28 Ekim 2018






Che Guevara, Devrimci Kimliğinin Yanında Nasıl Bir Sanat İkonuna Dönüştü?






"¡Hasta la victoria, siempre!"

      
      Dünya tarihinin gördüğü en büyük devrimcilerden olan Che Guevara’nın Küba’daki Santa Clara şehrindeki anıtında yazan bu söz, “Zafere kadar, daima!” anlamı taşıyor. 1928’de Arjantin’de doğmuş bu gerilla lideri doktorun birçok önemli aforizmasından biri olmasıyla da sonsuza kadar yaşayacak bir kelimeler bütünü.
Guevara, tıp eğitimi alırken motosikletiyle baştan aşağıya dolaştığı Latin Amerika’daki insanların yaşam koşullarının yetersizliğinden etkilenip kendisini Marksist-Leninist bir komünist ideolojiye adamaya karara verir (Bkz. O yılları odağına alan film: Diarios de motocicleta). Bu doğrultuda, daha sonra Küba’da devrim yapacak olan Fidel Castro’nun 26 Temmuz Harekatı’na katılır ve böylelikle zamanla da ölümsüzleşecek bir tarihi figüre dönüşür.


1967’de henüz 39 yaşındayken Bolivya’da infaz edilmeden önce, ilk başta Küba halkınınki olmak üzere bütün dünyadaki bu ideolojiye olan bakış açısını adeta değiştiren Guevara, tarihin gördüğü en büyük ikonlardan biri. Hakkında yapılmış animasyon bir TED videosunda da devrimin iki farklı penceresinden bakıldığı üzere oldukça tartışmalı yaptırımlara da sahip olmuş bu lider; özetle Küba halkına huzur, refah ve eğitim getiren isimlerden biri oldu.

Sonucunda ise History Channel’ın kendisi hakkında yaptığı “Kurumlaşma karşıtlığı ve değişimin sembolü oldu” benzetmesi, gerçekten de Guevara’nın başarısının aslında ne denli global bir boyutta olduğunu en basit şekilde ifade ediyor. Ölümünden sonra, bu sembolizmin sanat alanında da kendini göstermesiyle birlikte, Guevara artık en üst düzeyde komünizmin, direnişin ve değişimin -belki de- yegane simgesi haline geldi.


Kübalı fotoğrafçı Alberto Korda, La Coubre patlaması anısına yapılan cenaze töreninde, objektiflerine Che’yi almasıyla birlikte, aslında sadece basit bir fotoğraf karesinden çok daha ötesinde bir sembole hayat verdiğinin farkında değildi. Kodak Plus-X filmiyle deklanşöre basan Korda’nın bu filminde Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi önemli kişiliklerin de kareleri vardı. Böylece, Küba gazeteleri için o zamanlar -haliyle- daha büyük bir önem arz eden bu iki ismin fotoğrafları yayımlandı.

Che’nin Bolivya Günlüğü’nün yayın haklarını alan İtalyan Giangiacomo Feltrinelli, söz konusu fotoğrafı poster halinde basarak ona bir nevi ilk “patlamasını” yaşattı: Devrimci liderin, fikirleri kadar dış görünüşünün de etkileyici bir kararlılıkta olmasıyla birlikte görsel anlamda da büyük çapta bir etki yaratan Guerrillero Heroico (kahraman savaşçı) isimli poz, dünyaca tanınır hale geldi.


Ardından, pozun tam anlamıyla ikonlaşması ise İrlandalı sanatçı Jim Fitzpatrick’in bu poza renk katıp onu modernleştirmesiyle oldu. Aynı zamanda Sinéad O'Connor ve Thin Lizzy gibi birçok ünlü İrlandalı müzisyenin albüm kapaklarını da dizayn eden Fitzpatrick, Alberto Korda’nın fotoğrafına kendi dokunuşunu katarak ortaya oldukça estetik bir eser çıkardı. Daha sonra ise bu sanat eserinin telif hakkını ilk başta bedava yaptı: Bunu yapmasının amacı ise görselin sadece devrim mesajları amacıyla kullanılacağını düşünmesiydi. Ancak, daha sonra görselin ifade ettikleri giderek daha büyük anlam kazanınca, bu eseri neredeyse her yerde görmeye başladık: Çoğunlukla tişörtlerde olmak üzere, kahve fincanları, şemsiyeler, kartpostallar, hatta bikiniler üstünde, üstelik Smirnoff’un öncülüğüyle alkol şişelerinde ve hatta sigara paketlerinde bile bu eser kullanıldı.


