürünü gibi.




Albümün son parçası “Sleep”, heavy metal tarzı riff’ler sayesinde daha olgun bir Royal Blood’ı keşfetmemizi sağlıyor. Ayrıca “I just can't help myself, thinking you're with someone else. Sick to the bone, i don't wanna sleep” nakaratı ile de dinleyeni kendine çok rahat bağlıyor. Bunlarla beraber, “How Did We Get So Dark?” albümü bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise tabii ki 2014 yılına göre grubun daha ileriye gittiği söylenemez. Ancak bu kayıt ile Royal Blood, kesinlikle balon bir grup olmadığını kanıtlıyor. Çölde vaha niteliğindeki bu değerli ikili, vitesi ikinci albümlerinde çok az düşürse de, en azından ortaya tatmin edici bir sonuç çıkarıyor.



25 Mayıs 2017




Gitar Müziğine İthafen

Kasabian- For Crying Out Loud

7/10





Son zamanlarda sıkça konuşulan “gitar müziğinin azalarak bitmesi” konusu, -özellikle NME’nin de ele aldığı gibi- İngiltere’deki müzik medyasının sürekli gündeminde. Gerek dünyayı ele geçiren “brit-pop” döneminde gerekse 2000’lerin başında çıkan “post-punk revival” akımı ve “alternatif rock” sayesinde bu ülke yakın geçmişte bizi gitar müziğine doyurmuştu. Ancak son yıllarda İngiltere’de modern rock müziği eski kalitesinde değil. Bunun en büyük sebebi ise büyük grupların giderek daha fazla pop sularında yüzmeye çalışmaları oldu (Bkz. Coldplay, Muse, The Kooks, Kaiser Chiefs). Bu örneklere yakın bir ek olarak “48:13” ismiyle 2014 yılında çıkan albümleriyle Kasabian da eklenmişti. Grup, daha önceki dört albümüne kıyasla zaten müziğinde yoğun bir şekilde barındırdığı klavyelerin ve bilgisayarların sesini bu albümde biraz daha arttırmıştı. Her ne kadar “The Chainsmokers ile düet yapacak kadar pop’a yönelik” bir değişiklik olmasa da Kasabian’ın müziğindeki gitar riff’leri eskisi kadar hissedilmiyordu. Albüm de buna paralel olarak ortalama eleştiriler aldı. 


2017 yılının Mayıs ayında ise altıncı albümleriyle dönen grup, solistleri Tom Meighan’ın “Bu albüm, gitar müziğini uçurumdan kurtarmakla ilgili!” sözleriyle de gereken mesajı veriyor. “For Crying Out Loud” isimli albüm, öncelikle kapak görselinde ilk defa grubun isminin resmi haliyle yazılmamasıyla dikkat çekiyor. Ancak bu görsel farklılık, işitsel farklılığa yol açmıyor; Kasabian, bildiğiniz gibi: Enerjik, özgüvenli ve Leicester City stadında sürekli “Fire” çalınması gibi bir gaza sahipler. Genel açıdan ise albüm, sound olarak “Velociraptor!” kayıtlarına yakın bir çizgide. Hem tempolu (ve bu sefer gitarlı) parçalar hem de duygusal baladlar dinleyebiliyoruz. Bir rock yıldızı olmanın dayanılmaz hafifliği temalı sözlere sahip "Ill Ray (The King)" ile açılan albüm, gruptan özlenilen tarzı hemen ilk parçada hayranlarına sunuyor. Kayıttaki en iyi parçalardan biri olan şarkı, daha ilk dinleyişte aradığınız “Kasabian hiti” özelliğini buluyor. Ardından gelen "You're in Love with a Psycho" ise ilk single olarak albümden önce çıktığında açıkçası hayal kırıklığı yaratmıştı. Vokalleri, altyapısı, hatta ritmiyle bile tam anlamıyla “ortalama” bir parça olarak daha çok önceki albüme ait bir iş gibi duruyordu. Tabii ki kendine ait güzelliği olan bir parça; ancak Glastonbury’de headliner olmuş büyük bir rock grubunun albümün ilk single’ı olma düzeyinde değil.



