film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2019





Nazi Almanyası'na Kurşun Yağdıran Bir Tarantino Hikayesi

Inglourious Basterds (2009)


Kaynak: Wannart




Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt): "Ben olsam bu kahrolası üniformanı o iğrenç hayatının sonuna kadar giymeni sağlardım; ama bunun pratik olmadığının farkındayım, yani sonuçta bir şekilde bunları çıkarmak zorunda kalacaksın. İşte bu yüzden, sana üzerinden hiç çıkaramayacağın bir şey vereceğim!"

[Diyerek elindeki bıçak ile karşısındakinin alnına Gamalı Haç’ı kazır.]


Kendine özgü bir tarz yaratabilmesinin sayesinde modern sinemanın en değerli figürlerinden biri haline gelen Amerikalı yönetmen Quentin Tarantino, kariyeri boyunca giderek bu özgünlüğünü derinleştirdi. Daha önce incelediğimiz üzere yönetmen, neredeyse her eserinde belli kalıpları kullanıp bunlar üzerinden kendi “kanlı” sinema dilini yaratarak hikayelerini izleyicilere bu dilde aktarıyor.

3 Eylül 2018





Sosyalizm ve Kapitalizm Arasında Kalan Sıra Dışı Bir Ailenin Filmi

Good Bye Lenin! (2003)







       
     Batı’da uzun yıllar Schandmauer (Utanç Duvarı) olarak adlandırılan Berlin Duvarı, Almanya’nın kalbini 1961 yılından 1989’a kadar ortadan ikiye ayıran bir ideoloji kalkanıydı. Bu ayrım, siyasi odaklı olmasının yanında, aynı zamanda duvarın iki tarafındaki insanların da hayatı yaşayış şekillerine doğrudan etki eden bir sınırdı. Duvarın yıkılmasının ardından ise bu sürecin yansımaları, özellikle sosyokültürel anlamda çok etkiliydi. Alman toplumunun sanatçıları, neredeyse 30 yıl süren bu tecrübeyi sanat eserlerine dönüştürmeye başladı. Bunların etkileyici örneklerinden biri de Good Bye Lenin! Almanya’nın -tahmin edebileceğimiz üzere- batısında doğan yönetmen Wolfgang Becker ve senarist Bernd Lichtenberg’in ortak çalışması olan 2003 yapımı film, bizleri gerçekten de o günlere götürmeyi başarıyor.


Özetle film, sosyalist Doğu Almanya’nın ödüllü eğitimcilerinden olan aşırı idealist bir annenin komaya girmesinden 8 ay sonra, gözlerini değişen rejimin içinde açmasını ele alıyor. Filmin odak noktası olan anneyi canlandıran alman aktris Katrin Saß, karakterinin yaşadığı psikolojik değişimi gerçekten de acayip bir oyunculuk sergileyerek yansıtmayı başarıyor. Oğlu Alex’e hayat veren ünlü oyuncu Daniel Brühl ise bu başrolü öyle bir oynuyor ki bu rolün ardından bir süre sonra Hollywood’a yelken açıyor (Bkz. Inglourious Basterds, Rush, Captain America: Civil War). Gerek oyunculukları gerek de hızlı kamera teknikleri ve yönetmenliğiyle, dönem eserleri sevenlerin mutlaka izlemesi gereken bir Avrupa filmi bu.


            Trajikomik anlatımı ve akıcı olay örgüsüyle filmin senaryosuna hayran kalmamak elde değil. Eser, izleyicilere hem sosyalizm ve kapitalizm arasındaki renk farkını yansıtırken hem de dağılmış ailesini elinden geldiğince toparlamaya çalışan genç bir adamın hikayesini anlatıyor. Bu anlamda film, tek bir konsepte bağlı kalarak bunun yanında irili ufaklı birçok hikayeyi de bizlere sunarak akıcı bir niteliğe bürünüyor. Bütün bunlar yaşanırken arka fonda da sürekli olarak büyülü parmaklara sahip Fransız müzisyen Yann Tiersen’in piyano ağırlıklı melodilerini duyuyoruz. Özellikle, modern bir kült haline gelen Le fabuleux destin d'Amélie Poulain (2001) filminin hayran bırakan müzikleriyle tanıdığımız Tiersen, burada da aynı etkileyiciliği sürdürüyor. O film ile çok sevdiğimiz Comptine d'un autre été: L'après-midi, yine burada da karşımıza çıkıyor. Ayrıca bir de Summer 78 başta olmak üzere, Father and Mother ve Childhood (2) gibi muazzam işler de akıllara adeta kazınıyor.