Che, artık devrimci kimliğinin yanında bir sanat ikonuydu. Bununla birlikte Fitzpatrick, Al Jazeera röportajında değindiği üzere, aslında görselin kullanımından rahatsız değil; yalnızca bu eserin alkol ile sigara gibi ürünlerle aşırı ticarileşmesi ve haklı olarak da "komünist bir liderin adeta kapitalist bir düzene araç edilmemesi" gerektiğini ifade ediyor. Hatta, Michael J. Casey isimli yazar da sırf bu konu üzerine Che's Afterlife: The Legacy of an Image isimli eserini kaleme almıştı.


Bunların dışında, bu ikonik liderin görselinin etkilerine bir de Küba’nın başkenti Havana’daki Plaza de la Revolución’da rastlıyoruz: Turistlerin en fazla uğradığı noktalardan biri olan bu yer, Che Guevara’nın çelikten yapılmış etkileyici bir duvar anıtına sahip.



Guevara’nın sanata olan etkisi hakkında konuşuyorsak, ikonik fotoğrafının ve görsellerinin yanında ayrıca müzikten de mutlaka bahsetmemiz gerekir:

“Aquí se queda la clara, la entrañable transparencia, de tu querida presencia, Comandante Che Guevara.” nakaratına sahip olan ve İngilizceye “Here lies the clear, dear transparency, of your beloved presence, Commander Che Guevara” olarak çevirilen Hasta Siempre, Comandante isimli efsane parça, Küba denildiğinde akıllara gelen ilk şarkılardan biri.


Orijinali Kübalı müzisyen Carlos Puebla’ya ait olan eser, Che’nin Küba Devrimi’ni başarıyla gerçekleştirdikten sonra Kongo ve Bolivya’ya gitmesinden önceki veda mektubuna bir cevap olarak yazılmış. Bunun yanında şarkı, 200’ün üzerinde versiyona sahip olacak kadar benimsenip cover’lanmış bir klasik. Nathalie Cardone, Los Calchakis ve (resmi olmasa da) Buena Vista Social Club versiyonu da parçayı adeta klasikleştiren yorumlar.

Böylelikle, Che Guevara’nın hem Küba’ya hem de dünyaya sanat anlamındaki etkisini de kısmen incelediğimizde görebiliriz ki kendisi bir liderden bile çok daha fazlası; çünkü o, tam anlamıyla bir ikon!

           
Kaynak: 1, 2, 3.






James Dean'in Ölümünden Sonra Oscar Adaylığı Kazandığı Kült Film

East of Eden (1955)






  
      “Man has a choice and it's a choice that makes him a man.”


1955 yılında henüz 24 yaşındayken araba kazası sonucu aramızdan ayrılan ikonik aktör James Dean, kısa ama etkileyici sinema kariyerinde sadece 3 filmin başrolünde yer alabildi. Kendisinden söz edildiğinde ise şüphesiz bu filmlerden öncelikle Rebel Without a Cause (1955) akıllara geliyor. Ülkemizde Asi Gençlik ismiyle bilinen bu muazzam eser, hem Dean’in karizmatik “Bad Boy” imajı hem de oyunculuk yeteneği sayesinde ölümsüz bir yapıma dönüştü. Bu filmin yanında ise aktör, East of Eden (1955) ve Giant (1956) eserleriyle de aramızdan ayrılışının hemen öncesinde de benzer tarzda akılda kalıcı başrol performansları sergiledi. Hatta sanatçı, bu iki yapım ile birlikte ölümünden sonra Oscar’lara aday gösterildi. East of Eden ise bu açıdan daha da özel bir konumda; çünkü film, bu ödüllerin tarihinde bir aktöre ilk defa posthumous (ölümden sonra) bir adaylık verilmesini sağlayan eserdi.


            Gelmiş geçmiş en değerli Amerikalı yazarlardan olan John Steinbeck, 1952 yılında East of Eden (Cennetin Doğusu) isimli kitabını yayımladı. Roman, özellikle derin geçmişe sahip karakterleri ve iç içe geçmiş olay örgüsü ile oldukça başarılı bir eserdi. Bunun yanında, isminden ve karakterlerinden de anlaşılabileceği üzere Tevrat’taki Tekvin (The Book of Genesis) bölümüne de birçok gönderme yaparak “çok katmanlılığını” pekiştiriyordu. Kitabın 3 yıl sonra sinemaya uyarlanması da Steinbeck’in tam istediği gibi oldu; çünkü Dean’i ilk defa gördükten sonra kitabındaki Cal karakteri için mükemmel bir seçim yaptıklarına şu sözlerle kanaat getirdi: "Jesus Christ, he is Cal!"