FIFA 17’de oyun içinde ve özellikle The Journey modunda Alex Hunter’ın hikayesine giriş yaptığımız jenerikte karşımıza çıkan “Comeback Kid” ise albümün en iyi parçası olabilir. İlk albümlerindeki o stadyum marşlarına benzer mod yükseltici bir şarkı. Bu yüzden de önceki albümün “Stevie”si demek daha doğru (ki o da bir önceki yılın FIFA’sında kullanılmıştı.) Hatta şarkının başında bu sefer yaylılar yerine üflemeliler kullanılıyor, daha sonra esas bölüme geçiliyor. Tom’un vokallerinin ve Ian Matthews davullarının da burada albümün zirvesinde olduğunu belirtelim. Ayrıca parça, Reap what you sow”  nakaratıyla ne ekersen onu biçersin temasını verip karmaya inanın diyor daha ne olsun. Sonrasında gelen “The Party Never Ends”, enstrüman çeşitliliği ile kulaklara ilaç gibi gelen altyapısıyla albümün sevilenlerinden biri oluyor. "Are You Looking for Action?", grubun son albümlerindeki neo-saykodelik alışkanlıklarından zevk alanlar için eğlenceli bir iş olmuş. Yine de 8 dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçemiyor; bu kadar süre sadece ikinci solist Sergio’nun vokal yapması şarkıyı biraz basitleştiriyor. Buna karşılık Sergio, "All Through the Night"ta “Call my nameee” yükselişiyle bizlere tatlı bir “singer-songwriter” eseri sunuyor.



“For Crying Out Loud”un en duygusal işi olarak adlandırabileceğimiz “Wasted”, özellikle sözlerinin doğrudan bütün hisleriyle dinleyiciyle buluşmasıyla albümün en etkileyici parçalarından biri. Sıradan görünen temposu ve gitarlarına karşın sözlerin kendi içinde yarattığı “Summertime Sadness” anlamı, melodiyle birlikte başarılı bir uyum yakalıyor. Son olarak, Leicester City, İngiltere Premier League’de mucizevi şekilde şampiyon olduktan sonra ise Leicester yerlileri ve fanatikleri olan Kasabian üyeleri de kulübün stadındaki iki gecelik özel konserde ilk defa çaldıkları "Put Your Life on It" ile albüme Beatlesvari ancak sade bir kapanış yapıyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde albüm, ilk albümlerdeki o heyecanı hissettirmiyor ama son kayda göre oldukça akılda kalıcı bir iş olduğu kesin. Yine de gitar müziğinin bu kadar unutulduğu bir dönemde Arctic Monkeys, “AM” gibi bir başyapıtı yaratabiliyorsa, Kasabian’ın da o albümün en azından yakınına yaklaşabilecek bir eserle müzik piyasasını sarsması gerekiyordu. Bu nedenle, beklentiler sadece üzer diyerek üzüldüğümüzü; ancak Kasabian’ın bu altıncı albümünün 3-4 güzel parçayı da hayatımıza kazandırdığını söyleyebiliriz.



22 Nisan 2017








Kung Fu Kenny

Kendrick Lamar- DAMN.

8,5/10







Modern hip-hop sahnesi söz konusu olduğunda Eminem, Jay-Z ve Kanye gibi büyük sanatçıların ardından gelen yeni nesil için şunu söyleyebiliriz: Compton’un son yıldızı Kendrick Lamar, an itibariyle bu jenerasyonun -Drake’den de önce- en önemli ismi. Hatta öyle bir müzik dehası ki gelecek işlerinde de böyle giderse gelmiş geçmiş en iyisi (nam-ı diğer GOAT) olabilme potansiyeli yüksek. İlk iki mükemmel albüm ve ardından 2015’te gelen “To Pimp a Butterfly” ile Kendrick, jazz, fusion ve old school hip-hop karışımı olağandışı bir tarz yaratarak bir müzisyenin hem bireysel hem de toplumsal olarak işleyebileceği en “derin” albümlerden birine imza attı.

