29 Aralık 2017





Güce Dengeyi 8. Kez Getiren Albüm

John Williams - Star Wars The Last Jedi OST

9/10






   
        Hayatta olan sanatçılar arasında 50 adet ile en fazla Oscar adaylığı bulunan isim olan John Williams, çağımızın en önemli film müziği bestecisi. Star Wars orijinal üçlemesi, Superman, Jaws, E.T, Jurassic Park, Indiana Jones, Evde Tek Başına, Schindler’in Listesi, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi klasiklerin yanında, günümüzden Star Wars “prequel” üçlemesi, Sıkıysa Yakala, Münih, Kitap Hırsızı, Lincoln ve o meşhur Hedwig’s Theme dahil olmak üzere Harry Potter’ın ilk üç filmin müzikleri de bu dahi tarafından bestelendi. Şubat 2018’de 86 yaşına basacak olan üstat, insanlık tarihinin en önemli modern mitlerinden birinin yaratılmasında da baş mimarlardan biri: George Lucas’ın yarattığı Star Wars sinematik evreni, Williams’ın müzikleri sayesinde etkileyiciğini de fazlasıyla katlıyor. Tıpkı usta bestecinin Steven Spielberg ile ilişkisinde olduğu gibi.



 2015 yılında, Star Wars evrenine yeni ve başarılı bir sayfa açan The Force Awakens filminde gelenek bozulmayarak yine Williams ile çalışılmıştı. Özellikle sanatçının bu filmdeki yeni karakterler ve topluluklara özel bestelediği temalar çok akılda kalıcıydı: Rey’s Theme, Kylo Ren Arrives at the Battle ve March of the Resistance gibi parçalar, her ne kadar bir The Imperial March- Darth Vader bağlantısı gibi olmasa da yeni karakterlerin kolay benimsenmesini sağladı. Yazımızın bu noktasından sonra spoiler’lı devam edileceğini ifade edelim. (!)

2017 yapımı devam filmi The Last Jedi da müzikleriyle yine John Williams’a emanet: Eleştirmenlerce dünya çapında büyük övgü toplayan; ancak serinin hayranlarının önemli bir kesiminin de yerden yere vurduğu ilginç bir film bu. Müzikleri ise her zamanki Star Wars Soundtrack’leri gibi: Tam anlamıyla epik. Özellikle The Force Awakens’ta tanıtılan yeni isimlere izleyiciyi alıştıran yeni temalar burada daha etkin bir şekilde kullanılıyor. Bununla birlikte, Main Theme her zamanki film başlangıçları ve uzay gemisi savaşları gibi burada. Ayrıca Princess Leia's Theme de haliyle Leia’nın olduğu sahnelerde duyulabiliyor. Ve tabii ki istisnasız her Star Wars filminde ve dizisinde rastladığımız, tüyleri diken diken eden The Force Theme (Binary Sunset) de albümün birçok parçasında kendini kısa kısa hatırlatıyor.



Ahch-To Island, önceki filmin sonunda Rey’in Luke’u bulduğu eski Jedi tapınağı adasındaki sahnelerde kullanılıyor. Yeşil ve mavi renklerinin büyüsü etkisinde bırakan bu sahnelerdeki yaylıların kullanımı gerçekten etkileyici. Soundtrack albümünün en başarılı işlerinden biri. Bunun yanında, YouTube’da milyonlarca izlenmiş 10 saatlik versiyonları bile olan Cantina Band efsanesine paralel bir parça da kumarhane sahnesinde kullanılıyor: Canto Bight. Parçanın başlarında bildiğimiz o Star Wars aksiyon melodilerini duyarken birden ters köşe yapıp acayip bir latin-jazz eserine dönüşüyor. Hatta bu şarkı, filmin de en çok akılda kalan özgün parçası olabilir. A New Alliance ise bu filmin belki de en başarılı anlarından biri olan Kylo Ren ile Rey’in sırt sırta savaştıkları Snoke’un odası sahnesinde kullanılıyor. Bu müzik özellikle üflemelilerin parçaya ağırlığını koymasıyla bizlere alışık olduğumuz o ağızları açık bırakan ışın kılıcı sahnelerini hatırlatıyor. Hatta bu sahne de onlardan biri artık.