(Spoiler)

Hikaye işlenirken karakterlerin tavırlarının kökenleri ise gerçekten de çok komple bir şekilde dolduruluyor. Örneğin, filmin başını ele alalım: Baş karakterimiz Alex’in çocukluğuna tanık olduğumuz bu kısa süreç bizlere aslında onun karakteri açısından çok detay veriyor. İzlediği çizgi filme ve televizyonda gördüğü uzaya çıkan ilk Alman kozmonota özenen Alex, hayal gücü yüksek kişiliğini buna borçlu. (Ayrıca, film ilerlediğinde yeni rejimde bu kozmonotu bir taksi şoförü olarak izliyoruz). Alex, annesinin küllerini ise yine küçükken özendiği roket görünümlü havai fişek sayesinde dağıtıyor. Bu detayların yanında, Alex’in idealist annesine hiç benzememesi de yine çocukluğuna bağlanıyor: Kapitalist babasının annesini bırakması ve annesinin de psikolojisinin bozulmasından sonra rehabilitasyon ertesinde kendini -buna inat- tamamen sosyalizme vermesi, Alex’in daha özgürlükçü ve annesinden uzak bir kafada yetişmesini sağlıyor. Filmin sonunda ise annesinin büyük pişmanlığına tanık oluyoruz: Gerçek hislerinden vazgeçip hayatını sadece bir ideolojiye adadığı için pişman.


Annenin doktorunun da uyarısıyla onu hiç üzmemeleri gerektiğini anlayan Alex ve kız kardeşi ise komadan sonra annelerine -binbir türlü oyun sayesinde- hala eski Doğu Almanya’da yaşadıklarını inandırmaya çalışıyorlar. Filmin kara-komedi ögeleri ise haliyle hep bu çerçevede işlenmiş. Özellikle, kapitalizmin popüler kültür ögeleri acayip bir şekilde denk getiriliyor: Annenin doğum günündeki Coca-Cola reklamı sahnesi, kızının Burger King’de çalışması, annenin ilk defa ayağa kalkıp yürüdüğü sahnedeki IKEA reklamı ve Batı Almanya Futbol Takımı’nın 1990 Dünya Kupası şampiyonu olması gibi birçok gönderme var.


Filmi tek bir an ile özetleyecek olursak, o da yıkık Lenin heykelinin helikopter ile taşınma sahnesi olur şüphesiz. Tek kelimeyle olağanüstü bir görsellik barındırıyor. Genel olarak ise Good bye Lenin!, daha önce ifade ettiğimiz gibi, dönem filmi severlerin kaçırmaması gereken bir iş. Hatta içinde bulunduğu birçok ayrıntı ve tatlı senaryosuyla da tekrar tekrar izlenebilecek kalitede bir film. Sosyalizm ve kapitalizm arasında kalan sıra dışı bir aile var karşımızda. İzleyin!

Kaynak: 1.






Anıların Derinliklerinde Yüzen Bir Film

Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Kaynak: Wannart







       
     Kariyerine Daft Punk, Björk, The Chemical Brothers ve The White Stripes gibi birçok önemli ismin müzik kliplerini yöneterek başlayan Fransız yönetmen Michel Gondry, beyaz perdede de kendini kanıtlamayı başardı. Onun ardından ise başka bir müzik videosu yönetmeni olan Marc Webb, şurada incelediğimiz bu başarıyı gerçekleştirecekti. Gondry, yanına yazar Charlie Kaufman’ı da alarak 2005 yılının En İyi Orijinal Senaryo Oscar Ödülü'nü evine götürdü: Eternal Sunshine of the Spotless Mind ismindeki bu eser, senaryosuyla olduğu kadar duygulu oyunculuklarıyla da döktüren modern bir külte dönüştü. Efsaneleştiği komedi filmlerindeki mimiklerinden arınmış daha doğal bir oyunculukla Jim Carrey ile Titanic’in biricik Rose’u Kate Winslet’in başını çektiği oyuncu kadrosu; Frodo’muz Elijah Wood, Mary Jane’imiz Kirsten Dunst ve ilerleyen zamanda Hulk’ımız olacak Mark Ruffalo gibi yıldızlarla da dopdoluydu.


            (Spoiler) Özetle, hafif bilimkurgu soslu bu romantik dramdaki Joel ve Clementine çifti, yıpranan ilişkileri sonrasında yeni bir teknoloji sayesinde birbirlerini hafızalarından sildiriyorlar. Ancak bu eser, öyle sıradan bir aşk filmi değil. Bu olay örgüsünün zaman sıçramaları ile özgün bir yöntemle işlenişi ve çevresindeki irili ufaklı detaylarıyla Gondry ve Kaufman, defalarca izlenebilecek bir başyapıta imza atıyor. İnce ince elenmiş ayrıntılardan belki de izleyicinin en fazla dikkatini çekeni olan Clementine’ın rengarenk saçları, tahmin edildiği üzere filmdeki zaman sıçramalarını net bir şekilde vurgulamak için kullanılıyor: İlk buluşmalarında yeşil, hayali sahnelerde kırmızı, ilişki süresince turuncu ve yeniden tanışmalarında ise mavi renk Kate Winslet’e eşlik ediyor.