2017’de ise Trump karşıtı odaklı “The Heart Part 4” single’ı ile sahalara dönen sanatçı, kısa süre sonra da dördüncü albümü “DAMN.”in çıkış parçası “HUMBLE.”ı muazzam videosuyla “alevler içinde” piyasaya sürdü. Klipteki “I'm so fuckin' sick and tired of the photoshop” sahnesi başta olmak üzere bir önceki albümün kliplerinde de gördüğümüz kaliteli ve estetik video serisi, “DAMN.” ile devam ediyor. Parçayla birlikte rapçinin buram buram 90’lar hip-hop’ı kokan beat’i ile üçüncü albüm öncesi tavrına çok başarılı bir şekilde geri döndüğü açık. Ayrıca dini motiflerin yoğunluğu da dikkat çekici: Kendrick, kendisini müzik piyasasının Papa’sı olarak nitelendirip albümün diğer parçalarında da kullandığı “Nobody pray for me” gibi “catchphrase”lerle de gerekli mesajı fazlasıyla veriyor. Özellikle de sözleriyle parça, Big Sean’ın “No Favors” şarkısındaki tavrına karşı olarak resmen “Alçakgönüllü olup yerinize oturun, adam olun lan!” diyor. Hatta sözler aslında genel olarak da bütün diğer popüler rap sanatçılarına ayar niteliğinde.



Kendrick, hem derin mesajlar verebildiği hem de bunu anlaşılabilir bir dilde yani yalın bir biçimde yapabildiği için çok değerli bir sanatçı. Bu anlamda “DAMN.”, her yönüyle ilgi çekici duran ve ince ayrıntılarıyla da dinleyiciye gerçekten bir şeyler anlatan bir albüm. Ayrıntılara örnek olarak ise bu albümdeki bireyselliğin ve agresifliğin dışa vurumunu albüm kapağından bile anlayabilirsiniz: Önceki albümün de kapak tasarımını yapan Vlad Sepetov isimli sanatçının, bu sefer renksiz ve grup halinde bir fotoğraf yerine sadece rapçinin donuk bakışlı ve neredeyse photoshop’suz bir fotoğrafını koyması ile kırmızı renklerle büyük harflerle albümün isminin yazılması kesinlikle tesadüf değil. Albümün karakterini kapağın kendisi çok net bir şekilde ifade ediyor: “DAMN.”, Kendrick’in en içe dönük, en öfkeli ve en özgüvenli ifadelere sahip albümü.



Ayrıntılar, albümün parça isimlerinin de albüm adı gibi büyük harfle yazılıp sonuna nokta konması ile devam ediyor. Bunun yanında, parça isimlerinin bazılarının art arda ikili şekilde bağımlı olması da dikkat çekici: İlk dinleyişte tüyleri diken diken eden bir intro “BLOOD.” ve ardından gelen albümün belki de en çok dikkat çeken parçası “DNA.” birbirleriyle bağlantılı. Intro sonundaki FOX News’in spikerinin konuşmasına hemen “DNA.” ile en güzel cevap veriliyor. Klibinde yeni neslin “War Machine” olarak bildiği Don Cheadle’ı da izleyebileceğimiz bu parça, prodüksiyonun kesinlikle ustalıkla yapıldığı işlerden biri. Parçanın sonundaki beat değişimi ve Kendrick’in şovunun insanı etkilememesi cidden imkansız. “DNA.”, sanatçının yaptığı en doyurucu ve zamansız parçalardan biri. “I got loyalty, got royalty inside my DNA” gibi söz oyunları da dinleyenlerin hafızasına kolayca kazınıyor. Bu arada başka bir tatlı ayrıntı olarak da albüm boyunca duyduğumuz yeni ve saldırgan alter ego “Kung Fu Kenny” isminin Don Cheadle’ın “Rush Hour 2” filmindeki rolünden geldiğini söyleyelim.