The Battle of Crait, büyük ihtimalle filmden birkaç yıl sonra The Last Jedi denildiğinde akıllara ilk gelen sahnede çalan eser olacak. Aksiyonu ve gerilimi kökleyen bu parçanın çalındığı tuz gezegeni Crait’te geçen sahne, koyu kırmızı tuzları ve simetrileriyle görsellik açısından kesinlikle kusursuz. Peace and Purpose, Luke’un tıpkı efsanevi Binary Sunset sahnesindeki gibi ufuğa bakmasıyla birlikte aramızdan ayrılıp ruha karıştığı ana eşlik ediyor. Bu sebeple de eski film müziklerine en yakın parçalardan biri bu.

Genel anlamda ise The Last Jedi Soundtrack albümü, her zamanki Star Wars müzikleri gibi oldukça etkileyici. Ancak bu filmin müziklerindeki tek olumsuz nokta, yaratıcılıkta biraz kolaya kaçılmış hissiyatı vermesi. Hala The Force Awakens’taki özgün parçaların ekmeği yeniyor gibi. Aslında tabii bu bir devam filmi olduğundan bundan doğal bir durum da yok. Ne olursa olsun John Williams, yine her zaman bildiğimiz gibi, güce dengeyi bir kez daha getiriyor.

            

22 Aralık 2017

Eminem'i Rap Tanrısı Haline Getiren 15 Müzik Klibi





Eminem'i Rap Tanrısı Haline Getiren 

15 Müzik Klibi 


Kaynak: Wannart





    
   
  90’ların sonu ve 2000’lerin başı döneminin en büyük müzisyenlerinden biriyken ilerleyen zamanda bir düşüş yaşamış olsa da tekrar zirveye çıkabilen nadir bir sanatçı Eminem. Özellikle Recovery kaydı ve sonrasında gerçekten de albümün ismi gibi “iyileştiğini” söyleyebiliriz. Hatta onun derdi tahtını geri almak da değildi; “Why be a king, when you can be a god?” dediği gibi onun gözü daha yükseklerdeydi. Biz de size bu “kutsal” yolda Marshall Mathers’ın başından geçenleri, onu farklı kılan özelliklerden biri olan yaratıcı müzik videolarıyla anlatacağız.

            15) Eminem’in en başarılı yaptığı işlerden olan “kendinle dalga geçebilme” kabiliyeti burada da zirvelerde. Özellikle şarkıdaki manidar aksan geçişleri ve videodaki kukla köpeğin 50 Cent şakası gibi klipte akıllara kazınan sürüyle detay var.



            14) Just Lose It ile görsel şov devam ediyor: Michael Jackson’ın burnu ve Eminem’in kendisinin 8 Mile’daki hali odağında geçen enerjisi bol bir klip daha.



            13) İlk videolardan My Name Is’de sanatçı, bu sefer de Bill Clinton’dan Marilyn Manson’a kadar kılıktan kılığa girerken, Amerikan toplumunu da televizyon aracılığıyla eleştiriyor.



            12) Bahsettiğimiz tekrar yükselişi sağlayan albümden çıkan Love The Way You Lie ise Eminem’in komedide olduğu kadar dramda da ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Klipte Megan Fox ve Lost’tan hatırlayacağınız Dominic Monaghan oynuyor.



            11) Eminem’in dilinden düşürmediği –şu an ise şaka maka kocaman kadın olan- biricik kızı Hailie hakkındaki bu parça da tıpkı Hailie’s Song gibi acayip samimi bir iş. Klibinde de Hailie’nin gerçek görüntüleri kullanılmış.



            10) Yine Hailie’ye yazılmış olan bu parça ile vasiyet tarzı bir anlatımla rapçi, kızına işi yüzünden gerekli zamanı ayıramadığını üzülerek dile getiriyor.



            9) Em’i yeni nesillere tanıtan en önemli parçalardan Not Afraid’de ise sanatçı, kariyerinde yaşadığı yükselişleri ve düşüşleri bize anlatırken aynı zamanda da uçuyor. The Matrix’teki Neo gibi hem kendisiyle yüzleşiyor hem de kendini kontrol etmeyi başarıyor.



            8) Parçanın sample’ının ve nakaratının alındığı Aerosmith’in Dream On’u ne kadar unutulmazsa da bu parça da ayrı bir değerli. Kamera arkası görüntülerin ve konserlerin bir derlemesi olan klip, akıp giden şarkıya çok yakışmış.



            7) İnsanı gerçekten uzun uzun düşündüren bu videodaki senaryo, maalesef gerçek oldu. 2004’te yayımlanan bu klipten 2 yıl sonra, rapçinin en yakın dostlarından Proof, -tıpkı videoda rol yaptığı gibi- vurularak öldürüldü. Bu ölüm, haliyle sanatçıyı da uzun bir süre derinden etkiledi.