            Senaryodaki ayrıntılardan bahsetmişken Joel’un arabasının kapısındaki çiziğin aslında Clementine tarafından yapılması, Joel’un aslında hafızasını (hem kumsaldaki evden gittiğinde hem de ilişkileri bittikten sonra) 2 defa sildirmesi ve sürekli déjà vu yaşaması gibi hususlardan da söz etmek gerek. Bunlarla beraber, esas çiftimizin yanında bir de ustaca işlenmiş bir doktor-sekreter-yardımcı aşk üçgeni izliyoruz. Böylelikle, senaryoya ayrı bir derinlik katılıyor. Ayrıca, bu hafıza sildirme teknolojisinin de ne kadar tartışmalı olduğu da hem başrollerimizle hem de bu üçlüyle ifade edilerek sonucun tam bir hayal kırıklığı olduğu mesajı veriliyor. Bunların dışında ise yönetmen, film çekimleri sırasında çok fazla doğaçlamaya ve doğallığa yer vermeye çalışmış. Örneğin, esas çiftimizin sirk sahnesi ve Ruffalo ile Dunst’ın yatağın üstündeki dansları doğaçlamaymış. Ayrıca, tren garındaki sahnelerin hepsi de gerçek tren seferlerinde çekilmiş.


            Eternal Sunshine, anıların derinliklerinde zamana karşı yüzerken bunu birbirlerinden fazlasıyla zıt iki başkarakterin duygularıyla ifade ediyor. Jeneriğin tam 18 dakika sonra girdiği film, aynı zamanda kapanışını da bu sahneye bağladığı için aradaki zaman sıçramalarının bu iki karakterle yansıtılması, filmi zenginleştiriyor. Biri boş zamanlarında çizimle uğraşan ve sürekli iş / ev rotasında gidip gelen sakin bir yapıya sahip bir adam iken diğeri ise hayatı dürtülerine göre yaşayan (ya da kendi deyimiyle impulsive olan), fazlasıyla konuşkan ve saçlarının renklerini sürekli değiştirecek kadar dışa dönük bir kadın. Ayrıca malum donmuş göl sahnesinde ve kumsaldaki eve gizlice girdikleri sahnede Joel’un ilk başlardaki o tedirginliği ve Clementine’ın o rahatlığı, bütün karakterlerini özetliyor. Bu arada Clementine, şurada değindiğimiz gibi Winslet’in canlandırırken en çok zevk aldığı karaktermiş.


            Değinmeden geçmememiz gereken bir başka konu ise müzik: Beck’in The Korgis cover’ı Everybody's Got to Learn Sometime, bu filmi izlediğinizde ister istemez kalbinize dokunmayı başarıyor. Şarkı, hem kırılgan sözleri hem de filmin en can alıcı yerlerinde çalmasıyla şu yazımızda da belirttiğimiz üzere eser ile bütünleşiyor. Bunun dışında, filmin ismi ise ayrı bir hikaye: Kirsten Dunst’ın bize filmde söz ettiği gibi adını Alexander Pope’un Eloisa to Abelard şiirindeki şu dizelerden alıyor: “How happy is the blameless vestal’s lot! The world forgetting, by the world forgot. Eternal sunshine of the spotless mind! Each pray’r accepted, and each wish resign’d”. Buna karşın, ülkemizde ise resmen üzerinde hiç uğraşılmadan Sil Baştan olarak çevrilmesi gerçekten şaka gibi bir durum.


Filmin 89’luk Metascore puanı ile eleştirmenlerce aldığı birçok pozitif yorumun yanında, modern sinema izleyicisi tarafından da çok benimsenmesiyle birlikte bir kült haline geldiği kesin. Her klasik filmde olduğu gibi burada da birçok replik, akıllara çiviyle çakılmayı başarıyor: Nietzsche’nin filmde kullanılan "Unutkanlar şanslıdır, çünkü hatalarının dertlerini çekmezler." sözü, başı çekenlerden biri. Joel’un trendeki “Neden bana birazcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum?” ve yataktaki “Sürekli konuşmak, iletişim kurmak değildir.” replikleri ise gerçekten akılda fazlasıyla kalmayı başarıyor. Ayrıca filmin sonunda, gelecekte yaşayacakları görüş ayrılıklarını bile bile anlaşarak karşılıklı “Tamam.” demeleri ise filmin vermek istediği esas mesajı özetleyen bir replik. Esas anlatılmak istenen de işte bu: Hata yapmaktan korkmamak ve anılarımızdaki hataları ise benimseyerek yaşamak. Bu yüzden filmi tekrar izleyin ve bunun farkında olmayı unutmayın!

Kaynak: 1, 2.