James Blake destekli “ELEMENT.” ise albümdeki başka bir güzellik. “I pull up, hop out, air out, made it look sexy” gibi akılda kalıcı melodik bir nakaratla sizi kendine bağlayan parça, aslında ritim olarak biraz Drake işi gibi, Kendrick’in tarzının dışında. Hem bu açıdan hem de şarkı sözleriyle birlikte Drake’e bir gönderme olabilir. “I don't do it for the 'Gram, I do it for Compton” dizesiyle de şair bizlere bu işi Insta(gram) ya da (Gram)my Ödülleri için yapmadığını tasvir ediyor. Ayrıca belki de bu albümün “Butterfly” ile farkını ve an itibariyle bu yüzden sinirli olduğunu en güzel şu sözlerle ifade ediyor: “Last LP I tried to lift the black artists, but it's a difference between black artists and wack artists”




İkili parça isimlerine başka bir örnek ise albümün en olgun parçası olarak ifade edebileceğimiz “PRIDE.” ve ardından “HUMBLE.”. Bu iki kavramın karşıtlığı ve hatta beat’lerinin temposunun da isimlerinin anlamlarıyla zıtlığı (pride’ın yavaş; humble’ın ise hızlı olması) gibi çok başarılı ironik göndermeler var. “Ego Death” isimli muazzam albümleriyle ön plana çıkan The Internet müzik grubunun henüz 98’li altın çocuğu Steve Lacy, “PRIDE.”ın altyapısını düzenlemiş. Yavaşça akıp giden gitar akorları ve Kendrick’in durgun ruh hali birleşince ortaya biraz da Eminem tadında şahane bir eser çıkmış. “I can’t fake humble just 'cause your ass is insecure.” sözünde olduğu gibi albümün genel temasını özetleyen bir duruş var şarkıda. Albümün en samimi ve özel parçalarından biri.





U2 destekli “XXX.” ise yüksek tempoda siren sesleri ve özenli düzenlemesiyle albümün değerli işlerinden oluyor. Özellikle içinde Bono olan ve toplumsal mesajın da dibine vurulmayan bir birliktelik düşünülemezdi. Bu anlamda da çok dolu bir parça: “It's not a place, this country is to be a sound of drum and bass” metaforunda da silah sesinin ifade edilmek istenmesi gibi parçada birçok detay var. Ayrıca Mike WiLL Made It, “HUMBLE.” ve “DNA.”in yanında bu parçaya da beat’leriyle el atmış. Bunun dışında, birbirine bağlı parçalardan bol bol iç hesaplaşmalı “LUST.” ve Kendrick’in liseden beri birlikte olduğu sevgilisi –şu anki nişanlısı- Whitney Alford’a ithafen yazdığı açık olan “LOVE.” örnek verilebilir. Ayrıca etkileyici bir ikinci bölüme sahip “FEAR.” ve “A-haaa!” vokaliyle akıllara kazınan “GOD.” gibi bir ikili daha var. Tabii ki daha çok Coachella 2017’de yapıldığı gibi parça araları için “Skit” olarak yazılmış “JAH.” ve “FEEL.” ile Rihanna’lı olduğu için haliyle radyo dostu da olan “LOYALTY.” gibi hayal kırıklıkları da var albümde. Müzik piyasasında soyadı olarak ikinci ismi Lamar’ı kullanan Kendrick, bu sefer gerçek soyadı “DUCKWORTH.” ile bu oldukça kişisel albümüne anlamlı bir sonla nokta koyuyor.