            6) Şöhretin hayatını zorlaştırmasını ele aldığı The Way I Am ile rapçi, kişisel zamanını ailesiyle yaşayamaması ve hatta tuvalette bile kendisinden imza istenmesini klibine yansıtıyor.



            5) İlk çıktığında rekorları altüst eden The Marshall Mathers LP’nin ilk single’ı olan parça, sanatçının başarı yolunun ilk önemli basamaklarından biri. Akıl hastanesinde geçen klibin malum tükürük sahnesi ile Britney Spears ve Fred Durst sahneleri unutulmaz.



            4) The Eminem Show’un en güzellerinden olan bu parça, klibiyle akıllara tam anlamıyla  çakılmıştı: Batman Dr. Dre, Robin Eminem, çizgi roman efektleri, Sandviç yiyen Elvis, Sumocu, Eşofmanlı Moby, Dans eden Bin Ladin ve daha birçok karakter hafızamızda.



            3) Orijinal versiyonu 8 dakika kadar sürse de aslında klibiyle göz açıp kapayıncaya kadar biten bir şarkı Stan. Dido’nun Thank You’sunun nakaratı, şarkının trajik hikayesi ve bir de Eminem’in rap yaparken giderek değişen ses tonuyla birlikte akıyor parça. Hatta parça sonrasında Stan kelimesi, “Bir ünlüyü, kafayı yemiş gibi seven kişi.” anlamıyla sözlüğe bile girmişti.



2) Cleanin' Out My Closet, Eminem’in küçükken ailesiyle yaşadığı travmaları anlattığı en önemli parça. Özellikle klipteki annenin tavırları, mısır gevreği ve özür kartı gibi detaylar akıldan çıkamıyor.



1) 8 Mile filmindeki Lose Yourself ile sanatçı, o yılın en iyi film müziği Oscar’ını almıştı. Bu ödül, Oscar tarihinde ilk defa bir rap parçasına gidiyordu. Şarkıya ve klibine ise söylenecek bir şey yok: Atmosferi ve film sahneleriyle klip, şarkının o agresif rock beat’ine tam uyuyordu. Her şeyiyle modern bir klasik.



Bonus: Eminem’i “Rap Tanrısı” haline getiren kliplerin ardından bu 6 dakikalık görsel ve işitsel şölenle onun da neden kendisine Rap God sıfatını verdiğini tamamiyle anlayabiliriz. Teknik ve lirik açısından eşsiz bir kanıt bu şarkı.





(Bu Defa Vallahi Son) Bonus: Klip demişken, kapanışın rapçinin dahil olduğu Detroit topluluğu D12’in en muazzam işlerinden My Band klibiyle yapılması gerek. My Salsa!



Tove Lo- Blue Lips





Cinselliği Her Anında Kullanan Bir Albüm:

Tove Lo- Blue Lips

6/10

Kaynak: Wannart






     
      İsveç’ten son yıllarda çıkmış olan Lykke Li, Icona Pop ve Zara Larsson gibi başarılı pop müzisyenlerinin arasında yer alan Tove Lo, gerçekten kısa sürede çok yol almış bir sanatçı. Elektropop ve alternatif-pop denildiğinde akla ilk gelen modern müzisyenlerden olan şarkıcı, bunu sadece birkaç yıl içinde başardı: 2014 çıkışlı Queen of the Clouds isimli ilk albümü ile dünyaca üne ulaştı. Albümdeki Habits (Stay High) parçası, hem orijinali hem de muazzam klipli Hippie Sabotage remixiyle büyük ses getirdi. Ayrıca aynı albümden Talking Body de büyük bir hit oldu. İki yıl sonra da boş parçası olmayan Lady Wood albümüyle ve bu albümden Cool Girl single’ıyla da başarısını sürdürdü. Cinsel ögeleri açık açık albümlerinin odağına koyan şarkıcı, hem sesinin ve şarkı yazarlığının kalitesiyle hem de konserlerinde soyunması gibi “seks satar” stratejisiyle dünya çapında bir pop yıldızı haline geldi.