            Özetle hikaye, dini ve prensiplerini hayatının merkezine koyan babasıyla iletişim kurmaya çalışan genç bir adamın bu meyanda annesi hakkındaki gerçeği öğrenmesini ele alıyor. Bununla birlikte de karakterimizin erkek kardeşi ve onun sevgilisi ile olan ilişkisi işleniyor. Böylelikle, hem bir aile draması hem de bir romantik dramanın harmanına tanık oluyoruz. Teknik açıdan ise film, döneminin en büyük yönetmenlerinden Elia Kazan’ın ellerinde olduğu için farkını hemen belli ediyor. Özellikle, kamera açılarının çeşit fazlalığı ve sahne arası geçişleri çok başarılı. Bu arada hemen belirtelim: Kendisi 1909 yılında Osmanlı dönemi İstanbul’unda Kazancıoğlu soyadıyla doğup daha sonra -maalesef- ABD’ye göç etmiş bir isim. Aynı zamanda şimdilerde The Big Sick ve Ruby Sparks gibi yapımlarla ünlenen aktris Zoe Kazan da onun torunu.


            (Spoiler)

            Filmin detaylarına inecek olursak, senaryo haliyle Steinbeck’in kaleminden çıkan romandan uyarlandığı için aynı zamanda söz konusu kitaptaki dini göndermelere de yer veriyor: Filmi izledikten sonra ise bu tarz gizli mesajlar taşıdığını öğrenmek gerçekten paha biçilemez! Adeta bir yapboz gibi bütün parçaları aklınıza oturtabiliyorsunuz: Esasen, yapılan göndermeler de daha önce ifade ettiğimiz üzere Tevrat’ta ve neredeyse bütün dinlerde bahsedilmiş olan Habil ve Kabil hikayesinden alınıyor. İngilizcesi Cain and Abel olan bu bölüm, inanışa göre ilk insanlar olan Adem (Adam) ve Havva (Eve)’nın oğullarını ele alıyor. Kabil’in Habil’i kıskanıp öldürmesiyle sonuçlanan bu olay, East of Eden’da da üstü kapalı olarak işleniyor. Hatta, malum Ekşi Sözlük başlığı da burada bir kez daha haklı çıkıyor.


            Filmde hem hikayenin işlenişi hem de karakterlerin isimlerinin fonetik yapısı bunu belirgin bir şekilde kanıtlıyor: James Dean’in hayat verdiği Cal karakteri, Cain’e; kardeşi Aron ise Abel’a benzetiliyor. Aynı zamanda iki kardeşin babalarının isminin Adam olması da tabii ki tesadüf değil. Üstelik, filmde “tanrısal” bir güce sahip şerif karakterinin de bir nevi tanrıyı betimlemesi bunun başka bir örneği. Bununla birlikte, filmin isminden tutun karakterlerin İncil diyaloglarına kadar birçok yerde dini göndermelere rastlamamız mümkün. Filmin odağına alınan konu ise gerçek iyinin ve gerçek kötünün neler olduğu ve bunların seçimlerle olan değişkenliği hususu.


  
          Genel olarak değerlendirmek gerekirse, oldukça ağır bir tempoda başlayan ve izleyiciyi hikayeye çekmekte zorlanan film, gittikçe ritmini bulup yarattığı gizeme de birçok anlam yükleyince değeri kat kat artıyor. Filmin başındaki durgunluğun yanında, filmin tek handikapı olarak, klasik müziğin bazı bölümlerde aşırı yoğun kullanılması söylenebilir. Ancak tabii ki 1955 yılına göre o dönemde alışık olduğumuz detaylar bunlar. Eserin düğümünün çözüldüğü son sahneler ise James Dean’in yürekleri dağlayan oyunculuğu sayesinde daha da değerli hale geliyor. Özellikle, babanın doğum günü sahnesinde üzüntüden boynuna atlaması gibi -hikayeye tamamen kendisinin eklediği öğrenilen- doğaçlamalar gibi birçok ustaca hareketi mevcut. Aynı zamanda, iç içe geçmiş bu aile ve romantik dramanın birbirleriyle filmin sonunda acayip etkileyici bir biçimde bağlanması da eseri kültleştiren başka bir unsur oluyor. Teşekkürler Steinbeck, teşekkürler Dean!

Kaynak: 1, 2.