Genel olarak bakıldığında “DAMN.”, 2017’nin şu ana kadarki en iyi müzik albümü sıfatını rahatlıkla taşır. Ancak bu niteliğin yanında albümün Kendrick Lamar’ın en iyi işi olup olmadığı ise tartışmalı bir durum; çünkü çıta çok yüksek. Sonuçta albüm, baştan sona sıkmadan tekrar tekrar dinlenebilen bir bütünlüğe sahip olmaktan çok kendi içinde harika hitlere sahip bir çalışma gibi gözüküyor. Ayrıca, son zamanlarda çıkan çok fazla kalitesiz hip-hop albümleri arasında adeta bir kutsal eser gibi piyasaya düşüp listelere zirveden giriş yaptığı için de çok fazla etki bırakan bir iş oldu bu. Aslında Kendrick, sanki önceki albümle bu albüm arasındaki süreyi biraz daha uzun tutup parçalara daha fazla emek verseydi, mükemmel sonucu daha kolay elde edebilirdi. Bu nedenle “DAMN.”, zamanla kalbinizde büyütebileceğiniz sıradışı bir albüm.




18 Şubat 2017



Müziğe Aşıklar Şehri

Justin Hurwitz- La La Land Film Müziği

10/10





Filmi izleyenler için kaleme alınan bu yazı öncesinde ilk olarak şunu söylemeliyiz: Film, aslında daha şimdiden “kült” seviyesine ulaşmış modern bir klasik. Belli bir zaman sonra geriye dönüp 2016 yılına bakıldığında ilk önce hatırlanacak birkaç film arasında: Mesela 2030 yılında ikonik müzikaller hakkında konuşulduğunda “Grease”, “West Side Story”, “The Sound of Music” ve “Chicago” gibilerinin yanında “La La Land”i de aralarında göreceğiz. Trafik, renk ve optimizm dolu ilk sahnesinden, “The End” ritüel yazısına kadar izleyeni hipnotize edip içine çeken bir müzikal bu. Bunun yanında bir de başrollerde “Crazy, Stupid, Love.” ile “Gangster Squad”da da beraber izlediğimiz muazzam elektrikli Gosling-Stone ikilisi var tabii. Buna karşılık filmin her yerde görünen afişi, 14 Oscar adaylığı popülerliği ve neredeyse bütün eleştirmenler tarafından 5 yıldız alması gibi unsurlar, kimileri için yapımı antipatik kılabilir. Amerikan tabiriyle filmi “overrated” olarak değerlendirenler olabilir. Ancak bu söz konusu kesimin de, filmden hipnotize olanların da kayıtsız kalamayacağı kesin olan tek bir gerçek var: O da filmin müzikleri.


Henüz 85’li, yani Ryan Gosling’den küçük olan müzikalin yönetmeni ve senaristi Damien Chazelle, genel olarak müzikle çok iç içe bir sanatçı. İlk yapımı “Guy and Madeline on a Park Bench” (2009) ve ardından ismini tüm dünyaya tanıttığı “Whiplash” (2014) filmlerinde de jazz hakkında yapımlar üretti. Hatta “Whiplash”, J.K. Simmons ustalığı sayesinde modern sinemanın en iyi jazz filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Chazelle’in Harvard Üniversitesi’nden (!) ve eski müzik gruplarından yakın arkadaşı Justin Hurwitz ise bu iki filmin müziklerinin yanında La La Land’in de bir parça hariç bütün eserlerini yaratan yegane insan. Hurwitz, sadece bu müzikal için 1900 civarında piyano demosu hazırladığını açıkladı. Haliyle bu gayreti de kendisine 3 dalda Oscar adaylığı getirdi. Filmdeki parçaları teker teker ele almadan önce hepsinin tek bir ortak noktasına değinmek gerekirse, müzikleri tek bir kelime ile özetleyebiliriz: Duygu. Parçaların “tamamı”, filmi izlerken ilk defa dinlenildiğinde, beste ve sözlerindeki duygusuyla izleyiciyi doğrudan etkileyebiliyor. Aslında filmin sırrı da bu.