            2017 Kasım’ında ise üçüncü albümü Blue Lips (Lady Wood Phase II) ile ortamlara dönen şarkıcı, aynı strateji doğrultusunda yol almaya devam ediyor. Yine cinselliği her anında kullanan bir albüme imza atmış olan sanatçı, önceki iki albümünde olduğu gibi kendi alanında başarılı bir iş daha ortaya koymayı başarıyor. Bu albüm ise diğerlerinden farklı olarak daha çok trap akımı etkili bir müzik altyapısına sahip. Ayrıca kaydın isminin aynı zamanda Lady Wood Phase II olması ise şaşırtıcı değil: Lady Wood ve Blue Lips isimleri, erkeklerde olan “cinsel durum betimlemelerinin” kadınlara uyarlanmış hali gibi duruyor. Bunun yanında, şarkı sözlerinin genel teması ve hatta şarkı isimleri bile bu anlamda beklenildiği gibi.
            Disco Tits, albümün ilk single’ı olarak yayımlanmasının yanında gerçekten de Blue Lips’in en başarılı işlerinden biri olmuş. Özellikle parçanın Jimmy Fallon performansı oldukça sağlam. Şarkı sözlerinde ise şarkıcı, “I'm sweat from head to toe. I'm wet through all my clothes. I'm fully charged, nipples are hard.” ifadeleriyle basit ama net bir şekilde mesajını veriyor. Beste olarak bakıldığında ise cidden akılda kalıcı melodilere sahip bir Tove Lo hiti karşımızda. Bunun dışında, Stranger ise albümün diğer güzelliklerinden biri. Vokallerinin burada yer yer Katy Perry’i andırdığı şarkıcı, özellikle nakarat kısmında dinleyiciyi anında vurmayı başarıyor. Ayrıca parçadaki ince dokunuşlara sahip synth ve elektro gitar kullanımlarıyla enstrümantal olarak da bir derinlik sağlanmış.


            Bitches’da kendini doğrudan ifade etmeye devam eden Lo, “Bitches, i don't trust 'em. But they give me what I want for the night” gibi sözlerle açık sözlülüğünü konuşturuyor. Albümün ikinci single’ı Cycles ise sanatçı, her zamanki gibi bir ilişki döngüsünde kaldığını sözlerinde yer veriyor. Bir başka orta tempolu parça Daye Jack destekli Romantics  ise albümün en akılda kalan parçalarından biri oluyor. Şarkı sözleri ise genel düşünce olarak çoğu parça gibi Habits’i andırıyor.
            Genel anlamda bakıldığında ise maalesef hem söz hem de beste anlamında biraz kendini tekrar eden bir müzisyen görüyoruz. Albüm, sanatçının hayranları için kesinlikle tatmin edici; diğer müzikseverler için ise fena olmayan parçalara sahip bir kayıt. Sanatçı için ise pozitif bir adım, ancak fazlası değil. 

15 Aralık 2017

Game of Thrones'da Çalan 15 Büyülü Şarkı






Game of Thrones'da Çalan 15 Büyülü Şarkı

Kaynak: Wannart







       
 
  Yılın buz ve ateş dönemi geldiğinde seyircileri ekrana adeta kilitleyen büyülü dizi Game of Thrones için ne yazılıp çizilse az. Olağanüstü hikaye, oyunculuk ve yönetmen faktörleri bir araya gelince ortaya televizyonda 8 sezon sürecek bir modern mit çıktı. Ekrandaki başarısının bu sebeplerinin yanında, aynı zamanda bunlara müzik faktörünü de eklemek gerek. Tıpkı kült film ve dizilerin çok büyük bir bölümünde de olduğu gibi. Hikaye anlatıcı, filmde oluşturduğu görüntüye ve sese ek olarak onlara uygun bir müzik de eklediğinde, seyirciye yansıtmak istediği duyguyu daha kolay verebilir. Bu nedenle isim olarak büyük yönetmenlerin çoğu, eserlerinde önemli bestecilerle çalışmışlardır: John Williams, Hans Zimmer, Ennio Morricone ve Danny Elfman gibi isimler buna örnek gösterilebilir. Daha önce Iron Man ve Prison Break gibi işlerin müziklerine imza atmış “genç” Alman besteci Ramin Djawadi ise Game of Thrones’un müziklerinden sorumlu. Hatta artık sanatçı, sorumlu olma faslını geçip besteleriyle ve şarkı seçimleriyle dizinin en önemli parçalarından biri haline dönüştü. Biz de size bu aşamanın nasıl geçtiğini ufak spoiler’lar içeren bir derleme ile göstermek istedik.

15) İlk sezonda Jon, Bran’a veda ederken arka planda bu duygusal eser çalıyordu.



14) “The Lord of The Rings” müziklerini andıran bu parça, üçüncü sezonda Dany’nin Khaleesi’den sonra Mhysa oluşunda tüyleri diken diken eden sahnede yer alıyordu.



13) Parçanın ortalarından sonra “Dracarys” bölümü ile birlikte ejderhaların artık büyüdüğünü anladığımız üçüncü sezonu hatırlayabiliyoruz.



12) Dördüncü sezonun son sahnesinde Braavos’a yelken açan Arya’yı hatırladığımız bu parça da dizinin en başarılı müziklerinden biri.



11) “Son anda savaş arenasına gelen ejderha sahnesi” olarak da hafızalara kazınan bu beşinci sezon bölümünde yer alan parça gerçekten epik bir eser.



10) Altıncı sezonun son sahnesinde Daenerys’in Targaryen bayraklı gemileriyle Westeros’a yol alması anında çalan bu şarkı da dizinin unutulmaz müziklerinden biri.



9) Yedinci sezonun akıllardan çıkamayan Hold the Door sahnesinin sonundaki bu müzik ve yaylılar sayesinde üzüntümüz bir kat daha artıyor.



8) Yedinci sezonun zirvesi olan “mızrak sahnesi”nde ise Djawadi, gerilimi izleyicilerin içine işlemeyi başarıyor.



7) Ejderhanın mavi alevlerinin kanımızı dondurduğu bu sahne ağızları açık bırakıyor. Özellikle de sonlara doğru bütün ölü ordusunu gördüğümüzde yükselen müzik ise gerçekten olağanüstü.



6) Jaime’nin malum el sahnesiyle beraber bölüm bittiği anda çalmaya başlayan “The Bear and the Maiden Fair”in ünlü Amerikan rock grubu The Hold Steady yorumu gerçekten ironik.



5) Burada “The Dornishman's Wife”ı söyleyen Bronn karakterine can veren Jerome Flynn ise aynı zamanda gerçek hayatta da eski bir şarkıcı. Başarılı aktör, 90’lı yıllarda Robson & Jerome isimli bir pop ikilisinde yer almış.



4) Yedinci sezonun çok fazla ses getiren bu sahnesinde dünyanın en ünlü “ginger”ı Ed Sheeran’ı “Hands of Gold” söylerken görmek gerçekten şaşırtıcıydı.



3) Dizinin çekimleri İzlanda’da yapıldığı için çok da fazla İzlandalı ünlü isimle karşılaştık. Dizide The Mountain’ı canlandıran Hafþór Júlíus Björnsson da bunlardan biriydi. Ayrıca dünyaca ünlü post-rock dahileri Sigur Rós grubunu da malum zehirlenme sahnesinin biraz öncesinde izledik. O sahnede “The Rains of Castamere”in başını icra edebilen grup, parçanın stüdyo performansında ise tüyleri diken diken ediyor. Tek kelimeyle mükemmel.



2) Altıncı sezonun belki de en önemli anlarından biri olan Wildfire sahnesinde Ramin Djawadi, artık ustalık eserini bizlere sunuyor. 10 dakikaya yakın süresine rağmen piyanosuyla adeta akıp giden bir eser olan parça, Djawadi’nin de kesinlikle zirvelerinden biri.



1) Tabii ki 1. sırayı hak eden parça jenerik müziği oluyor: Bunun en büyük sebebi ise diziyi izleyenlerin çoğunun her bölümde bu girişi atlamaya kıyamamaları. Darbuka-sazlı yorumlarından tutun Mahmut Orhan cover’larına kadar adeta bir fenomen olan bu melodiler, Alman bestecinin de “Magnum Opus”u.



BONUS: Dünyaca ünlü İngiliz dörtlü Coldplay’in katkılarıyla “Red Nose Day” için hazırlanan göndermelerle dolu bu acayip tatlı 12 dakikalık video, dizinin karakterlerinin de gerçek hayattaki hallerini görebilmemizi sağlıyor. Valar Morghulis!