İlk sahne, “Another Day of Sun” filmdeki bütün oyuncuları buluşturup tıkanmış bir trafikte etrafına pozitiflik saçmayı tercih eden insanları ele alan bir giriş. Ayrıca Jimmy Fallon da Altın Küre için bu sahnenin tatlı bir parodisini yaptı. Bunun dışında, şarkının son kısmında da üflemeli çalgılarla yoğun olarak duyulan müzikalin tema melodilerinden biri de parçaya eşlik ediyor. Aynı melodinin yine ağırlıkla kullanıldığı “Someone in the Crowd” ise Emma Stone öncülüğünde 3 güzelle birlikte rengarenk elbiseleri ve dans koreografisiyle akılda kalan, hem “networking”in faydalarını hem de hayatımızdaki önemli insanları aynı anda anlatan bir eser. “Engagement Party”de ise söz konusu bestenin duygusal bir versiyonunu dinliyoruz. Bu kısacık parça, piyanonun ne kadar özel bir enstrüman olduğunu dinleyenlere sakince hatırlatıyor.


“Mia & Sebastian’s Theme” ise belki de bir anlamda filmin özeti. Duygu yoğunluğu bol bir şekilde başlayan piyano ve devamında da gitgide dağılıp ilk baştaki hissiyatı bilerek kaybeden bir düzen. Bunun yanında Ryan Gosling’in piyanoya hakimiyeti de çok önemli. Whiplash’te gerçek hayatta da 15 yaşından beri davul çalan Miles Teller’ın film için ekstra pratik yapması gibi Gosling de önceden piyano çalmayı biliyordu ve bu müzikal için ağır bir tempoda pratik yaptı. Filmin her sahnesinde parçaları da herhangi bir el dublörü kullanmadan kendisi çaldı. Ayrıca bilenler bilir, Gosling piyano çalıp vokallerin çoğunu yaptığı Dead Man's Bones isimli grubuyla, 2009 yılında bir çocuk korosu eşliğinde baştan sona oldukça kaliteli parçalara sahip korku temalı bir albüm yayımlamıştı.


La La Land denildiğinde akıllara doğal olarak ilk gelen parça ise “City of Stars”. Justin Hurwitz’in kendisinin de ifade ettiği gibi şarkıda hem umut dolu hem de melankolik bir his var. Kendisi bu niteliği, Hollywood’daki ve aslında da gerçek hayattaki iniş çıkışlara ithafen yarattığını dile getiriyor. Özellikle parçada bölümler arası geçişler çok özenli işlenmiş. Albümde, parçanın hem orijinali olan düet versiyonu, hem Gosling’in ıslıkla çaldığı sahildeki sahne versiyonu, hem de Stone’un Hurwitz’in gitarına mırıldanarak eşlik ettiği acayip tatlı bir versiyonu bulunuyor.


“Audition (The Fools Who Dream)” ise filmdeki en unutulmaz sahnelerden birini izleyenlerin akıllarına kazırken Emma Stone’un da şahane performansı ve oyunculuğuyla Oscar heykelciğini sonuna kadar hak ettiğini kanıtlıyor. Parça, müzikalin anlatmak istediğini en net şekilde ifade eden eser. Bununla birlikte, filmin özünde bahsettiğimiz duygu yoğunluğunun da en fazla hissedildiği sahne bu. Söz konusu parçaların yanı sıra, filmin afişindeki anın dansının yapıldığı ironik sözleriyle akılda kalan “A Lovely Night”, Hurwitz’in ister istemez Whiplash’ı hatırlatan esaslı jazz eserleri “Herman’s Habit” ve “Summer Montage”, ayrıca bu film için gitar çalmayı öğrenen John Legend’ın filmin konser sahnesinde seslendirdiği “Start A Fire” ve “Mia & Sebastian’s Theme”i klasik müziğe evrimleştiren “büyülü” “Planetarium” da filmin diğer güzellikleri. Sonuç olarak bu müzikal, filmseverlerin çoğunun tekrar tekrar aynı hislerle izleyebileceği kalitede bir Damien Chazelle filmi. Ancak bunu sağlayan en önemli unsur ise Hurwitz’in imza attığı film müzikleri: Özetle La La Land, bir “Damien Chazelle ve Justin Hurwitz” eseri.