8 Aralık 2017

Kısa Film Tadında 15 Indie Rock Klibi






Kısa Film Tadında 15 Indie Rock Klibi

Kaynak: Wannart






   
   
    Zaman geçtikçe müzik kliplerinin daha da sanatsal eserler haline dönüşmesi hiç şaşırtıcı değil. Artık sanatçılar hem sinemada hem de müzikte klişelerden eski zamanlara oranla fazlasıyla arınmış bir karakterdeler. Farkındalık düzeyinin günümüz internet çağıyla beraber artmasıyla ortaya artık çok daha yaratıcı müzik klipleri çıkabiliyor. Artık şarkıcı ya da grubun sadece playback yaptığı o klasik performans videolarındansa daha fazla derin işler üretilebiliyor. Özellikle yeni müzisyenlerin önemli bir kısmı bunu tercih edip müzik videolarında “hikaye anlatma” yoluna gidiyor. Aslında performans yapılan müzik videolarının da yeri ayrıdır. Ancak artık sanatçıların canlı halini merak edenler internette herhangi bir parçanın isminin yanına “live” yazınca rahatlıkla buna ulaşabiliyor. O yüzden sizler için kısa film tadındaki müzik kliplerinden bir derleme yaptık. Son zamanlara hakim müzik anlayışlarından biri olan Indie Rock akımına yakın müzisyenlerden 15 müzik videosu, son videoya kadar spoiler’sız açıklamalarıyla karşınızda.


15) Breaking Bad isimli şaheserde Walter White Jr. karakterini oynamış RJ Mitte, Itch ve Trip Switch parçalarıyla ünlenen rock grubu Nothing But Thieves’in bu duygusal videosuna eşlik ediyor.




14) House of Cards’ın Zoe’si olarak hatırlayacağınız Kate Mara ve maalesef 2016’da kaybettiğimiz Star Trek aktörü Anton Yelchin, ufak bir bilimkurgu filminde bir araya geliyor.




13) Son dönemlerde İngiltere’den çıkan en önemli aktörlerden olan Idris Elba ise folk dörtlüsü Mumford & Sons’ın klibinde yine hiçbir repliği olmadan çok şey anlatmayı başarıyor.




12) “How to Be a Human Being” albümüyle çok ses getiren İngiliz grup Glass Animals’ın bu videosu, aynı zamanda bu albümdeki güzelliklerden “Youth” parçasının klibiyle de bağlantılı.




11) Wolf Alice’in ikinci albümünün en iyi işlerinden biri olarak kabul edilen şarkının klibi, ilişkiler üzerine gerçekten uzun uzun düşündürüyor.




10) Milenyum gençlerinin önemli bir kısmının hastası olduğu The 1975 grubu ise modern bir Bonnie and Clyde hikayesiyle karşımıza çıkıyor.




9) Angus ve Julia Stone kardeşler, en az parça kadar etkileyici bu müzik videosunda hayal ve hayat arasındaki çizgiyi bize gösteriyor.




8) Game of Thrones’un pek sevilen karakteri (!) Cersei Lannister’a can veren Lena Headey, yine burada da ilginç bir romantik ilişki içinde.




7) Bu sefer de Westeros’un kuzeyinin haşin kızı Arya Stark’ı canlandıran Maisie Williams’ın başrolde yer aldığı bu klip, Seafret grubunun gerçekten tanınmasını sağlayan önemli etkenlerden biri.




6) Guardians of the Galaxy vol. 2’nin akılda fazlasıyla kalan yeni karakteri Mantis’i canlandıran güzel oyuncu Pom Klementieff, The Kooks ile beraber Tarantino’culuk peşinde.




5) “Ho Hey” parçası ile dünya çapında tanınan The Lumineers grubu, klibi izleyenlere samimi bir ilişki hikayesi sunuyor.




4) Arcade Fire’ın olağanüstü albümü “The Suburbs” ile aynı adı taşıyan parçanın klibi, aynı zamanda “Scenes from the Suburbs” isimli yarım saatlik bir kısa film ile de bağlantılı.




3) Her müzik klibi birbirinden ayrı güzel olan alt-J grubu, bu videoda da bizi çok uzak ülkelere ve hikayelere götürüyor.




2) “Lonerism” ve “Currents” gibi iki ayrı muazzam albüm yapmış Kevin Parker, saykodelik müziğini video ekranına da taşıyıp Ekşi’deki fenomen başlık “Hatunların efendi adam yerine piç tercihi”ne selam çakıyor.




1) Alex Turner ve Miles Kane ikilisi, her ne kadar şarkılarıyla müzikseverleri çok etkilese de aslında çoğu izleyenin fark etmediği üzere bunu videolarıyla da yapıyorlar. Fark etmemelerin sebebi de bütün videolarının birbirleriyle bağlantılı olması. Daha da merak edenler için spoiler’lı açıklaması ise kronojik olarak şu: Alex ve Miles, Bad Habits'te gelinin bekarlığa veda partisinde onunla birlikte oluyor. Daha sonra Aviation'da damat bu ikiliyi öldürmek istiyor ve gelin kaçıyor. Ardından Everything You've Come to Expect'te ise gelin, ikiliden biriyle beraber olmak istiyor ama onlar “yok sağol kalsın” diyerek kızı reddediyor, bu yüzden de kız onları ölüme terk ediyor. Son olarak Miracle Aligner'da ise sonunda ikili sahilden kaçabiliyor; suratlarındaki yanıklar da bu yüzden var. İyi seyirler!






      




Oasis Birleşmesin Dedirten Muazzam Albüm:

Noel Gallagher's HFB - Who Built the Moon?

8,5/10







   
  Oasis ile özellikle 90’lı yıllarda müzik piyasasına resmen hükmettikten sonra 2009 yılında grubu dağıtmasının ardından yoluna tek başına devam eden bir müzik dahisi Noel Gallagher. Sanatçı, Oasis’in bütün parçalarının neredeyse yüzde 99’unu tek başına yazıyordu. Hatta bu nedenle de kendisine “şef” lakabı verilmişti. Gruptan sonra da hikayelerini “yine” başka bir grup adı altında anlatmaya devam etti: 2011’de Noel Gallagher's High Flying Birds isimli ilk albüm, beklentileri oldukça karşılayabilen bir kayıttı. The Death of You and Me, If I Had a Gun... ve Everybody's on the Run gibi hitlerine sahip olan albüm, ilk Beady Eye kaydıyla birlikte Oasis özlemine ilaç gibi gelmişti. Tam 4 yılın ardından Gallagher, ikinci kayıt Chasing Yesterday ile yine bildiği sularda yüzmeye devam etti: Ballad of the Mighty I, In the Heat of the Moment ve The Dying of the Light gibi parçalarla kendisine yakışan bir albüm daha yapmış oldu.


            2017’de ise yılın en başarılı işlerinden biri olan küçük kardeş Liam Gallagher’ın As You Were albümünün ardından standartların yükselmesiyle Noel’in işi zorlaşmıştı. Ancak tıpkı 2011’de Beady Eye’a karşı yaptığı gibi şef, bu yıl da kardeşine en güzel cevabı bir albümle veriyor: Who Built the Moon? isimli üçüncü stüdyo albümü ile sanatçı, müziğindeki sınırları bu sefer oldukça genişletmiş. Bu parçaların tarzına da kendi söylemiyle “cosmic pop” ismini veriyor. İlk albümlerde ise tarz olarak genellikle alternatif rock sınırları hakimdi. İkinci kayıttaki The Right Stuff başta olmak üzere birkaç parçada kullanılan psychedelic rock ögeleri, bu üçüncü albümle birlikte artık iyice müziğin odağına oturtuluyor. Tabii ki bunu yaparken de Gallagher, Oasis’in ilk üç albüm sonrası çoğu başarısız olan psychedelic kafalarından ders almışa benziyor.



            Albüm kapağında eşi Sara MacDonald’ın bulunduğu bir fotoğrafı kullanmış müzisyen, parçalarında da aralarındaki aşkı şarkı sözleriyle birçok kez açıkça ifade ediyor. Bunun yansıması olarak da sanatçının bu kayda özenle yaklaştığı söylenebilir. Neredeyse her şarkıya ayrı ayrı aşırı özen gösterilmiş. Böylece birçok ufak ve tatlı ayrıntı ortaya çıkmış: Örneğin, She Taught Me How to Fly’ın Jools Holland performansında makas çalan bir müzisyen var. Evet, bildiğiniz makas. Parça ise adından ve sözlerinden de anlaşılabileceği gibi daha önce değindiğimiz aşk dolu işlerden biri. Albümün en güzellerinden olan şarkı, tarz olarak tam Blondie ve New Order gruplarının karışımını yansıtıyor. Bu farklılıkta High Flying Birds’e 2017’de katılan emektar Oasis gitaristi Gem Archer’ın gitarlarının da payı var. Bunun yanında nakarat öncesindeki davullar da parçanın önemli bağlayıcılarından olmuş. Ayrıca bizim için ilginç olan bir ayrıntı da şu: Emre Ramazanoğlu isimli müzisyen / prodükör, bu parça dahil 4 parçada davul çalmış ve bazı parçalarda programlama yapmış. Önemli bir CV’ye de sahip olan sanatçının başarılarının sürmesini diliyoruz.



            Albüm açılışını yapan Fort Knox, ismini ABD’nin altın rezervlerini topladığı üsten alıyor. Şarkı da gerçekten altın değerinde: Gallagher’ın şimdiye kadarki en psychedelic işlerinden olan parça, usul usul ilerliyor ve dinleyiciyi “You gotta get yourself together” bölümünde kafasından vuruyor. Ardından gelen Holy Mountain, albümün de aynı zamanda ilk single’ı. Gerçekten de tam bu doğrultuda bir şarkı; çünkü flütleriyle ve nakaratıyla ilk dinleyişte akılda kalan tempolu bir eser. Noel’in kankası olan efsane İngiliz müzisyen Paul Weller da şarkıda org çalmış. Ayrıca parça ilk yayımlandığında, “She fell, she fell, right under my spell” ile başlayan nakaratıyla da internette olay olmuş; parçanın bu kısmı unutulmaz Ricky Martin hiti She Bangs’e benzetilip dalgaya alınmıştı.
            It’s A Beautiful World, Noel’in verdiği bir röportajda ifade ettiği üzere albümündeki en sevdiği şarkı. Birçok müziksever de bu görüşe rahatlıkla katılabilir. Ayrıca sanatçının yine kendi ifadesiyle parça, dış görünüşünün aksine optimist bir iş değil; şarkı sözlerinde sarkastik bir üslup kullandığını söylüyor. Sözlerin dışında beste açısından ise şarkı orijinal enstrümantal altyapılar içeriyor: Nakarata gelindiğinde sanki Peter Pan’in Tinker Bell’deki peri tozundan çocuklara dökmesi sesi duyuluyor. Sonrasını ise biliyorsunuz, hep beraber uçuyorlar. Bu anlamda şarkı da tekrar tekrar sıkılmadan dinlenebilecek bir iş olmuş. Bunun yanında da sonlara doğru ise bahsettiğimiz “makasçı” kadının bu sefer de sesini duyuyoruz: Charlotte Courbe isimli bu Fransız kadın, “C’est juste la fin du monde” ile sonlandırdığı bölümünde özetle, dünyanın sonunun geldiğinin mesajını insanlara iletiyor.



            Be Careful What You Wish For, Beatles-vari ritmiyle dinleyeni doğrudan yakalayan bir şarkı. Sanatçı, kendi ifadesiyle buradaki sözlerde başta kendi çocukları olmak üzere bütün diğer çocuklara ün, şöhret ve uyuşturucu gibi konular için dikkatli olmalarını söylüyor. Bunun yanında kadın vokaller de cidden çok başarılı. Albümdeki iki enstrümantal parça olan Wednesday Part 1 ve Part 2 ise gitar melodisiyle gerçekten beyin rahatlatan acayip özenli bir iş olmuş. Albüme böylece daha da bir derinlik katılmış. Ayrıca albüme kısmen adını veren The Man Who Built The Moon ise özellikle klavyeleriyle ilk kayıttaki Everybody’s On the Run’ı uzaktan anımsatan bir karaktere sahip başarılı bir şarkı.



            Belki de kaydın unutulmazlarından biri haline gelecek olan, canlı canlı dinlediğimiz ek parça Dead in the Water ise gerçekten acayip değerli bir iş olmuş. Daha henüz Noel parçanın başında sözlere girdiği an bunu anlayabiliyorsunuz; bu bir hit. Bununla birlikte hikayesi de ilginç: Sanatçı, bu albümden birkaç yıl önce Dublin’de bir radyo yayınına katılır. Yayın ertesinde stüdyodakiler müzisyenden bir parça daha çalmasını rica eder. Noel de henüz birkaç gün önce yazdığı bu parçayı orada öyle “kendi kendine” çalar. Daha sonra üçüncü albümü hazırlığında kayda hangi bonus şarkıyı ekleyeceğine karar veremeyen Gallagher’a bu şarkı önerilir. O da parçayı çaldığı an stüdyonun bunu kaydettiğini bilmediğini söyler; ancak durum öyle değildir. Dublin’dekilerden parçanın kaydına ulaşılır ve sanatçı, performansını ağzı açık bir şekilde dinler. Resmen kendi kendine çalıp söylediği bu özel şarkıyı kesinlikle doğrudan albüme koyacağını söyler. İşte albüm genelinde ise bu tarz küçük ve anlamlı ayrıntılarla bezenmiş bir eserler bütünü var karşımızda. Özetle gerçekten Oasis tekrar birleşmesin dedirten muazzam bir kayıt bu. Neredeyse her şarkısının yeri ayrı olan ve samimiyet kokan bir albüm. Bu yüzden kesinlikle baştan sona bir bütün halinde dinleyin, dinlerken de en yükseklerde uçun!